Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Moby’ Category

Vitrindeki Albümler 69:

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 29 Mayıs 2011

MOBY-Destroyed (Little Idiot)

Moby’nin 10. stüdyo albümü, kendi çektiği fotoğraflardan oluşan bir kitapla birlikte ortak bir konsept oluşturacak şekilde yayımlandı. Uzun yıllardır çalışmalarını yakından izlediğim bir müzisyen kendisi. Punk rock’la başlayıp ambient’a uzanan, rave partilerinde DJ’lik yaptığı günlerin ardından uluslararası ün kazandığı döneme varan sıradışı bir kariyeri var Moby’nin. Kimsenin bilmediği, röportaj yapmak için plak şirketinin gazeteci bulamadığı bir müzisyenken dünyaca tanınan, gazetecilerin röportaj için sırada beklediği bir yıldız haline geldi.

Bana göre bugüne kadar yaptığı en iyi albüm, punk rock ve ambient şarkıların alışılmadık birlikteliğinden oluşan 1996 tarihli “Animal Rights” olsa da, bu albüm ona başarı getirmedi. Kariyerinde büyük çıkışı, Amerikalı folklor araştırmacısı, müzikolog Alan Lomax’ın bir araya getirdiği eski kayıtları farklı türlerle bir arada sample olarak kullandığı 1999 tarihli “Play” ile yakaladı.

O dönemde Mute Records’ın kurucusu Daniel Miller’ın kendisine yardım olsun diye albüm anlaşması yaptığını, “Play”in ilgi göreceğini hiç düşünmediklerini söylüyor Moby. Nitekim ilk yayınlandığında pek dikkat de çekmedi. Ne zaman ki akıllıca bir pazarlama stratejisiyle albümdeki her parça uluslararası bir firmanın reklamında kullanılmak üzere lisanslandı, bütün dünya “Play”i duydu. Ondan sonrası önlenemez bir yükseliş oldu. Play, 10 milyondan fazla satarak Platin statüsüne ulaştı.

Ne var ki, müziğinin reklamlarda kullanılmasına izin verdiği için çok eleştirildi. Daha önce yaptığım röportajlarda Moby’e bu konuyu sordum. “Geçmişte müziğinizin reklamlarda kullanılmasına izin verdiğiniz için epey eleştirildiniz. Belki müziği duyurmak için etkili bir yol, ama sistemi kullandığınız sürece o da sizi kullanıyor…” dediğimde şu yanıtı verdi: “Doğrusunu söylemek gerekirse, içimde yaşattığım o eski punk rockçı, büyük ticari kuruluşlara para vermektense her zaman onlardan para almanın daha akıllıca olduğunu düşündü…

Play’in başarısından sonra New York’un yeraltı kulüplerinde DJ’likten bir anda “celebrity” konumuna gelmişti Moby. Röportajlarında hep bu dönemin hedonistik tarafından söz ediyor. Sürekli dünyayı turladığı, içki ve uyuşturucuya boğulduğu o yıllarda sırasıyla “18”, “Hotel”, “Last Night”, “Wait For Me” adlı albümleri yayımladı.

“Play”in ardından gelen “18”, piyano ve yaylıların öne çıktığı ambient sounduyla en iyi satan albümlerinden birisiydi. Fazlasıyla pop’a kaçan, ticari gayenin baskın olduğu “Hotel” bu zincirin en zayıf halkası oldu.

70’lerin disko soundundan etkilenen “Last Night”, Moby’nin yeniden dans pistlerine dönüşü olarak kutlandı.

Arkasından gelen “Wait For Me”de dingin vokal kullanımıyla daha olgunlaşmış bir soundla karşılaştık. Aynı zamanda bu albüm, Moby’nin uzun zaman sonra Mute Records’dan değil, kendi plak şirketi Litte Idiot’tan albüm yayınladığı ilk çalışması oldu. Yine de bütün bu albümlerin hiçbirisi olağanüstü büyük bir başarı gösteren “Play”in gölgesinden kurtulamadı. (Burada belirtmek isterim ki, kanımca Play, 1990’lı yılların en iyi albümlerinden biriydi. Ancak şu da var ki, albümün 2000’de bir box set içinde çıkan “Play B-Sides” kayıtları beni ondan daha çok etkiledi.)

Aradan 2 yıl geçmeden bu kez yine Little Idiot etiketiyle “Destroyed” çıktı. Moby’nin albümü tanımlamak için kullandığı slogan benzeri bir ifade var: “Gece 2’den sonra boşalan şehirler için müzik” diyor. Çünkü albümdeki şarkıları turnede olduğu sırada otel odalarında yazmış. Gece yarısından sonra derin bir sessizliğe gömülen, tanımadığı bir şehirde uykusuzluğa yakalanmış bir müzisyen ne yapar? Farklı tercihler olabilir belki ama Moby oturmuş odasında şarkı bestelemiş. Little Idiot’tan çıkan bu ikinci çalışma da, “Wait For Me” çizgisinde, Moby’nin ticari kaygılardan uzaklaşıp tamamen kendi iç dünyasına döndüğü, duygusal bir deneyimi yansıtıyor.

Bir kenttten diğerine yapılan yolculuklar sırasında havaalanları ve otel odalarında geçen bu zaman diliminin getirdiği yalnızlık duygusu hakim albüme. Nitekim kapak fotoğrafı da New York La Guardia Havaalanı’nda çekilmiş. Elektronik panoda sadece “Destroyed” yazısının göründüğü beyaz koridor tam bir soyutlanma görüntüsü sunuyor. Fotoğraf kitabının da aynı şarkılardaki gibi insanlara değil mekanlara odaklanmış olması müzikle aynı ruhu yansıtıyor. Tek istisnası, konserler sırasında Moby’nin çektiği dinleyici kitlesinin fotoğrafları. Hepsi aynı yöne doğru bakan, kendinden geçmişcesine dans eden insan topluluğu, herhalde turların en güzel yanı olsa gerek.

Albümün soundu açısından şunu belirtmek gerekir. Moby, ustası olduğu bağımlılık yaratan hüzünlü ambient soundu yeniden yakalamış. Deneysel atmosferik müzikten hoşlananlar hayal kırıklığına uğramayacak. 70 ve 80’lerin elektronik müziği, ambient ve klasik müzik etkisindeki enstrümantal parçalar albümde çoğunlukta. Albümün bir önceki “Wait For Me”den farkı, oradaki akustik yapının burada daha çok elektronik lehine değişmesi. Drum machine, vocoder loop ağırlıklı olarak kullanılmış. Moby’nin diğer ambient çalışmalarında olduğu gibi yine yaylılar baskın. (Bu arada Moby, dünyanın en büyük drum machine koleksiyonuna sahip olduğu iddiasında.)

Büyük bir kısmı enstrümantal parçalardan oluşan “Destroyed”da Moby, sadece new wave esintili “Blue Moon”, Bowie-Eno etkisini yansıtan “The Day” ve enerjik sounduyla diğerlerinden ayrılan “After” adlı şarkıların vokallerinde yer alıyor. Diğer şarkılarda Emily Zuzik, Inyang Bassey, Joy Malcolm ve Anna Maria Friman vokalleri üstlenmiş.

15 parçanın yer aldığı albümde beş parça 5 dakikadan daha uzun. Elektro gitar, piyano ve synth ağırlıklı melodinin sürüklediği “Lacrimae”, 8.05’lik süresiyle en uzunu. Çok açık ki, radyolarda çalınsın ya da herkese hitap etsin, çok satsın diye artistik tercihlerinden ödün vermemiş Moby.

“Rockets”, ilk dinleyişte beni en çok çeken parçalardan birisi. Afrikalı Amerikalı Inyang Bassey’in sesinin parçaya kattığı duygu ve melodinin kırılgan melankolizmiydi herhalde bu etkilenmenin nedeni.

Bir de “Stella Maris”ten söz etmek isterim. Moby, bu parçada 12. yüzyıl kilise müziğini yorumlayan Norveç’in Grammy adayı üçlüsü “Trio Mediaeval” grubunun albümünden etkilenmiş. Yaylılar için yeni bir düzenleme yapmış ve albümde vokalde yer alan Norveçli Anna Maria Friman’la şarkıyı yeniden kaydetmiş. Ortaya çıkan yeni kayıt, Ortaçağ döneminin insanı nefessiz bırakacak güzellikteki örneklerini andırıyor. Hiç eskimeyecek, hep masum kalacak bir saflığı anlatıyor sanki…

Görüldüğü gibi “Destroyed”da birbirinden farklı sesleri ve yapıları barındıran şarkılar var. Kimisi bu durumu albümün bir bütünlükten yoksun olduğu şeklinde yorumlayabilir. Hatta ilk dinleyişte albüme ısınamayanlar olabilir.

Bense albümü dinledikten sonra kendimi şu soruyu sorar buldum: Destroyed”, Moby’nin turdaki uykusuzluk ve yalnızlaşma deneyimlerinin ürünüyse, dürüst davranıp, güzel müzik dinlemekten başka hiçbir şeyi umursamayan bir müzik sevdalısı olmanın yarattığı acımasız zevki hissettiğimi itiraf etmeli miyim? Bencilce gelebilir ama yanıtım “Evet”. “Destroyed”, uykusuzluk ve yalnızlaşmaya karşı şükran duymama neden olan albümlerden birisi…

Written by zülalk

29 Mayıs 2011 at 12:47

Brian Eno, David Bowie, Moby kategorisinde yayınlandı

>2009’da Dünyada Müziğe Genel Bir Bakış

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/21 Aralık 2009

Yılın en önemli müzik olayı, kuşkusuz Pop Müziğin Kralı Michael Jackson’ın ölümüydü. 50 yaşındaki yıldızın, yeni bir konser serisine hazırlandığı sırada, hiç beklenmedik bir anda gelen ölüm haberi, dünyada şok etkisi yarattı.

Los Angeles’ta düzenlenen cenaze töreni, aynı anda tüm dünya televizyonlarından izlendi. Jackson’ın yeni single’ını da içeren “This Is It” adlı albümü, satış listelerine 1 numaradan girdi ve ilk bir ayda tüm dünyada 3 milyon kopya sattı.

***

Pop müzikte, her zaman olduğu gibi, bu yıl da skandallar gündemdeydi. Yılın en çok konuşulan ismi, 5 dalda Grammy’ye aday gösterilen Lady GaGa’ydı. Amerikalı şarkıcı, Billboard listelerinden inmeyen şarkıları, sıra dışı kıyafetleri ve eşcinsel hakları için yaptığı öncülükle dikkat çekiyor. Daha çok korku filmlerinden fırlamış bir karakteri andırsa da, kalıplaşmış güzelliği reddeden farklı bir anlayışı pop dünyasına sokmaya çalışıyor. Ancak sonuçta, müzikten çok modayla ilgili gözüküyor ve görüntüsü müziğin önüne geçiyor…

Beyonce, Carrie Underwood, Taylor Swift, Rihanna, Lily Allen, Kelly Clarkson, Katy Perry, Kanye West, 50 Cent ve Black Eyed Peas, 2009’da popüler müzikte en çok öne çıkanlardı. Bütün ödülleri onlar paylaştı, ana akım medya sürekli onları yazdı. Ama bana sorarsanız, bu kadar ilgiyi hak eden şey müzikleri değildi…

Britney Spears, beş yıl aradan sonra turneye çıktı ve üçlü cinsel ilişkiyi anlatan şarkısıyla listelerin tepesine oturdu. Madonna, dünya turnesine devam etti. O da cinsellik yüklü sahne performansı ve videolarıyla gündemde kaldı.

Sonuçta, satışı artırdığı için, bu yıl da pop müziğe bolca cinsellik enjekte edildi. Bu işi abartanlardan birisi de, Shakira’ydı. İngilizce albümü “She Wolf”a ilgiyi çekmek için yine cinselliği kullandı. Ancak özgünlüğünü yitiren müziğiyle bir tür Beyonce taklidi olup çıktı…

Fakat sadece sesiyle başarılı olan birisi vardı: Fiziksel açıdan hiç de çekici olmayan 47 yaşındaki Susan Boyle, yetenek yarışması “Britain’s Got Talent”taki performansıyla herkesi etkiledi. İlk albümü “I Dreamed a Dream”, dünyada satış rekorları kırdı. Bana göre, müzikte yılın en çarpıcı gelişmelerinden birisi buydu.

2009’un en iyi çıkış yapan grubu ise, İngiliz elektro pop ikilisi La Roux oldu.

***

Rock müzikte, U2, yeni albümü “No Line On the Horizon” ve 360 derece adlı turnesiyle ilgi odağıydı. Son teknolojinin kullanıldığı sahne tasarımı, dinleyicileri mest etti; ama grup, neden olduğu aşırı karbon salımı yüzünden çevrecilerin eleştirilerine hedef oldu.

The Beatles’ın bütün kataloğunun hem analog hem de stereo versiyonlarının dijital ortamda yeniden düzenlenilerek yayımlanışı, koleksiyoncular için büyük bir olaydı.

Yılın en sansasyonel video klibini “Pussy” adlı şarkısı için Alman endüstriyel metal grubu Rammstein yaptı. Grup üyelerinin de tamamen çıplak gözüktüğü klip, porno olarak değerlendirildi.

2009’un en başarılı rock grubu, kanımca, “Primary Colours” adlı albümüyle The Horrors’dı. Yılın en iyi albümleri, bu yıl da alternatif ve deneysel müzik alanından çıktı. Bu alanda en başarılı bulduğum ilk 10 albümü, Piano Magic, The Veils, Patrick Watson, Moby, Fever Ray, Wild Beasts, Memory Tapes, Moderat, Twinkranes ve Fuck Buttons yaptı.

***

Caz’da en iyi çıkışı yapan sanatçı, İstanbul Caz Festivali’ne de katılan Melody Gardot’ydu. Genç müzisyen, “My One and Only Thrill” adlı albümüyle büyük beğeni topladı. Yılın en dikkat çeken caz albümleriyse, Vijay Iyer Trio’dan “Historicity”, Allen Toussaint’den “The Bright Mississipi” ve Ran Blake’den “Driftwoods” oldu.

DİJİTAL TEKNOLOJİ VE MÜZİK

Gelişen teknoloji, 2009’da müzik dinleme ve paylaşma yöntemlerini de etkiledi. CD formatı can çekişirken, müzik mağazaları birer birer kapandı, onların yerine MP3 siteleri hızla çoğaldı. Plak şirketleri, yasadışı paylaşım siteleriyle mücadeleyi sürdürürken, gruplar artık albüm yerine sadece single yayımlayacaklarını duyurmaya başladı.

iTunes’dan bu yana en devrimci sistem olarak nitelenen Spotify modeli, Avrupa’da kullanıma girdi. 2010’da Amerika’da da faaliyete geçecek sistemin, iTunes’un sonunu getireceği konuşulurken, Apple firması, kullanıcıların internet üzerinden sahip oldukları müziği dinlemelerine olanak veren Lala’yı satın aldı.

>Müzikte Yılın En İyileri

with 6 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/5 Aralık 2009

Artık adet oldu; her yıl sonunda o yılın en iyi albümlerini sıralayan bir liste yapıyorum. Bütün bir yılı değerlendirme fırsatı verdiği için yararlı oluyor bu tür listeler…

Ama doğrusu bu iş bu kez biraz daha zor oldu; çünkü verimli bir yıldı, birbirinden güzel albümler çıktı ardı ardına… Yüzlerce albümün arasından eleme yapıp tek bir liste oluşturmak hiç de kolay değil…

Sonuçta epeyce uğraştıktan sonra, 50 albümlük sıralama meydana geldi. Listenin bütününe bakarsanız, indie ve deneysel olanların öne çıktığını fark edersiniz.

Oysa çok satışlı medyada, genel olarak sadece en çok satanlar listesindeki albümler tanıtılır ve alternatif müzik hep görmezden gelinir. Popülerlik kriterini gözetmeden, gerçek kültür ve sanata yer veren kaç gazete ve tv kanalı var ki?

Aşağıdaki liste, müzikteki yaratıcılık çıtasını yükselterek diğerlerini geride bırakan başarılı albümlerden oluşuyor. Yıl bitse de, en azından bir kısmını bulup dinlemek için hiç de geç değil.

50-41
50-Noisettes-Wild Young Hearts
49-Florence and the Machine-Lungs
48-Devendra Banhart-What Will We Be
47-White Lies-To Lose My Life
46-The Dead Weather– Horehound
45-Arctic Monkeys-Humbug
44-Beirut-March of the Zapotec and Realpeople Holland
43-Sonic Youth-The Eternal
42-Manic Street Preachers-Journal for Plague Lovers
41-Speech Debelle-Speech Therapy

40-31
40-Camera Obscura-My Maudlin Career
39-Iggy Pop-Preliminaries
38-Melody Gardot-My One and Only Thrill
37-Jarvis Cocker-Further Complications
36-Muse-The Resistance
35-Basemet Jaxx-Scars
34-Silversun Pickups-Swoon
33-Noah and the Whale-The First Days of Spring
32-Bob Dylan-Together Through Life
31-Bruce Springsteen-Working on a Dream

30-21
30-Rodrigo y Gabriela-11:11
29-Gossip-Music for Men
28-The xx-xx
27-Fanfarlo-Reservoir
26-Green Day-21st Century Breakdown
25-The Pains of Being Pure at Heart-The Pains of Being Pure at Heart
24-The Big Pink-A Brief History of Love
23-Röyksopp-Junior
22-Edward Sharpe & the Magnetic Zeros-Up From Below
21-The Flaming Lips-Embryonic

20-11
20-Animal Collective-Merriweather Post Pavilion
19-Bat for Lashes-Two Suns
18-Grizzly Bear-Veckatimest
17-Metric-Fantasies
16-Deadmau5-For Lack of a Better Name
15-Editors-In This Light and On This Evening
14-Kasabian-West Ryder Pauper Lunatic Asylum
13-Antony and the Johnsons-The Crying Light
12-The Horrors-Primary Colours
11-Cold Cave-Love Comes Close

10-1
10-Fuck Buttons-Tarot Sport
9-Twinkranes– Spektrumtheatresnakes
8-Moderat-Moderat
7-Memory Tapes-Seek Magic
6-Wild Beasts-Two Dancers
5-Fever Ray-Fever Ray
4-Moby-Wait for Me
3-Patrick Watson-Wooden Arms
2-The Veils-Sun Gangs
1-Piano Magic-Ovations

YILIN EN İYİ ŞARKILARI

Yılın en iyi albümlerine ek olarak, bir de 2009’un en güzel şarkıları için bir seçme yaptım. Sadece bu şarkıları bulup dinleseniz bile, müthiş keyifli eklektik bir müzik seansı olur.

Piano Magic- “The Blue Hour
Memory Tapes- “Bicycle
Patrick Watson- “Wooden Arms
Moderat- “Rusty Nails
Fever Ray- “If I Had a Heart
Wild Beasts- “This Is Our Lot
The Veils- “The Letter
The Horrors- “Whole New Way
Fuck Buttons- “The Lisbon Maru”;
Cold Cave- “Love Comes Close”;
Editors- “Bricks and Mortar”;
Röyksopp- “Röyksopp Forever
Bat for Lashes- “Two Planets
Patrick Wolf- “Hard Times
Metric- “Front Row
Fanfarlo- “Luna
Deadmau5- “The 16th Hour
Grizzly Bear- “Two Weeks
Antony and the Johnsons- “One Dove”
Moby- “Pale Horses
Silversun Pickups- “Growing Old Is Getting Old
Gossip- “2012
Mika- “Rain
The xx- “Crystalised
The Flaming Lips- “Watching the Planets
Kasabian- “Vlad the Impaler
Basement Jaxx- “Raindrops
Thom Yorke- “Hearing Damage
The Big Pink- “Dominos

Written by zülalk

05 Aralık 2009 at 17:43

>"Milyoner Müzisyenler Dönemi Sona Eriyor"

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 1 Ağustos 2009

Geçenlerde Moby’nin yeni çıkan albümü “Wait for Me” hakkında bir yazı yazmıştım. Plak şirketinden “Kendisiyle telefonda röportaj yapmak ister misin?” diye aradıklarında aklıma birçok soru geldi.

Ama bu albümün esin kaynağı, David Lynch’in yaratıcılığın ticari baskıdan kurtarılması hakkında yaptığı bir konuşma olduğu için, Moby’le daha çok sanatsal özgürlüğün boyutlarını konuştum.

Herkes, albümdeki hüznün nedenini soruyor. Ben onu değil ama, “İyi yazarlar yazar, büyük yazarlarsa bildiklerini yazar,” sözüne katılıyor musunuz diye soracağım…
İlginç bir söz… Ben sadece kendi adıma konuşabilirim tabii. Hissetmediğim duyguları anlatan müzikler yapmam çok zor olurdu.
Yeni albümün oldukça hüzünlü olduğu doğru. Fakat bu, benim depresif bir insan olduğum anlamına gelmez. Hayatımda iyi günler de var, kötü günler de… Ama bu albüm bir şekilde böyle hüzünlü oldu.

Albümdeki şarkıları yazmanın dışında prodüksiyonu da üstlendiniz. Bütün bu süreç içinde sanatsal özgürlüğü tam anlamıyla hissettiniz mi?
Bunu bir noktaya kadar her albümde hissettim. Ama 5 yıl önce bağlı olduğum plak şirketi birden büyük bir şirkete dahil olmuştu. O dönemde bir baskı vardı. Daha ticari bir albüm yapmamı istemişlerdi. Sonuçta ortaya “Hotel” çıktı. Kötü bir albüm değil ama favorilerimden biri de değil. O süreçte iyice anladım ki, büyük stüdyolarda yapılan ticari albümlerden pek hoşlanmıyorum. Ben, albümün sanatsal yönüne odaklanıp, ticari tarafını kendi haline bırakmak istiyorum.

PUNK TAVRINI KORUMA ÇABASI

David Lynch, 2000’de New York’ta Cow Parade için yaptığı inek heykeli beğenilmeyip reddedilince, “Benim ineğim güzel olmayabilir ama benim için güzel,” demişti. Kendiniz dışında başka kimsenin beğenmediği bir albüm yapmış olsanız, aynı şeyi söyler miydiniz?
Söylerdim. 1996’da “Animal Rights” adlı bir albüm yaptım. Bildiğim kadarıyla, o albümü seven tek insan benim. İlk yayınlandığında çok kötü eleştiriler aldı ve satmadı. Fakat ben hâlâ seviyorum. Çünkü bana göre ilginç bir albüm.

Yaptığınız seçimlerle bazı dinleyicileri yabancılaştırmaktan çekindiğiniz oluyor mu?
Eski punk rock günlerimde insanların kafasını karıştırmaktan hoşlandığım bir dönem vardı. Artık sadece sevdiğim müziği yapmak istiyorum. Eğer insanlar müziğimi beğeniyorsa bu harika. Ama hoşlanmıyorlarsa, herhalde sevebilecekleri başka albümler vardır.

Çoğu kişi başarılı olmak için müzik yapıyor. Sizin başarı tanımınız ne?
Çok basit bir başarı tanımım var: Dürüstçe istediğim müziği yapmak ve başkalarının da o müziği sevmesi… Beni yeni albüm yapmaya motive eden şey de bu. Alexander Solzhenitsyn ve Flannery O’Connor gibi saygın yazarlar, sanatçılar, hayatları boyunca her günü çalışarak geçirdiler. Ben de yaşadığım her gün çalışırsam, çok seveceğim albümler yapma şansımı arttırmış olurum diye düşünüyorum.

“Shot in the Back of the Head” adlı enstümantal parçayı ilk single olarak yayımlamak hiç ticari olmayan bir tavır. Bu defa neden bir hit çıkarma ihtiyacı duymadınız?
Albümü kendi plak şirketimden yayımladığım için, radyoda çalınmayacak bir single olsun istedim. David Lynch de bu parçaya televizyonlarda gösterilmeyecek türden bir video yaptı. Sanırım benim punk tavrımı koruma ve kendimi mutlu etme yöntemim bu…

İNSANIN MÜZİKLE KURDUĞU DUYGUSAL BAĞ DEĞİŞMEDİ

Albüm çok satsın diye müzisyenler genellikle ünlü isimlerle çalışır. Siz bu defa tersini yaptınız. Önceden planlanmış pazarlama taktiklerini bir yana bırakmış gibisiniz…
Sevdiğim müziği Shania Twain’le yapabiliyor olsaydım, o zaman onunla çalışırdım. Ama bunu New York’ta burlesk yıldızı olan bir arkadaşımla yapabildiğim için onunla çalışıyorum. Aslında albümü kiminle, nasıl ve nerede yaptığımı çok da fazla düşünmüyorum; benim için önemli olan tek şey, sonuçta ortaya çıkan müzik hakkındaki hislerim…

Geçmişte müziğinizin reklamlarda kullanılmasına izin verdiğiniz için epey eleştirildiniz. Belki müziği duyurmak için etkili bir yol, ama sistemi kullandığınız sürece o da sizi kullanıyor…
Doğrusunu söylemek gerekirse, içimde yaşattığım o eski punk rockçı, büyük ticari kuruluşlara para vermektense her zaman onlardan para almanın daha akıllıca olduğunu düşündü…

Müzik endüstrisinin çöküşe girdiği günümüzde sistemi değiştirip neyin popüler olacağına marketin değil, dinleyicinin karar vermesi sağlanabilir mi?
Bence son değişiklikler müziği çok daha iyi bir yöne çekti. Artık bu işten çok fazla para kazanma şansı kalmayınca, birçok insan para yerine müzik odaklı kararlar alıyor. Bu çok sağlıklı. Milyoner müzisyenler dönemi bitiyor. Ben bencilim ve müzisyenlerin sadece içtenliği yansıtan albümler yapmasını istiyorum. Çünkü Top 40 listesinde yer alsın diye yapılan bir albüm, bana katkıda bulunmuyor. Duyguları işin içine katarak yapılan albümler hayatımızı zenginleştiriyor.

Peki, insanlar müziğe hâlâ anılarda yaşayacak bir deneyim gibi değer veriyor mu?
Müzik, insan hayatında her an var olabilme özelliğine sahip. İnsanlar ağlarken, sevişirken, dans ederken, bilgisayarda çalışırken, evlilik ve hatta cenaze törenlerinde müzik dinliyor. Müziğin yapım ve dağıtım yöntemi bugün artık çok farklı; ama bana göre, insanların onunla kurduğu duygusal bağ hiç değişmedi.

Sizin duygusal bağ kurduğunuz ve “ebedi refakatçim” diyebileceğiniz şarkı hangisi?
Nick Drake’den “Northern Sky”…

Written by zülalk

01 Ağustos 2009 at 21:15

David Lynch, müzik endüstrisi, Moby, Nick Drake, Shania Twain kategorisinde yayınlandı

>David Lynch Etkisinde Moby

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 18 Temmuz 2009

Hayat, müziğin ticari getirisi konusunda endişelenmek için çok kısa…” Bu cümleyi söyleyen Moby

Bunu ondan duymak oldukça şaşırtıcı. Çünkü o, müzik tarihine her şarkısı reklam sektörü için lisanslanan ilk albüm olarak geçen “Play“i yaratan sanatçı…

Son 10 yıldır da, şarkılarının reklamlarda kullanılmasına hep izin verdi Moby. Bu konuda eleştirildiğinde ise, bunu müziğinin daha çok insana ulaşması için yaptığını söylüyordu.

Aslında başarının, satış miktarı ya da kazanılan parayla ölçüldüğü günümüzde, oyunu kuralına göre oynuyordu. Ama artık, gerçek başarının yalnızca “Top Ten” listelerinde yer almak olmadığını kavramış görünüyor. Bunu sağlayan kişi ise, film yönetmeni David Lynch.

Ünlü yönetmenin yaptığı bir konuşmadan etkilenmiş Moby. O konuşmada, Lynch, yaratıcılığın üzerindeki piyasa baskısı kaldırıldığında daha iyi sonuç alınacağını anlatıyormuş.

Bunun üzerine Moby, kendi duymak istediği müziği yapmak üzere kendi sahip olduğu stüdyoya girmiş. Tamamen DIY (Do It Yourself- Kendin Yap) mantığı ile yarattığı “Wait for Me” adlı bu albümde, yine bütün müzikler, şarkı sözleri ve prodüksiyon kendisine ait.

Geçmişte işbirliği yaptığı büyük isimler yerine, bu defa fazla tanınmayan müzisyenlerle çalışmış ve albümü, büyük bir plak şirketi yerine, kendi sahip olduğu “The Little Idiot” adlı şirketten çıkarmış.

Sonuçta ortaya çıkan, bana göre, Moby’nin son 10 yılda yaptığı en başarılı albümdür.

Atmosferik ve Melankolik

“Wait for Me”, Moby’nin bir önceki albümü “Last Night”tan çok farklı. O geceyarısında çalınacak enerjik bir disko albümüyken, “Wait for Me”, bir pazar sabahı evde muhtemelen yalnız dinlemek isteyeceğiniz kadar melankolik…

Kimilerine fazla hüzünlü gelebilir; ama bu albümün güzel olmasını engelleyici bir faktör değil. Hatta albümde bilerek dokunulmadan bırakılan ufak kusurlar da buna engel değil.

Çünkü büyük ticari stüdyolarda yaratılan mükemmel bir sound yerine, ufak bir stüdyoda hataları da içinde barındıran bir albüm yapmak istemiş Moby.

Burada akla hemen ambient müziğin yaratıcısı, Brian Eno’nun 1975’te yayımladığı “Oblique Strategies” (Dolaylı Stratejiler) geliyor. Eno’nun sanatçı Peter Schmidt ile geliştirdiği bu kült strateji, sorunlara farklı yaklaşımlar getiren kartlardan oluşuyordu. Her bir kartın üzerinde bir cümle yazılıydı ve onlardan birinde de, “Hatayı gizli bir hedef gibi kabul et,” diyordu. Moby, belli ki Eno’nun izinden gitmiş.

Albümden yayımlanan ilk single’ın adı, “Shot in the Back of the Head”. Burada ima edilen “kafa arkasından vurulma” durumu, radyolarda çalınmayacak enstrümantal bir şarkıyı ilk single olarak yayımlamayı anlatıyor olsa gerek…

Moby, böyle bir seçim yaparak, piyasa koşulları açısından kendi kendisini vurmuş sayılsa bile, aynı zamanda bu olağanüstü güzel müzikle de dinleyiciyi tam kalbinden vuruyor.

David Lynch, bu şarkı için siyah-beyaz animasyonlarla özel bir video yaptı. İnternette bulup izlerseniz, şarkının deneyselliğine ayrı bir boyut eklendiğini göreceksiniz.

Tarifsiz Bir Duygusal Yolculuk

İkinci single “Pale Horses” ise, uzun zamandır dinlediğim en güzel şarkı. Amelia Zirin Brown adlı müzisyenin yorumladığı şarkı, Moby’nin muhteşem sesler bulma konusundaki yeteneğini bir kez daha kanıtlıyor.

Amelia, New York’ta Lady Rizzo takma adıyla tanınan burlesk yıldızından başkası değil. Ben kendisini birkaç kez sahnede gördüm. “Pale Horses”taki o hüzünlü sesin, şovlarında herkesi gülmekten kırıp geçiren Lady Rizzo’ya ait olduğunu öğrenince de inanamadım…

16 parçanın yer aldığı albümde, 9 şarkı enstrümantal ve geriye kalanların sadece birinde, “Mistake” adlı şarkıda Moby vokalleri üstlenmiş. Post-punk döneminin synthesizer soundu ile yaratılan duygu yüklü şarkılarını seviyorsanız, bu sizin favoriniz olabilir. Özellikle Echo and the Bunnymen, Joy Division ve David Bowie’yi sevenler için…

Albümde öne çıkan bir diğer parça, “A Seated Night”. Buradaki esin kaynağı, Haiti kilise korosunun şarkıları… New York’ta bindiği bir takside, Haitili bir şoförün dinlediği müziğin güzelliğine kapılmış Moby.

Albümde daha sözü edilecek çok şarkı var ama hepsi bu yazıya sığmaz. En iyisi siz, Moby’nin dediğini yapın. Onun dinleyicilerden tek istediği, albümü bir kez de olsa, baştan sona bir bütün olarak dinlemeleri. Çünkü bu yöntemle dinlenildiğinde, insanı tarifsiz bir duygusal yolculuğa çıkarıyor “Wait for Me”…

Herkese iyi yolculuklar…

Written by zülalk

19 Temmuz 2009 at 11:46

>2008’in En İyileri

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/27 Aralık 2008

Bazı okuyucular, neden en çok satan albümler listesi yayınlamadığımızı soruyor. Benim kişisel görüşüme göre, çok satanlar listesi her zaman en iyi olanları içermez. Bu listeler, genel eğilimi gösterse de, çoğunlukla, piyasa koşulları içinde en çok reklamı yapılan ve dolayısıyla satışı çok olan ürünleri kapsar.

O nedenle, en çok satanlar listesi yerine, yıl içinde yeni albümleri tanıtıp, yıl sonunda da en iyiler listesi vermek daha faydalı bana göre. Bu amaçla, bütün bir yıl ağırlıklı olarak, yabancı indie rock/elektronik müzik türünde alternatif albümleri tanıtmaya çalıştım. Şimdi sıra yılın en iyileri listesinde!

Albümleri yıl içinde ayrıntılı olarak anlattığım için, bugün yalnızca çok kısa bilgiler vereceğim.

20- Autechre- Ouaristice: Intelligent Dance Music denilen elektronik müzik türünün temsilcisi Autechre’nin son albümü. Kolay dinlenilebilir bir müzik olmadığını belirtmek gerek. Özellikle bu türü sevenler için…

19-Vampire Weekend- Vampire Weekend: 2007’den beri en çok konuşulan gruplardan birisi. Punk ve afrobeat’i karıştırıp dans edilebilir melodiler yarattılar ve indie rock’ın gözdesi haline geldiler.

18-The Last Shadow Puppets- The Last Shadow Puppets: 1960’ların orkestral pop melodilerini dinleyip o romantik döneme geri dönmek için bire bir. Arctic Monkeys’den Alex Turner ve The Rascals’dan Miles Kayne’in kurduğu grubun müzikleri, Ennio Morricone ve Scott Walker’ı hatırlatıyor.

17-British Sea Power- Do You Like Rock Music? : İngiliz grup, “Do You Like Rock Music?” adlı albümüyle indie rock çevrelerinden tam not aldı. The Pixies’i anımsatan müzikleri ve şarkı sözleriyle dikkat çekici.

16-Coldplay- Viva La Vida or Death and All His Friends: Coldplay’in yazın çıkardığı albüm, efsanevi müzisyen Brian Eno’nun prodüktörlüğündeki ilk albümleri olduğundan beklentiler yüksekti. Evrensel temaları işleyen daha yavaş ve karanlık bir albüm yaptılar ama beklentileri de boşa çıkarmadılar.

15-Hercules and Love Affair- Hercules and Love Affair: Antony and the Johnsons grubundan Antony Hegarty ve DJ/Prodüktör Andrew Butler’ın önçülük ettiği bir proje. Melankoli ve Afrika ritimleri soslu disco/house eşliğinde dans etmek isterseniz kaçırmayın.

14-Moby- Last Night: Dinleyeni, 1970’lerin Diana Ross’lu disko dönemine götüren, ambient ve house’un müstesna örneklerini içeren başarılı bir albüm. Bu yıl, En İyi Dans Albümü kategorisinde Grammy için yarışıyor.

13-Fennesz- Black Sea: Minimalist elektronikanın saygın ismi Fennesz, kendisine özgü elektro-akustik bir teknikle yaptığı müzikle büyüleyici bir uyum yaratıyor. Yılın en yaratıcı albümlerinden biri ve tabii ki en çok satanlar listesinde yok…

12-Hot Chip- Made in the Dark: Hot Chip’in, electropop’u akıllıca yazılmış şarkı sözleriyle birleştiren albümü, bu yıl çok sayıda insanı dans pistine çekti.

11-MGMT- Oracular Spectacular: Hippi görüntülü ikilinin indie rock, psychedelic rock ve elektropop esintili çalışması “Oracular Spectacular”, yıla damgasını vuran albümlerden biriydi.

10-Nick Cave and the Bad Sees- Dig!!! Lazarus, Dig!!! : Nick Cave’in, The Bad Sees ile yaptığı bu 14. albümde her zamankinden daha sert bir rock soundu var. Cave’in yeni bıraktığı görkemli bıyığı ve bariton sesiyle de müthiş uyumlu…

9-Goldfrapp- Seventh Tree: Goldfrapp, 60’ların Amerikan folk’u ve ambient müzik ile pastoral bir dinginlik yarattı Seventh Tree’de. İlk albüm “Felt Mountain”ı sevenler için ideal.

8-Foals- Antidotes: Dans-rock’ın son keşiflerinden biri Foals. Franz Ferdinand ya da Klaxons dinleyicileri için yeni bir heyecan.

7-Glasvegas- Glasvegas: Yine 50’li, 60’lı yılları anımsatan, sosyal gerçekçi melodramatik pop şarkıları.The Jesus and Marry Chain’den sonra Glasgow’dan çıkan en iyi grup olarak görülüyorlar. En çok da Roy Orbison’u hatırlatıyorlar.

6-David Byrne & Brian Eno- Everything That Happens Will Happen Today: İki büyük müzisyenin 27 yıl aradan sonraki ilk ortak çalışması. Müzikal olarak ilk albümlerinden çok farklı; kendilerinin deyişiyle bir tür “elektronik gospel”.

5-Grace Jones- Hurricane: Yılın en çarpıcı geri dönüşlerinden birisini Grace Jones yaptı. Albümde, Afrika reggae ritimlerinin disko ve new wave ile bütünleştirildiği elektro funk türünde şarkıların yanı sıra, trip-hop etkisindeki şarkılar da var.

4-Kings of Leon- Only by the Night: Kings of Leon, vokal ağırlıklı rock şarkıları ve hareketli gitar riff’leriyle donattığı 4. albümüyle oldukça iddialı.

3-Portishead- Third: Trip-hop’ın dev ismi Portishead’in 97’den beri yayımladığı ilk albüm. Psychedelic rock’ın başucu albümlerinden biri olmaya aday. Yine uçuruyor…

2-Sigur Ros- Med sud I Eyrum Vid Spilum Endalaust: İzlandalı Sigur Ros’un, müzikal kalitesinden ödün vermeden daha dinlenilebilir olmayı başardığı mükemmel bir post-punk albümü.

1-TV on the Radio- Dear Science: Brooklyn’li art rock beşlisinin kariyerindeki en güzel albüm. Post-punk, funk, rap, electro, drum & bass, caz, shoegaze, akapella, soul; hepsinin özgün bir karışımı.

>New York’tan Müzik Önerileri

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/27 Eylül 2008

Bu hafta New York müzik sahnesinden son haberleri aktarıp bazı önerilerde bulunacağım.

1. ÖNERİ: THE VEILS

2001’de Londra’ra kurulan The Veils’i Amerika turnesinin New York ayağında yakalayıp canlı dinleme fırsatı buldum. Gerçi asıl konser, deneysel müzikler yapan Avustralyalı Liam Finn’indi ve The Veils onun konserinde ön grup olarak yer alıyordu. Fakat doğrusu beni konsere asıl çeken The Veils oldu.

Şu ana kadar iki albüm yayımlayan grubun, alternatif rock türünün yakın takipçilerinin dikkatinden kaçmış olduğunu sanmıyorum. Çok başarılı ikinci albümleri “Nux Vomica”, Türkiye’de Equinox Music tarafından piyasaya sürüldü.

Fakat ne yazık ki, The Veils gibi grupların çalışmalarını, sadece ana akımda yer alan sanatçıların albümlerini satan müzik marketlerde bulmak olanaklı değil. Zaten genel olarak albümler de çok az satıldığından sınırlı sayıda albüm çıkıyor piyasaya. Bu durumda müzikseverlerin merak ettikleri grupları dinlemeleri için tek yol internet oluyor.

The Veils’in de bazı şarkılarını Myspace sayfalarından ya da kendi internet sitelerinden dinlemek olanaklı. Grubun solisti Finn Andrews, bir dönemin ünlü New Wave grubu XTC’de keyboard çalan, Iggy Pop, David Bowie ve Brian Eno gibi efsane isimlerle işbirliği yapan Barry Andrews’un oğlu.

Finn Andrews, olağanüstü güzel bir sese ve yeteneğe sahip. Şarkı söylerken kendini tüm benliğiyle müziğe öyle bir veriyor ki, neredeyse Joy Division’ın solisti Ian Curtis’i andırıyor diyebilirim… Bu söylediğim şaşırtıcı biliyorum ama ne dediğimi biliyorum.

Bu arada The Veils hayranlarına müjde: The Velis’in üçüncü albüm kaydı da tamamlandı.

2. ÖNERİ: THE DANDY WARHOLS

1995’te ilk albümlerini yayımlayan Oregon’lu The Dandy Warhols, Amerika’da rock müziğin en sevilen gruplarından. Bu yıl mayıs ayında altıncı albümleri “…Earth to the Dandy Warhols…”u çıkaran grup üyeleri, isimlerinden de anlaşılacağı gibi pop art akımının en önemli temsilcilerinden Andy Warhol‘dan esinlenmiş.

Bunun yanı sıra, The Beatles, The Velvet Underground ve The Rolling Stones’u da ilham perileri arasında sayıyorlar.

New York’ta yeni açılan konser mekanı Terminal 5’da verdikleri konserde, farklı yaşlardaki dinleyicilerden oluşan bir gruba seslendi The Dandy Warhols. Gitarı öne çıkaran, dinlerken çoğunlukla insanda olumlu duygular uyandıran yüksek tonda bir müzik yapıyorlar ve en önemlisi de akıllıca davranarak vokalleri öldürmüyorlar. Dinleyiciyi herkesin eşlik edebileceği akılda kalıcı şarkı sözleri ve nakaratlarla yakalıyorlar. Özellikle son albümlerini bulup dinlemenizi öneririm.

3. ÖNERİ: THE LITTLE DEATH

Elektronik müziğin başarılı ismi Moby’yi müzikle ilginenenler zaten yakından tanıyor. Ama pek çok kişi, üstelik New York’ta yaşıyor olsa da, son projesinden haberdar değil. Moby, bir iki yıl önce yanına birkaç müzisyen arkadaşını da alıp yeni bir grup kurdu.

Ama bu defa, ilginç bir şekilde elektronik müzikle hiç ilgisi yok grubun. Önceleri herhalde kendisini formda tutarken bir yandan da eğlenmek istiyor diye düşünenler oldu, ama The Little Death, kısa zamanda blues-rock türünden hoşlananlar için kaçırılmayacak yeni bir alternatife dönüştü.

Bir fikir vermesi açısından, ünlü film yönetmeni John Waters tarafından, orijinal Ike & Tina Turner Revue’ye benzetildiklerini belirtebiliriz. Vokalleri, Moby’nin Hotel albümünde de yer alan Laura Dawn’ın üstlendiği The Little Death, belirgin bir Janis Joplin etkisini yansıtıyor. Laura Dawn’ın güçlü sesi konserde adeta bir dinamit etkisi yaratıp konser mekanını tam anlamıyla ateşliyor.

Moby’nin gitarda eşlik ettiği grubun henüz yayımlanmış bir albümü yok ama kısa sürede olacağını söylüyorlar. (Grubun kayıtlarını dinlemek isteyenler, myspace.com/thelittledeathnyc sitesine girebilir.)

The Little Death, şimdilik New York’un Lower East Side denilen bölgesindeki ufak salonlarda konserler veriyor. Grubu geçen yıl da bir konserde canlı dinlemiş ve gösterecekleri gelişmeyi merak etmiştim.

Geçen haftaki konserlerinde yanıtı aldım: Yeni şarkılarını da yorumladıklarında görüldü ki, The Little Death son yıllarda New York’tan çıkan en kayda değer gruplardan biri. Müzikseverlerin dikkatine!

Written by zülalk

28 Eylül 2008 at 02:43