Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Mick Jagger’ Category

Yıldızların Altında Marianne

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 23 Mayıs 2011

İstanbul’da her günü kaçırılmayacak konserlerle dolu, festival gibi bir haftayı cumartesi gecesi Marianne Faithfull’la sonlandırdık. 2008’de ilk kez Babylon’da canlı dinlediğimde, bazıları çatallaşan sesi yüzünden artık eskisi gibi şarkı söyleyemediğini düşünse de, ben çok zevk almıştım.

Bu defa İstanbul Modern’in bahçesinde arkada İstanbul Boğazı ve gemi görüntüleri, gökte yıldızlar ve havada kuşlar eşliğinde dinledik Faithfull’u. Ancak ocak ayından beri müzenin bahçesindeki konserlerde alkollü içki yasaklanmış. O yüzden keyfimizi bir kadeh şarapla renklendiremedik; çay, kahve içtik…

Rock müziğin efsane sesi Faithfull, 65 yaşın verdiği olgunluk içinde, yine siyah ceket ve pantolondan oluşan sade giyimiyle, açıklanan konser saatinden sadece 10 dakika gecikmeyle karşımızdaydı. Açılış parçası, bu yıl başında çıkan albümüyle aynı adı taşıyan “Horses and High Heels”ti.

Faithfull’a albümde de eşlik eden Doug Pettibone ve MC5’dan tanıdığımız Wayne Kramer (gitar) gibi yetenekli müzisyenlerin yanı sıra sahnede çok sağlam bir grup vardı. Rory McFarlane (bas), Martyn Baker (bateri) ve akordeon, saksofon, piyano, klavye gibi birçok aleti çalan, aynı zamanda Faithfull’ın müzik direktörü Kate St John konserin kalitesinde önemli pay sahibiydi.

Son albümden “Why Did We Have To Part”ın ardından canlı dinlemeyi en çok beklediğim şarkı geldi. Faithfull’un “The Gutter Twins”in “The Stations” adlı parçasına yaptığı cover’ın albümdeki kadar mükemmel bir versiyonunu dinledik.

Bu arada konserdeki dinleyici kitlesinin bilinçli tavrını da vurgulamak gerek. Bu durum Marianne’in de dikkatini çekmiş olmalı ki, “Müziğe yoğunlaşıyorsunuz!” diyerek teşekkür etti.

Faithfull’un her şarkıyı ayrı ayrı sunuşu, onlar hakkında kısa bilgiler aktarışı, konseri bir anlamda onun geçmişinde yolculuğa dönüştürdü. “There’s a Ghost”u Nick Cave ile yazdığını, “Prussian Blue”nun bir dönem yaşadığı Paris’e duyduğu sevgiyi anlattığını, “That’s How Every Empire Falls”da Amerika’ya pek de sevgi duymadığını, “Incarceration of a Flower Child”ı Roger Waters’ın elinden zorla aldığını, “As Tears Go By”ı Mick Jaggerve Keith Richards’ın onun için yazdığını, “Strange Weather”ı ise Tom Waits’in ona yazdığını söyledi.

Kimi zaman elleri ceplerinde, kimi zaman müzisyenlerin sololarında sandalyeye oturup dinlenerek, kimi zaman da bir sigara yakarak sahnede oldukça rahat göründü Faithfull. Sigara içtiği için pişmandı; Londra’ya dönünce hipnotizma yöntemini deneyip bırakacağını söyledi.

Kalabalığın içinden bağırarak şarkı isteğinde bulunanları Babylon konserinde olduğu gibi kibarca susturmasını bildi: “Bu yaşa geldim. Ne çalacağımı bilmediğimi düşünmüyorsunuzdur değil mi? Güvenin bana.

Konserin ilk yarısında ağırlıkla yeni albümden çalarken, ikinci yarıda herkesin heyecanla beklediği eski parçalara döndü. “Sister Morphine”den sonra ezan başlayınca bir an durdu, ne yapacağını bilemedi; sonra kalabalığa sorup onay alınca devam etti.

Broken English” ve John Lennon bestesi “Working Class Hero”yu söylerken sesi çok güçlü çıkıyordu. Baktı ki şarkıyı söyleyenler var, “Bu şarkı hâlâ canlı değil mi? Kuşaktan kuşağa geçiyor mu?” diye sordu. “Evet!” yanıtını alınca keyiflendi: “Sizler iyi çocuklarsınız!

Konserde çalınan şarkıların listesi:

1-Horses and High Heels
2-Why Did We Have to Part
3-The Stations
4-There is a Ghost
5-Crane Wife
6-Prussian Blue
7-Back In Baby’s Arms
8-Going Back
9-That’s How Every Empire Falls
10-Sister Morphine
11-Sing Me Back Home
12-Broken English
13-As Tears Go By
14-Working Class Hero
15-Incarceration of a Flower Child
Bis
16-Lucy Jordan
17-Strange Weather

Written by zülalk

23 Mayıs 2011 at 12:04

>Hayırsever Bir Rock Grubu

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 27 Haziran 2009

Başlık doğru: Starsailor, rock müziğin en hayırsever grubu. Çünkü, Hard Rock Cafe’lerin de sahibi olan Hard Rock International tarafından verilen Hayırsever Rock Sanatçısı Ödülü’nün bu yılki sahibi onlar…

İngiliz grup, müzik terapisiyle yapılan tedaviler için para toplamak ve açlıkla mücadele için yapılan albüme katkıda bulunmak gibi birçok yardım işine gönüllü destek veriyor.

Bu hayırsever rock grubu, geçen hafta sonunda Efes Pilsen One Love Festival’ın konuğuydu. Dinleyici kitlesinin büyük bir kesimi, onlar çalarken konuşmayı tercih etse de, oldukça başarılı bir performans sergilediler.

Biz de bu vesileyle, grup üyelerinden James Walsh (vokalist/şarkı yazarı/gitarist) ile söyleşme fırsatı bulduk.

AMERİKAN FOLKUNUN ETKİSİ VE EMPERYALİZM

Yeni albümünüzün adı “All the Plans.” Burada bir ironi seziyorum.
Doğru… Hayatımız süresince yaptığımız planların çoğu işe yaramıyor ve başımıza gelen en güzel şeylerin önemli bir kısmı da beklemediğimiz bir anda aniden ortaya çıkıyor. Albümün adı buna vurgu yapıyor.

Bu albümü, önceki çalışmalarınıza göre müzik ve şarkı sözleri açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir önceki albümümüz “On the Outside”a kıyasla şarkılar daha gitar ağırlıklı ama düzenlemeler daha yalın. Canlı çalmaya daha uygun bir bakıma… “Love Is Here” adlı albümü anımsatan oldukça duygusal ve güçlü şarkılar var. Bu albümü, temellerimize dönüş olarak nitelendirmek mümkün.

Albümün karakterini belirleyen en önemli faktör ne?
Güçlü bir Amerikan folk akustik etkisi var. James Taylor, Jackson Brown ve günümüzden Ryan Adams, Jenny Lewis, bu etkiyi yaratan isimlerdi. Amerika’nın Batı Yakası’ndan gelen bir etkilenme söz konusu. Albümü Amerika’da değil, İngiltere’de kaydettik ama o aşamada daha çok dinlediğimiz, saygı duyduğumuz sanatçılardan etkilendik. Fakat tabii şarkı sözlerinin kökeni yine de İngiltere ve İrlanda…

“Star and Stripes” adlı şarkınızın sözleri Amerikan emperyalizmini hedef almış gibi…
O şarkıyı uzun süre önce, Irak Savaşı sırasında yazdım. O sırada turnedeydik ve her yerde Amerikan bayraklarını görüyorduk. Ayrıca İngiltere’de aşırı sağcı Britanya Ulusal Partisi yükselişe geçmişti. Bazı insanlar kökenlerinden duydukları onuru, diğer ülkelerdeki insanları sömürmek ve herkesin üzerinde otorite kurmak için kullanıyor. Yanlış olan da bu… Oysa her insanın mutlaka kendine özgü bir yeteneği, daha iyi olduğu bir alan var. Bunları kullanarak onur duyacağımız işler yapmaya odaklansak, dünya çok daha iyi bir yer olurdu. Farklı kültürlerin var olduğu bir dünyada yaşıyoruz ve onları kucaklamamız gerek.

Şarkı yazma sürecinde ilk fikirler her zaman sizden mi geliyor, yoksa provalar sırasında örneğin basçınızın bir öneri ile geldiği ve onun üzerinde çalıştığınız da oluyor mu?
Bazı şarkılar bir gitar riff’i ile başlıyor ve şarkıyı bunun etrafında düzenliyoruz. Genelde şarkılar benim aklımda şekillenir, kendi kendime akustik gitarla çalışırken ortaya çıkanı daha sonra gruba aktarırım. Ama şarkıya göre farklılıklar olur her zaman.

“TOPLUMA KATKIDA BULUNMAK BİR ONUR…”

Başkalarının pek farkında olmadığı ilham kaynaklarınız var mı?
Çok kitap okurum. Favori yazarlarımdan birisi David Peace. Çağdaş bir yazardır, aynı zamanda seri cinayetlerle ilgili kült romanlar yazmıştır. Graham Greene’i çok beğenerek okurum. Ayrıca, yeşilliklere bakmayı, film izlemeyi çok seviyorum. Bunların dışında, kendi ailem bana duygusal olarak ilham veriyor. Genellikle kendi yaşantıma odaklanıyorum, ama zaman zaman başka insanların hayatları da ilgi alanıma giriyor; “Stars and Stripes”da olduğu gibi…

Yeni albümde The Rolling Stones’dan Ronnie Wood ile birlikte çalışma olanağı buldunuz. Nasıl gerçekleşti bu?
The Rolling Stones’a Almanya ve İngiltere turnesinde eşlik ettik ve özellikle Ronnie ile çok iyi anlaştık. Onunla kayıt yapmayı çok istiyorduk ama bizim kayıt yaptığımız sırada o meşguldü. Fakat bir gün oğlu Jesse Wood aradı ve Ronnie’nin bizimle çalmayı gerçekten istediğini söyleyerek belirli bir saat için randevu verdi. Sonuçta, “All the Plans We Made” adlı şarkıda gitarda Ronnie Wood çalıyor.

The Rolling Stones’un bir üyesi ile çalmak nasıl bir deneyimdi?
Müthiş bir olaydı bizim için. Heyecanlandık tabii! O, gerçekten müzik tarihinin çok önemli bir parçası…

Hayalinizde dünyanın en iyi rock grubunu kursanız, kimlere yer verirdiniz?
Davulda Ringo Starr, piyanoda ve geri vokalde Elton John, bas gitar ve vokalde Paul McCartney, gitar ve vokalde Jeff Buckley!

Gerçekten fantastik… Sizinle ilgili ilginç bir haber de, Starsailor’ın bu yıl Hayırsever Rock Sanatçısı Ödülü’ne değer görülmesi oldu…
Bu büyük bir onur. İçinden çıktığınız topluma katkıda bulunmak çok güzel bir duygu. Bu toplum, bizim oldukça rahat hayatlar sürmemizi sağladı. En azından elde ettiğimiz gücü insanlara yardım etmek için kullanabiliriz. Bono ya da Chris Martin gibi değiliz, dünyayı değiştirebileceğimizi söylemiyoruz. Eğer birkaç albüm yapıp, hayır işlerine destek verirsek, yerel düzeyde belki bir parça düzelme sağlanabilir.

Müzisyenlerin politika ile ilgilenmesi konusunda görüşünüz ne?
İyi bir şey ama biz politika ile doğrudan ilgili değiliz. Mick Jagger’ın Londra’da tarihi bir sinemanın kurtarılması için yapılan kampanyaya katılması çok güzeldi bence. Sanatçıların politik kampanyalara katılması moda oldu son yıllarda. Çünkü ünlü müzisyenlerin katıldığı kampanyalar daha çok dikkat çekiyor ve herkes onları görmek için konsere gitmek istiyor…

Written by zülalk

27 Haziran 2009 at 21:19

>Bowie’nin Berlin Yılları

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/17 Ocak 2009

Hangi David Bowie sizi temsil ediyor? İnternet, bu soruya yanıt arayan testlerle dolu. Yanıtlarınızı veriyor ve sonunda hangi Bowie karakterine daha yakın olduğunuzu buluyorsunuz.

Kırmızı saçlı, uzaylı Ziggy Stardust; onun yüzü boyalı, Amerikalı versiyonu Aladdin Sane; “The Labyrinth” adlı filmdeki yaratık misali Jareth the Goblin King; kısa sarı saçlı, beyaz eldivenli The Thin White Duke

Bunların hepsi 20. yüzyılın en esin verici müzisyenlerinden David Bowie’nin “alter ego”ları. 8 Ocak’ta 62 yaşına giren Bowie, kariyeri boyunca öyle farklı alternatif kişiliklere girdi ki, sonunda “rock müziğin bukalemunu” dendi ona…

Mutlaka bir Bowie karakterini daha çok sevmek gerekir mi emin değilim… Her biri onun farklı bir müzikal dönemini temsil ettiği için ayrı bir öneme sahiptir. Sıkı Bowie hayranlarının bunlar arasında bir tercih yapması kolay da değildir… Ben de onlardan biri olarak, bu konuda oldukça zorlansam da, Bowie’nin Berlin Üçlemesi’ne karşı daha eğilimli olduğumu yadsıyamam…

New York’un en güzel kitapçılarından St. Mark’s Bookshop’da “Bowie in Berlin” adlı yeni bir kitaba rastlayınca, adeta mutluluktan uçmamın nedeni de bu… Bowie’nin 1976-1979 arasında Berlin’de geçirdiği dönemi anlatan kitabın yazarı Thomas Jerome Seabrook… Bu ismi görünce ilk tepkim, “Bu bir şaka mı?” şeklinde oldu. Ama şaka değil gerçek bu!

İlginç bir tesadüf gerçekten… Bowie’nin 1976 tarihli “The Man Who Fell to Earth” adlı filmde canlandırdığı karakterin adı Thomas Jerome Newton’dı. Gelmiş geçmiş en güzel bilimkurgu filmlerinden biri olan bu yapımda Bowie, sonu gelmekte olan gezegeni için su bulmak üzere Dünya’ya gelen insana benzeyen uzaylıyı oynuyordu. Kitabın yazarı olan Thomas Jerome ise, gerçek bir dünyalı; müzik yazıları yazan bir İngiliz…

YENİ BİR KENTTE YENİ BİR KARİYER

Bowie’nin Berlin yıllarının ilgi çekmesinin iki önemli nedeni var. Birincisi, elbette o dönemde yayımlanan üç albüm: Low (1977), Heroes (1977) ve Lodger (1979). Krautrock’tan etkilenen, prodüktörlüğü efsanevi Tony Visconti’nin üstlendiği, bir diğer büyük isim Brian Eno’nun şarkı yazım ve yapım aşamasında etkin bir rol üstlendiği, dinlendiğinde başka bir dünyaya aitmiş duygusu veren ve üretildikleri dönem için oldukça ilerici, olağanüstü albümler…

İkinci nedense, uyuşturucu bağımlılığı ile boğuşan ve Los Angeles’ın şatafatlı hayatından bunalan, bitik haldeki bir müzisyenin yeni bir kente taşınıp orada yeni bir kariyere başlama macerası… Bowie’deki o müthiş yetenek ve azim olmasa, Berlin yılları bir facia ile noktalanabilirdi. Ama o, içindeki cevherden mucizeler yaratıp yeniden doğmayı başardı.

O yıllarda yalnızca kendisini değil, bugün “Punk Rock’ın Büyükbabası” olarak anılan Iggy Pop’ın kariyerini de şekillendirdi. Pop’ın ilk iki solo albümünün (“The Idiot” ve “Lust For Life”) çıkmasına yardım ederken, turnesinde de sıradan bir müzisyenmiş gibi geri vokal yapıp, klavye çaldı.

Bowie’nin dibe vurduğu o dönemde Iggy Pop ile kurduğu yakınlık, aslında her ikisinin de dayanağı oldu. Ve bugün rock müziğin en güzel albümleri arasında sayılan çalışmalar ortaya çıktı. Bunalımlı Soğuk Savaş yıllarında, komünizm ve kapitalizm arasında ikiye bölünmüş bir kentte, kendilerini bulmaya çalışan iki sıra dışı müzisyenin ilişkisi, kanımca, rock tarihinin en ilginç konularındandır.

David Bowie hayranı olduğum için, sık sık “En sevdiğin Bowie albümü hangisi?” sorusuyla karşılaşırım. Her albümünde ayrı bir tat bulduğum için olsa gerek, bir ayrım yapmayı pek istemem. Ama ısrar edilirse, “Low” derim… Kraftwerk esintili soundu, sonik sesleri ve enstrümantal parçaları ile adeta soyutlanmış bir atmosfer sunar bu albüm. Bana çekici gelen de, tam da bu soyutlanmışlık halidir…

Berlin Üçlemesi’nin yaratım sürecini merak edenler için Thomas Jerome Seabrook’un bu yeni kitabı iyi bir kaynak olabilir. Daha önce Bowie hakkında yazılan kitaplarda okuduğumuz anekdotlara yer vermekle birlikte, ayrıntılı müzikal değerlendirmelere de yer veriyor bu çalışma.

Bowie’nin yanlış anlaşılan mesajı nedeniyle medya tarafından Nazileri desteklemekle suçlanması, uyuşturucunun etkisiyle çıkardığı skandallar, aşırı kilo kaybı ve ölümden dönmekten kurtuluşu gibi olaylar, 70’li yıllarda çok konuşuldu.

Ama o günler geldi geçti… Bowie, bugün 70’lerin hedonistik tarzından çok uzakta bir yaşam sürüyor… Mick Jagger, İngiltere Kraliçesi’nin verdiği “Sir” unvanını kabul ederken, o, sadece müzisyen olmak istediğini söyleyip bunu reddetti.

Berlin yıllarından geriye ne kaldı derseniz; “Heroes”u dinleyelim derim. Berlin Duvarı yıkılıp tarihe karıştı; ama o duvarda buluşan iki sevgilinin hikayesini anlatan bu şarkı hala dillerde… Erkek kral, sevgilisi kraliçe olacak; her şeye karşın duvarın dibinde buluşup, hiçbir şey yıkılmayacakmış gibi öpüşecek ve bir günlüğüne kahraman olacaklar… Çok yaşa Bowie!

Written by zülalk

17 Ocak 2009 at 22:04

Brian Eno, David Bowie, Iggy Pop, Mick Jagger, Tony Visconti kategorisinde yayınlandı

>Marianne Faithfull’la Bir Gün

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 8 Mart 2008

Hepiniz çok hayal kırıklığına uğramış gibisiniz. Beklentilerinizi karşılayamadıysam üzgünüm. Sanırım fazla makyaj yapmadım da ondan… Aslında pek yapmam, ama akşam sahne için birazcık daha fazla yapacağım.

Yüzünde hafif bir gülümsemeyle bu sözleri söyleyen 60’ların rock ikonlarından Marianne Faithfull’du. Kanseri, Hepatit C’yi, anoreksiya hastalığını, uyuşturucu ve alkol bağımlılığını yenip yoluna devam eden, daha ilk bakışta bir zamanlar çok güzel olduğunu tahmin edebileceğiniz 62 yaşında bir kadın, Mick Jagger’ın eski sevgilisi…

Onu dinleyenlerse, The Marmara Pera Oteli’ndeki basın toplantısını izleyen bir grup gazeteci… Babylon’da verdiği üç konser için bu hafta İstanbul’daydı Faithfull. Kimse soru sormayıp sanatçıya şaşkın şaşkın bakmayı sürdürünce, o da havayı yumuşatmak istemişti herhalde. Aslında herşeyi çekinmeden sorabileceğiniz kadar sıcak, samimi birisi.

Fakat dersine çalışmamış basın mensupları, “İstanbul hakkında ne düşünüyorsunuz?” türünden sorularla çıka gelirse o ne yapsın…

Aslında Faithfull özel röportaj verseydi sorulacak çok soru vardı, ama yine de bir bölümünü basın toplantısında yönettim kendisine. Çok renkli bir yaşam sürmüş, ilginç bir karakter Faithfull. Annesi, mazoşizmin klasiklerinden sayılan “Venus in Furs” adlı romanın yazarı Leopold Baron von Sacher-Masoch’un soyundan Viyanalı bir barones; babası bir İngiliz casusu, dedesi Frijitlik Makinesi denilen seks aletinin yaratıcısı bir seksolog.

Marianne Faithfull, çok genç yaşta kamuoyunda Mick Jagger’ın sevgilisi olarak ünlendi, ama 60’lı ve 70’li yıllarda alkol ve uyuşturucu sarmalında akıp giden hızlı yaşantısı sırasında, Rolling Stones grubunun diğer üyeleriyle de birlikte oldu. Şiir ve edebiyat meraklısıydı; daha 13 yaşında okulda Shakespeare oyunlarında rol almaya başlamıştı.

Bir partide Rolling Stones’un menejeri Andrew Oldham tarafından keşfedilince, ilk çıkışını Mick Jagger/Keith Richards ikilisinin kendisi için yazdığı “As Tears Go By” ile yaptı.

Bob Dylan şarkısı “Blowin’ In The Wind”i ikinci single olarak yayımladığında, artık ünü İngiltere sınırlarını aşmıştı. Rolling Stones’un “Wild Horses” ve “Sister Morphine” adlı şarkılarına da ilham kaynağı oldu.

Zaman zaman ara vermek zorunda kalsa da, müzik çalışmalarını hiç bırakmadı. Hala şarkılar yazıyor, konserler veriyor, emekli olmayı düşünmüyor; üstelik eylül ayında “Easy Come, Easy Go” adlı yeni bir albüm yayımlayacak.

“DİNLEYİCİLERE BİR ŞEYLER VEREBİLECEĞİNE İNANMAK”

Skandallarla dolu, radikal bir geçmişi olan Faithfull’la ilgili hep merak ettiğim bir soru vardı: “Acaba kendisini özgür bir kadın olarak hissediyor muydu?” Sordum ve şu yanıtı aldım. “Bir nevi evet. Çalışıp kendime bakıyorum. Ama gençken daha özgür hissediyordum. O zamanlar gerçekten çok göz önündeydim. Bazı şeylerin doğru gittiğini düşünmüyorum. Neden bilmiyorum… Erkekler hala kadınlardan daha çok kazanıyor. Yanlış bir şeyler var. Fakat bu bir savaşa da yol açmamalı.

Onun gibi ne istediyse yapmış, aklına estiği gibi bir yaşam sürmüş, rock ikonu Batılı bir kadının verdiği bu yanıt oldukça önemliydi.

Merak ettiğim bir diğer konu ise, onca sıkıntıdan sıyrılıp yoluna devam etmesini sağlayanın ne olduğuydu. “Tanrı bilir,” diyerek güldü önce, sonra başka seçeneği olmadığını ve yaptığı şeyi sürdürmek zorunda olduğunu anlattı. “Biliyorum ki, sahnedeyken beni dinleyenlere verebileceğim bir şeyler var ve bu kendimi iyi hissetmemi sağlıyor. Ayrıca, verirken de bir şeyler alabilirim.” “Dinleyicilere bir şeyler verebileceğine inanmak…

İşte Marianne Faithfull’u ayakta tutup ilerlemesine neden olan his! Bu duyguyu ilk ne zaman hissedip müzisyen olmaya karar verdiğini de sordum. Tam olarak ne zaman hatırlamıyor ama 17 yaşındayken olmadığından emin. O zamanlar, sadece okuldan ve annesinden uzaklaşmaya çalıştığını, ama on yıl sonra perişan bir halde yine annesine dönüğünü anlatırken garip bir tebessümle konuşuyor. Sahneye çıkmaktan ve oyunculuktan hep hoşlanmış, ama yanıtına bakılırsa, sanırım hayatın akışına kapılmış.

“BU BENİM ŞOVUM!”

Basın toplantısının yapıldığı günün akşamı, Babylon’da buluşuyoruz. Artık eski görkemli günleri geride kalsa da, sahne performanslarına çıkmadan önce hala heyecanlı görünüyor Marianne Faithfull. Basın toplantısında söylediği gibi, biraz daha fazla makyaj yapmış, ama yine sade giysilerle çıkıyor sahneye. Bu makyaj konusu aklına takılmış olmalı ki, bir şarkı arasında cebinden çıkardığı rujunu sürmeyi ihmal etmiyor.

Oysa ruj hiç önemli değildi; konsere Tom Rush’ın muhteşem şarkısı “No Regrets” ile başlamış ve beni o çatallı, erkeksi sesiyle dış etkilere karşı tamamen duyarsız hale getirmişti.

Yaklaşık iki saat süren konserde, P.J. Harvey’den “No Child Of Mine”, Johnny Cash’den “The Legend of John Henry’s Hammer”, Tom Waits’den “Strange Weather”, 1968 tarihli Rolling Stones şovu “Rock and Roll Circus”da söylediği “Something Better”, Nick Cave ile birlikte yazdıkları “Crazy Love”, 1979 albümüne adını veren “Broken English”, aynı albümün hit şarkısı “Why’d Ya Do It” ve “As Tears Go By”ı söyleyip ayrıldı sahneden.

Alkışlar üzerine bis için geri geldiğinde, dinleyiciler arasından “Working Class Hero”yu söylemesi için bağırıp istekte bulunanlar oldu. Hemen her konserde yapılan bu anlamsız davranışa karşı çok güzel bir yanıt verdi Faithfull: “Burada olduğunuz için çok memnunum ama bu benim şovum. Ne söyleyeceğime ben karar veririm.

Ve çok yerinde bir kararla Harry Nilsson’un “Don’t Forget Me” adlı şarkısıyla yaptı kapanışı. Şarkının, “Unutma beni/ Yaşlanıp kanser olduğumuzda önemi yok artık/ Hadi mutlu ol/Çünkü hiçbir şey sonsuza kadar sürmez/Ama ben seni hep seveceğim” dizeleriyle ayrılırken, salondaki herkes gibi o da mutlu gözüküyordu.

Written by zülalk

09 Mart 2008 at 21:14

Bob Dylan, Marianne Faithfull, Mick Jagger, Rolling Stones kategorisinde yayınlandı