Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Michael Jackson’ Category

>Vitrindeki Albümler 51:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 2 Ocak 2011

MICHAEL JACKSON- Michael (Epic Records)

MJ, öldükten sonra yayınlanan albümleriyle yeniden gündemde. Oysa ölmeden önce çıkardığı 2001 tarihli “Invisible”dan sonraki yıllarda müzikal anlamda sessiz kalmıştı. Büyük bir şovla geri dönmeyi planladığı sırada aniden hayatını kaybetti ve yine ilgi odağı oldu.

2009’da MJ’nın en iyi şarkılarını bir araya getiren “This Is It”ten sonra şimdi de sanatçının son zamanlarında kaydettiği ve daha önce yayınlanmamış şarkılarından oluşan bir albüm çıktı.

Albüm henüz yayımlanmadan bazı şarkılardaki vokalin Michael’a ait olmadığı iddiası yayılmıştı. Bazı ses uzmanları bunun aksini savunsa da, 80’lerden beri MJ’ı yakından izleyen birisi olarak, albümü dinledikten sonra vokallerle ilgili şüphe duymadığımı söyleyemem.

Özellikle 50 Cent ve Orianthi’nin eşlik ettiği “Monster” ve “Breaking News”daki ses bana göre Michael’a ait değil. Belli ki, bu şarkılar bir taklitçiye söyletilip, aralara MJ’a ait hıçkırık soundu, “yeah”, “ohhh” gibi sesler eklenmiş.

Bunun yanı sıra, vokalde Michael’ın yer aldığı kesin olan ama o yaşarken tamamlanamayan şarkıların bir kısmı yeniden düzenlenerek albüme konulmuş. Bunların arasında “Hollywood Tonight”, “Best of Joy”, “Much Too Soon” ve Michael’ın Akon’la düet yaptğı “Hold My Hand” gibi şarkılar, albümü dinlemeye değer kılıyor.

Sony Music, Michael Jackson kataloğunun dağıtım hakkını 2017 yılına kadar elinde tutma hakkına sahip. Bu demektir ki, başka Michael albümleri de çıkacak. MJ’ın gün ışığına çıkmamış kayıtlarını dinlemek zevk ama keşke şu taklit meselesi olmasa…

Aşağıdaki videolardan “Monster”ı ve “Breaking News”ı dinleyip şarkılardaki sesin Michael’a ait olup olmadığına kendiniz karar verin…

Written by zülalk

02 Ocak 2011 at 13:36

50 Cent, Akon, Michael Jackson, Orianthi kategorisinde yayınlandı

>2009’da Dünyada Müziğe Genel Bir Bakış

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/21 Aralık 2009

Yılın en önemli müzik olayı, kuşkusuz Pop Müziğin Kralı Michael Jackson’ın ölümüydü. 50 yaşındaki yıldızın, yeni bir konser serisine hazırlandığı sırada, hiç beklenmedik bir anda gelen ölüm haberi, dünyada şok etkisi yarattı.

Los Angeles’ta düzenlenen cenaze töreni, aynı anda tüm dünya televizyonlarından izlendi. Jackson’ın yeni single’ını da içeren “This Is It” adlı albümü, satış listelerine 1 numaradan girdi ve ilk bir ayda tüm dünyada 3 milyon kopya sattı.

***

Pop müzikte, her zaman olduğu gibi, bu yıl da skandallar gündemdeydi. Yılın en çok konuşulan ismi, 5 dalda Grammy’ye aday gösterilen Lady GaGa’ydı. Amerikalı şarkıcı, Billboard listelerinden inmeyen şarkıları, sıra dışı kıyafetleri ve eşcinsel hakları için yaptığı öncülükle dikkat çekiyor. Daha çok korku filmlerinden fırlamış bir karakteri andırsa da, kalıplaşmış güzelliği reddeden farklı bir anlayışı pop dünyasına sokmaya çalışıyor. Ancak sonuçta, müzikten çok modayla ilgili gözüküyor ve görüntüsü müziğin önüne geçiyor…

Beyonce, Carrie Underwood, Taylor Swift, Rihanna, Lily Allen, Kelly Clarkson, Katy Perry, Kanye West, 50 Cent ve Black Eyed Peas, 2009’da popüler müzikte en çok öne çıkanlardı. Bütün ödülleri onlar paylaştı, ana akım medya sürekli onları yazdı. Ama bana sorarsanız, bu kadar ilgiyi hak eden şey müzikleri değildi…

Britney Spears, beş yıl aradan sonra turneye çıktı ve üçlü cinsel ilişkiyi anlatan şarkısıyla listelerin tepesine oturdu. Madonna, dünya turnesine devam etti. O da cinsellik yüklü sahne performansı ve videolarıyla gündemde kaldı.

Sonuçta, satışı artırdığı için, bu yıl da pop müziğe bolca cinsellik enjekte edildi. Bu işi abartanlardan birisi de, Shakira’ydı. İngilizce albümü “She Wolf”a ilgiyi çekmek için yine cinselliği kullandı. Ancak özgünlüğünü yitiren müziğiyle bir tür Beyonce taklidi olup çıktı…

Fakat sadece sesiyle başarılı olan birisi vardı: Fiziksel açıdan hiç de çekici olmayan 47 yaşındaki Susan Boyle, yetenek yarışması “Britain’s Got Talent”taki performansıyla herkesi etkiledi. İlk albümü “I Dreamed a Dream”, dünyada satış rekorları kırdı. Bana göre, müzikte yılın en çarpıcı gelişmelerinden birisi buydu.

2009’un en iyi çıkış yapan grubu ise, İngiliz elektro pop ikilisi La Roux oldu.

***

Rock müzikte, U2, yeni albümü “No Line On the Horizon” ve 360 derece adlı turnesiyle ilgi odağıydı. Son teknolojinin kullanıldığı sahne tasarımı, dinleyicileri mest etti; ama grup, neden olduğu aşırı karbon salımı yüzünden çevrecilerin eleştirilerine hedef oldu.

The Beatles’ın bütün kataloğunun hem analog hem de stereo versiyonlarının dijital ortamda yeniden düzenlenilerek yayımlanışı, koleksiyoncular için büyük bir olaydı.

Yılın en sansasyonel video klibini “Pussy” adlı şarkısı için Alman endüstriyel metal grubu Rammstein yaptı. Grup üyelerinin de tamamen çıplak gözüktüğü klip, porno olarak değerlendirildi.

2009’un en başarılı rock grubu, kanımca, “Primary Colours” adlı albümüyle The Horrors’dı. Yılın en iyi albümleri, bu yıl da alternatif ve deneysel müzik alanından çıktı. Bu alanda en başarılı bulduğum ilk 10 albümü, Piano Magic, The Veils, Patrick Watson, Moby, Fever Ray, Wild Beasts, Memory Tapes, Moderat, Twinkranes ve Fuck Buttons yaptı.

***

Caz’da en iyi çıkışı yapan sanatçı, İstanbul Caz Festivali’ne de katılan Melody Gardot’ydu. Genç müzisyen, “My One and Only Thrill” adlı albümüyle büyük beğeni topladı. Yılın en dikkat çeken caz albümleriyse, Vijay Iyer Trio’dan “Historicity”, Allen Toussaint’den “The Bright Mississipi” ve Ran Blake’den “Driftwoods” oldu.

DİJİTAL TEKNOLOJİ VE MÜZİK

Gelişen teknoloji, 2009’da müzik dinleme ve paylaşma yöntemlerini de etkiledi. CD formatı can çekişirken, müzik mağazaları birer birer kapandı, onların yerine MP3 siteleri hızla çoğaldı. Plak şirketleri, yasadışı paylaşım siteleriyle mücadeleyi sürdürürken, gruplar artık albüm yerine sadece single yayımlayacaklarını duyurmaya başladı.

iTunes’dan bu yana en devrimci sistem olarak nitelenen Spotify modeli, Avrupa’da kullanıma girdi. 2010’da Amerika’da da faaliyete geçecek sistemin, iTunes’un sonunu getireceği konuşulurken, Apple firması, kullanıcıların internet üzerinden sahip oldukları müziği dinlemelerine olanak veren Lala’yı satın aldı.

>Eğrisiyle Doğrusuyla Rock’n Coke

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 21 Temmuz 2009

Türkiye’nin en büyük açık hava etkinliği Rock’n Coke, geçtiğimiz hafta sonunda İstanbul Park’ta yapıldı. Önce olumsuz eleştirilerimi belirtip, sonra alkışladıklarımı yazacağım.

Bu sene mekan olarak Hezarfen Havaalanı yerine İstanbul Park’ın seçilmesi, iyi bir tercih olmadı. İstanbul Park, motor sporları açısından dünyanın en iyi pistlerinden birisi olabilir; ama asfalt zeminin bir müzik festivalinin ruhundan bir şeyler alıp götürdüğü kesin.

Bunun dışında, parlak ışıklarla bezeli oyun alanları da, rock festivalinden daha çok bir fuarı andırıyordu.

Ama mekanın fizik şartları ile ilgili asıl önemli sorun, ana sahnede çalan müziğin alternatif sahnedeki müziği bastırmasıydı. Böyle bir durumun ortaya çıkmaması için, gelecek yıl mutlaka bir çözüm bulunması gerekir.

Festival katılımcılarının yakındıkları bir diğer konu da, bilet fiyatlarının ülke standartlarında pahalı oluşuydu. Çünkü bu tür festivallerin asıl hedef kitlesi üniversite gençliği. Fakat onlar bilet ücretini karşılayamayınca, festivalin izleyici kitlesi dramatik bir şekilde değişiyor. Nitekim hafta sonunda İstanbul Park’a müzik için değil sosyalleşmek için gelen epeyce insan vardı.

Ana sahnenin karşısına yerleştirilen dev sponsor çadırı, sahnenin birçok açıdan görülmesini engelledi. Bu da genel tepki alan uygulamalardan biriydi.

Performans sıralamasında bazı tercihlerin doğru olmadığını da söylemek gerek. Ülkemize ilk kez gelen ünlü alternatif rock grubu Jane’s Addiction’ın Duman’dan önce sahneye çıkmasının nedenini kimse anlayamadı.

Festivalin Yıldızı Janelle Monae

En anlaşılmaz olansa, Janelle Monae alternatif sahneye çıktığında aynı anda ana sahnede Kaiser Chiefs’in olmasıydı. İkisini de ilk kez dinleme şansını bulan dinleyici, tercih yapmak zorunda kaldı. Bu durumda, birçok kişi, herhalde “ana sahne daha önemli” diye düşünerek Kaiser Chiefs’i dinlemeye gitti ve festivalin en iyi performansını kaçırdı.

Janelle Monae, bu yıl Rock’n Coke’da dinlediğim en etkileyici isimdi. Michael Jackson’ı anmak için taburenin üstüne çıkıp, onun en sevdiği “Smile” adlı şarkıyı söyledi. Sonra da çok başarılı bir Moonwalk denemesi yaptı. Ama o muhteşem sesiyle söylerken, ana sahneden Kaiser Chiefs’in inleyen gitarları karıştı müziğe…

Janelle Monae’ye Prince’in kadın versiyonu diyorlar, Amerika’nın Shirley Bassey’i diyenler de var. Ne denirse densin ama kesinlikle olağanüstü bir yetenek. Festival yetkililerine Monae’yi İstanbul’a getirdikleri için teşekkür borçluyuz.

İki gün boyunca vasat olanların yanı sıra, tatmin edici performanslar da dinledik. Linkin Park, güçlü yorumuyla herkesi etkiledi. Dinleyicilerin şarkılara hep bir ağızdan eşlik edişi, festival ortamına canlılık getirdi.

Birinci günün sonunda gece yarısı sahneye çıkan The Prodigy, ülkemizde daha önce konser vermesine karşın yine büyük ilgiyle karşılandı ve festival alanını adeta ateşledi. O ana kadar asfalt üzerinde oturanlar, grubun çılgın ritimlerine dayanamadı ve ayağa kalkıp dansa başladı.

Festivali düzenleyenler bir diğer övgüyü de, Nine Inch Nails konusunda hak ediyor. Sonunda bu efsane grubu İstanbul’a getirmeleri, rock dinleyicisini çok memnun etti. Ben onlar sahnedeyken, kuliste The Prodigy röportajını beklediğim için, performansın önemli bir bölümünü çok üzülerek kaçırdım…

Yorucu ama müzikle dolu güzel bir hafta sonuydu. Katkıda bulunan herkese teşekkürler…

Written by zülalk

21 Temmuz 2009 at 21:09

>“Michael Jackson: Sihir ve Çılgınlık”

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 5 Temmuz 2009

The Magic and the Madness… Yazar J. Randy Taraborrelli, 1991’de yayımlanan Michael Jackson biyografisinde ünlü sanatçıyı anlatmak için bu iki sözcüğü seçmişti.

Michael Jackson’ın sihri neydi? Televizyonda ya da gerçek yaşamında onu bir kez görmek yetiyordu büyülenmeye. Üstün yeteneğiydi onun sihri… Ay yürüyüşünün sırrını kimse çözemedi…

Çılgınlıklarla doluydu yaşantısı. Hayatını sayılarla anlatmaya kalksanız, karşınıza çıkanlar hep çok şaşırtıcı.

9 çocuklu bir ailenin 7. çocuğuydu.

Kardeşleriyle kurduğu The Jackson 5 grubuyla ilk sahneye çıktığında 5 yaşındaydı.

50 yıllık yaşamının 45 senesi müzikle geçti. 13 kere Grammy kazandı.

160 kişinin çalıştığı dev bir çiftlikte, hayvanlarla ve çocuklarıyla birlikte yaşadı.

Krallar gibi görkemli bir hayat sürdü. Ama ödüller, albümler, skandallar ve milyonlarca hayran arasında yalnızlıkla geçti ömrü. Ve sonunda hiç beklenmedik bir anda dünyadan ayrılarak herkesi şok etti.

Şimdi ardından yas tutuyor insanlar. Hayranları öldüğüne inanmak istemiyor. İntihar edenler olduğu söyleniyor. Albüm satışları ise tavan yaptı.

Neden Efsaneleşti?

Tüm dünyaya yayılan bu histerinin bazı nedenleri var. O nedenler, Michael Jackson’ın niye efsaneleştiğini de ortaya koyuyor:

1-Michael Jackson, her şeyden önce insanlar, ülkeler ve kültürler arasındaki sınırları kaldırdı. Önce siyahtı, sonra beyaz. Ne tam bir erkek görünümündeydi ne de kadın. Ne yetişkindi ne de çocuk. Herkes, onda kendinden bir şey buldu.

2-1980’lerde yükselen pop döneminin en büyük temsilcisiydi. Müziğe katkılarıyla, büyük sahne şovlarıyla her zaman gündemde kaldı.

Ama bugünün pop yıldızlarından çok farklıydı. Başarının yetenekle kazanıldığı bir dönemde ün kazandı. Pop müzik tarihine hıçkırık soundunu, ay yürüyüşünü, robot dansını ve kısa film benzeri video klipleri kazandırdı.

Tüm dünyada bir kuşağın gençleri, yürüyüşüyle, dansıyla, giyimiyle onu taklit ederek büyüdü.

Michael Jackson, bugün tek bir şarkıyla ünlenen ama ne sesi ne de yeteneği olan yıldızlardan değildi. Sevin ya da sevmeyin, yeteneğine ve azmine şapka çıkaracağınız gerçek bir sanatçıydı.

3-İnsanlar için bir kahramandı o. Herkesin umutlarının ve hayallerinin ağırlığını omuzlarında hisseden bir süperstardı. Hep yaşayacağına ve muhteşem şovlarla ayakta kalacağına inanılan doğaüstü bir yaratıktı sanki…

Amerikan popüler kültürünün en sevilen karakterleri Süpermen ve Örümcek Adam gibi hep genç, fit ve enerjik kalacağı düşünülen bir idoldü…

Bu yüzden, öldüğünde şok etkisi yarattı. Kimse kabul etmek istemedi ölümünü…

4-Son yıllarda çocuk istismarına yönelik iddialar nedeniyle ağır suçlamalarla karşılaştı. Bu iddiaları hep reddetti ama toplum kararını vermişti: O, hasta bir adamdı…

Gazeteler benim uzaylı olduğumu yazınca herkes inanıyor, ama ben uzaylı olduğumu söylersem kimse ciddiye almıyor,” dedi bir keresinde. Hakkındaki iddiaların doğruluğu kanıtlanamadı, ama o toplumdan tecrit edilmiş bir halde sürdürdü hayatını.

Normal bir insan değildi ama normal bir hayat sürmesi de mümkün değildi. Bir gün kimseye haber vermeden, şapka ve gözlük takıp Londra’da bir müzik mağazasına gitti. Yeni çıkan albümlere bakmak istiyordu, fakat bir kişi kendisini tanıyınca birkaç dakika içinde izdiham yaşandı ve polis mağazayı kapatmak zorunda kaldı.

Kendisinin ve çocuklarının yüzünü bezlerle kapatıp dolaştı sokaklarda. Kaçtıkça kovalandı, kovalandıkça kaçtı… “Celebrity” kültürünün son kurbanıydı Michael Jackson…

5-Çocukluğunda despot babası tarafından kötü muamele ve şiddet görmüştü. Kameralar önünde o yılları anlatırken eliyle yüzünü kapatıp ağladı.

Bütün o garipliğinin ve psikolojik bozukluklarının kaynağında o yıllar vardı. Daha 5 yaşında sahneye çıkarılıp ailesi için para kazanmak zorunda bırakılan utangaç Michael, çocukluğunu hiç yaşamadı.

Ve öldüğünde vasiyetinde babasının adını hiç anmadı…

BİR EFSANENİN ACI SONU

Michael Jackson’ın hayat hikayesinin üç ayrı yönü var:

1.Başarılarla dolu muhteşem sahne hayatı

2.Yalnız ve tuhaf özel hayatı

3.Finansal krizle sona eren iş hayatı

Bu üçü arasında en şaşırtıcı olan sonuncusu.

Çünkü bize şu soruyu sorduruyor: 20. yüzyılın en büyük pop yıldızı, nasıl oldu da son günlerini borç batağı içinde, korkunç bir finans sıkıntısı içinde geçirdi?

Öldüğünde ardında 500 milyon dolar borç bıraktığı söyleniyor.

Nasıl oldu da, borçları nedeniyle Los Angeles’taki çiftliği Neverland’in 25 milyon dolarlık ipoteğini bile ödeyemeyecek duruma geldi?

Nasıl oldu da bugüne kadar 750 milyondan fazla albüm satan bir müzisyen böyle bir krize girdi?

Kapitalist Piyasa Sömürüsü

Sorunun birinci yanıtı, müzik sektöründe geçerli olan sömürü ile ilgili.

The New York Times’da yayınlanan bir makaleye göre, Michael Jackson’ın 1980’den bugüne kadar albüm satışlarından kazandığı toplam gelir 300 milyon dolar.

Video, single, reklam ve konser gelirlerini de işin içine katarsanız, buna 400 milyon dolar daha ekleniyor. Bunu yıllara bölerseniz, toplam kazancı yılda 25 milyon doları bulmuyor.

Fox TV’nin American Idol yarışmasının jüri üyesi Simon Cowell’e bile yılda 100-144 milyon dolar arasında bir ücret önerdiğini düşünürseniz, çarpıklık ortada. Bunun nedeni de, müzik sektöründe kazançtan aslan payını alanın büyük plak şirketleri olması.

Michael Jackson’ın finansal krize girmesinin bir diğer nedeni, acımasız kapitalist piyasanın ağına düşmesi…

Yapılan hesaplara göre, Jackson’ın sanat hayatı boyunca 1 milyar dolardan fazla para kazanmış olması gerekiyor. Buna sahip olduğu 500 milyon dolarlık Sony-ATV müzik kataloğunddaki yayın hakları da dahil.

Fakat ünlü müzisyen, çocuk istismarı davalarının görüldüğü 2005 yılında ciddi bir mali krizle karşı karşıya kaldı. Mahkeme, avukat masrafları ve yaptığı aşırı harcamalar yüzünden Bank of America’ya 270 milyon dolar borçlanmıştı. Bu borcu, bankaya çok yüksek bir faiz oranıyla geri ödüyordu.

Plak şirketi Sony Music, Michael’ın sahip olduğu hisseleri istemedikleri birine satabileceğinden çekiniyordu. Bunun için soruna bir çözüm bulmak amacıyla araya girdi. Uzun görüşmeler sonunda, Fortress Investment adlı bir yatırım şirketi ile anlaşma sağlandı.

Buna göre, şirket, Michael Jackson’a düşük bir faizle ayda 5 milyon dolar olarak geri ödeyebileceği bir kredi açtı. Fakat ödemelerde herhangi bir aksaklık olursa, Sony-ATV kataloğundaki hissesinin yarısına Sony el koyacaktı.

Ayrıca Fortress firması, Neverland çiftliğine 25 milyon dolarlık bir ipotek de koymuştu.

Borç ve İlaç Sarmalı

İşte Jackson’ın sonunu bu korkunç borç ve ipotek sarmalı hazırladı. Çocuk istismarı iddialarından mahkemede suçsuz bulundu ama toplumun gözünde aklanamadı…

O günlerde dostum dediği Bahreyn Prensi’ne sığındı. Ama o Bahreyn’deyken Neverland’in kapısına kilit vuruldu. Sigorta masraflarını karşılayamamış, çalışanların ücretini ödeyememişti.

Sonradan Bahreyn Prensi de, Jackson’a albüm çıkarması için para verdiğini ama onun bunu yerine getirmediğini söyleyerek dava açtı.

Son çaresi, yeniden konser verip kazandığı parayla borçlarını ödemekti. Londra’da vereceği 50 konserin sponsorluğu için AEG Live firması ile anlaşıldı.

Ama bu kadar fazla sayıda konsere çıkacak fiziksel gücü yoktu. Yakınlarına son günlerde “Ben bittim,” demesi bu yüzdendi.

Uykusuzluk ve çeşitli ağrılarla mücadele ediyordu. Ağrı kesiciler ve antidepresan ilaçlarda aradı çareyi…

Dünyanın en ünlü pop yıldızı, tefecilerin elinde kıvranırken, konser biletleri karaborsaya düştü.

Yeniden sahneye bekleniyordu…

Çıkamadı. Çünkü bir gün aniden kalbi durdu. Amerikan toplumunun ilaç bağımlılığının son örneğiydi Michael Jackson…

O ilaçları bilerek mi karıştırdı, yoksa doktor hatası mıydı? Yanıtı hiçbir zaman bilinmeyecek.

Kim bilir belki de bir sihir yapıp çılgınca yok oldu ortadan…

O, Thatcherizm ile Reaganizm’in pazarın koşulsuz egemenliğine dayanan politikalarla büyük halk kitlelerini ezip geçtiği 80’lerde, müzikte devrim yapmıştı…

Ama pazarın koşulsuz egemenliği onu da ezdi geçti…

Michael Jackson efsanesinin sonu böyle olmamalıydı. O, iflas eden bir holding patronu gibi ölmemeliydi…

Güle güle Mr. Moonwalker…

Written by zülalk

05 Temmuz 2009 at 21:27

Michael Jackson, The Jackson 5 kategorisinde yayınlandı

>Müzikte Haftanın Yenileri

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/1 Mart 2008

HOT CHIP-MADE IN THE DARK

İngiliz alternatif dans/elektro-pop beşlisi Hot Chip, şubat ayında üçüncü albümü “Made In the Dark”ı yayımladı. 2006 tarihli ikinci albümleri “The Warning” ile Mercury Ödülü’ne aday gösterilen grup, müzik çevrelerinde saygın bir yer edinmeyi başarmıştı. Bugüne kadar Hot Chip hakkındaki en yerinde yorumu, The Guardian gazetesinde çıkan bir yazıda okudum. Leonie Cooper imzalı yazıda, görünüşleri itibarıyla kimya öğretmenliği bölümünde okuyan öğrencilere benzetilen grup üyelerinin yaptığı müziğin elektronikaya ruh kattığı yorumu yapılmıştı. Bu yorumu beğenmemin nedeni, Hot Chip’in albümlerindeki özü ortaya koymuş olmasıydı. Çoğu zaman metalik seslerin oluşturduğu ruhsuz bir müzik olarak düşünülen elektronika, son yıllarda öne çıkan bazı müzisyenler sayesinde (Burada özellikle LCD Soundsystem’i, Apparat’ı ve Burial’ı anmak gerek), bu tanımlamanın çok ötesine geçti. Hot Chip ise, akılcı/esprili şarkı sözleri ve yenilikçi soundu ile bu gelişime önemli katkılarda bulundu.

“The Warning”e göre daha sert ve hızlı bir soundu olan “Made In the Dark”ta, şaşırtıcı bir şekilde üç güzel balad da yer alıyor. Albüme adını veren şarkıda piyanoya eşlik eden Alexis Taylor vokali, adeta Antony Hegarty’i anımsatırcasına dokunaklı. Yavaş ritimli diğer iki şarkı, blues esintileri taşıyan “Whistle For Will” ve kapanış şarkısı “In the Privacy of Our Love”. Bu şarkıların, albümün başlangıçtaki enerjisini azalttığını, bu yüzden bir dance-tronica albümüne uygun olmadığını düşünenler çıkabilir. Ayrıca, albümde Hot Chip’e uluslararası alanda ün kazandıran “Over and Over” ve “Boy From School” kadar güçlü hitler de yok. Fakat buna karşın, rock’la flört eden “Shake A Fist”, “Ready for the Floor”, “Hold On” ve “Don’t Dance” gibi şarkıların, beklenen Hot Chip rüzgarını estireceğini söyleyebiliriz; çünkü bu şarkılar çalarken yerinizde durmanız olanaklı değil. Kısacası, grup, bu defa dinleyenlerin hem neşeyle dans edilebileceği hem de kendilerini piyanonun romantizmine bırakabileceği bir albüm yapmış.

Hot Chip’i bir süredir yakından izlememe neden olan faktörlerden birisi de, bugüne kadar yayımladıkları videolardaki yaratıcılık. YouTube’da arama yapıp grubun videolarını izlerseniz, şarkılarında da var olan ve akılla gülmeceyi bir araya getiren maceracı arayışa tanık olmanız mümkün. İşte modern müzikte heyecan yaratan şey tam da bu!

MICHAEL JACKSON-THRILLER

Pop müziğin yaşayan efsanesi Michael Jackson’ın rekorlara doymayan “Thriller” albümünün 25. yıl özel versiyonu, çok şık bir ambalajla müzik marketlerde yerini aldı. Bugün 40’lı yaşlarında olanlar, 25 yıl önce Michael Jackson’ın “Thriller” albümü yayımlandığı gün belki de tarihi bir olaya tanıklık ettiklerinin farkında değillerdi. “Thriller”, müzik dünyasında epeyce gürültü koparmıştı, ama 25 yıl sonra hala tüm zamanların en çok satan albümü olacağını o zaman öngörmek pek de mümkün değildi. Dile kolay; bugüne kadar 104 milyonu aşkın kopyası satılmış.

Aradan geçen zaman içinde Michael Jackson, hem fiziksel hem de manevi anlamda değişimler geçirdi. Estetik ameliyatlar sonrasında onu ilk tanıdığımız görüntüsünden eser kalmadı; adeta başka bir insan oldu. Yaşadığı skandallarla oldukça yıprandı, hatta müziği bırakıp köşesine çekildi. Ama artık adı tam arşivlere gömülmek üzereyken, birden “Thriller”in 25. yılı dolayısıyla yeniden ortaya çıktı ve yeni şarkılar yazdığı müjdesini verdi.

“Thriller” gibi bir albümü bunca yıl sonra yeniden anlatmak çok da anlamlı olmayabilir; çünkü içindeki şarkıların hepsi artık pop müziğin klasikleri arasında. Fakat 25. yıl özel versiyonunun , unutulmaz “Thriller”, “Beat It” ve “Billie Jean” videolarıyla ve Michael Jackson’ın Emmy adayı muhteşem “Billie Jean” performansının bulunduğu “Motown 25:Yesterday, Today, and Forever” özel televizyon şovunun görüntülerini de içeren bir DVD ile birlikte yayımlandığını belirtmek gerek. Bu nedenle, özellikle koleksiyonerler için kaçırılmayacak bir çalışma.

Ayrıca bu özel albümde, beş şarkının yeni miksleri de bulunuyor. Bunlar, Kanye West remiksi ile “Billie Jean”; “Wanna Be Startin’ Somethin’ ” parçasının Akon remiksi; “Beat It”in Fergie ile seslendirilen yeni versiyonu; “The Girl Is Mine” ile “P.Y.T.”(Pretty Young Thing)’in will.i.am miksleri ve orijinal “Thriller” albümünden Michael Jackson tarafından yeniden mikslenen, daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış “For All Time” adlı şarkı. Elbette remiksleri beğenip beğenmemek öznel bir değerlendirmedir, ama bana sorarsanız, albümdeki remiksler ilginç ya da heyecan verici değil. Moda diye her şarkıya rap katmaya kalkınca olmuyor tabii. Neyse ki, albüm, şarkıların orijinalleriyle birlikte yayımlanıyor. Michael Jakson’ı beğensek de beğenmesek de, özel hayatında yaptıkları nedeniyle eleştirsek de, pop müzikteki başarılarını ve “Thriller”ın önemini yadsımak olanaklı değil.

Written by zülalk

02 Mart 2008 at 18:40

Hot Chip, Michael Jackson kategorisinde yayınlandı

>80’lerin ve 90’ların Müziği

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Kasım 2007

Bu yazımda yeni yayımlanan iki mükemmel albümden söz edeceğim. Hani bazı albümler vardır; elinize alır almaz ön kapağa değil, sabırsızlıkla çevirip arka kapağa bakarsınız. Çünkü asıl merak ettiğiniz içinde yer alan şarkılardır. İşte “All Eighties” ve “All Nineties” adlı iki albüm de bu kategoride.

Albümlerin her ikisi de, 80’li ve 90’lı yıllarda ilk gençliğini yaşayanlar için heyecan verici. Her bir şarkı sizi alıp 10 yıl, 20 yıl öncesine götürüyor. Henüz insanın zaman içinde seyahat etmesini sağlayacak makine icat edilemedi, ama müzik bir anlamda bu işlevi görmüyor mu? Örneğin, ilk aşkınızı yaşadığınız sıralarda çok dinlediğiniz bir şarkıyı bugün yine dinlerken gözlerinizi kapatın bakın neler oluyor…

“All Eighties” ve “All Nineties” albümlerinde yer alan şarkılara değineceğim, fakat önce bir sorum var:1980’leri ve 1990’ları düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor? Benim aklıma, ne yazık ki, İngiltere kaynaklı Thatcherizm ile Amerika’da türeyip dünyayı sarsan Reaganizm geliyor. Her ikisinin de uyguladıkları neo-liberal politikalarla geniş halk kesimlerini tam anlamıyla ezip geçtiği, zenginin daha zengin olduğu yıllar… O yıllarda ülkemizde ise, 12 Eylül darbesi sonrasında iş başına gelen Özalizm de aynı politikaları izliyor ve tam bir egemenlik sürdürüyordu. Hani “80 Gençliği” diye bir ifade vardır; bu, o dönemde yetişen sosyal bilinçten yoksun gençlerin durumunu anlatmak için kullanılan biraz acıklı, biraz da alaycı bir ifadedir. Kanımca, o yıllarda siyaset arenasında olup bitenlerin müzik dünyasına yansıması, üzerinde araştırma yapılabilecek ilginç bir konudur.

80’li yıllar, aynı zamanda pop müzik ikonlarının tüm dünya gençliğini adeta çılgına çevirdiği yıllardı. Michael Jackson’ın doruğa ulaşması da yine bu döneme rastlar. Tüm zamanların en çok satan albümü Thriller, 1982 yılında çıktığında büyük olay olmuştu. Artık hayatımızda pop müziğin kraliçesi diye adlandırılan, sansasyonlarıyla meşhur Madonna da vardı. Sonunda büyük oranda apolitik bir nitelik kazanan gençliğin yeni ilahları değişmişti. 60’lı ve 70’li yıllarda Bob Dylan, John Lennon, Joe Strummer, Jimi Hendrix, Bob Marley gibi müzisyenlerin yarattığı büyük devrimden sonra 80’lere gelindiğinde gerçek bir değişim yaşanıyordu. Fakat herşeye karşın bu dönemde, olanca gücüyle esen New Wave fırtınasının sayesinde müzik tarihinin en güzel şarkıları da ortaya çıktı. İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde hala yalnızca 80’lerden şarkıların çalındığı partilerin düzenlenmesi boşuna değil.

UNUTULMAZ ŞARKILAR BİR ARADA

“All Eigthies” ve “All Nineties”, çoğu kişinin anıları nedeniyle bağlı olduğu şarkıları bir araya getirmenin ötesinde, aynı zamanda bir arşiv belgesi niteliği de taşıyor. Öncelikle, EMI Türkiye’nin Pazarlama Müdürü Arzu Güldiken’in hazırladığı her iki albümdeki şarkı seçimi gerçekten çok başarılı. Toplama albüm yapmak, sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. Öncelikle, albümü belli bir plak şirketi adına hazırlıyorsanız, o zaman seçenekleriniz, o şirketin kataloğunda yer alan sanatçı ve gruplarla sınırlı demektir. Ayrıca, müzik tarihini iyi bilmeniz şarttır; iyi bir müzik zevkine sahip olmanız gerekir; şarkıların albümde hangi sıralama ile yer alacağını belirlemek ise ayrı bir uzmanlıktır.

Gelelim şarkılara… Her iki albüm de New Wave’in en başarılı grubu Depeche Mode’dan birer şarkı ile açılıyor! 80’lerde “Never Let Me Down Again”, 90’larda “Enjoy The Silence” var. O yıllarda yaygın olan ev partilerine gidip de Orchestral Manoeuvres In The Dark (OMD) eşliğinde dans etmemiş olan var mı? İki OMD klasiği bu albümlerde yerini almış: “Enola Gay” (All 80s) ve “Sailing On The Seven Seas” (All 90s). İki albümde de yer alan bir diğer ünlü grup Duran Duran: “Do You Believe In Shame?” (All 80s) ve “Come Undone” (All 90s). Bryan Ferry ise, “Slave To Love” (All 80s) ve “I Put A Spell On You” (All 90s) ile o dönemlerin vazgeçilmezlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ve Yazoo! Kısa süren müzikal kariyerine karşın, birçok liste başı olan şarkısıyla unutulmayanlar arasına giren başarılı ikiliden “Don’t Go” 80’ler albümünde. Yine bu albümde bir şarkı var ki, listede adını gördüğünüzde kalbiniz daha hızlı atabilir: Billy Idol’dan “Eyes Without A Face”! Liste uzun, ben burada ancak bazı seçme şarkıları yazabiliyorum.

Ama kısaca diyeceğim şu ki, bu iki albüm, 80’lerin ve 90’ların melankolik sözlü muhteşem melodilerine özlem duyanlar için bire bir. Bir de, dünyanın neo-liberal politikalarla altüst olduğu dönemde apolitikleştirilmeye çalışılan bir kuşağın odalarına kapanıp neler dinlediğini merak edenler için de ilginç olabilir.

Written by zülalk

25 Kasım 2007 at 18:02