Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Morrissey’ Category

Bir Durutti Column Konseri

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
3 Mayıs 2011

Yazıya bu başlığı seçtim; çünkü bir The Durutti Column konseri başka hiçbir şeye benzemez. Elbette her grubun ya da müzisyenin kendine özgü özellikleri vardır; kimisi dinleyiciyle karşılıklı konuşur, kimisi sadece müziğini çalar gider, kimisi çok hareketlidir, kimisi mikrofonun önünde sabit durur konser boyunca…

Benim bu başlıkla anlatmak istediğim bunlar değil; bu konserin iç dünyamda yarattığı fırtına… Öylesine içten, her notasıyla büyük bir sevgi ve emek ürünü olan bir müzik ki, incitmeden sarsıyor, vurmadan acıtıyor…

Bu yazıda çok duygusal bir dil kullanıyor olabilirim; farkındayım. Ama engel olmayacağım. Manchester’da The Durutti Column’ü canlı dinlemek benim rüyalarımdan biriydi. Bu rüya geçen hafta 30 Nisan gecesi gerçekleşti! Konserin yapılacağı Bridgewater Hall’a saatler önce varıp box office’den biletimi bir zarf içinde aldığımda yaşadığım heyecanı tam olarak anlatabileceğimi sanmıyorum. Dile kolay; hayatımın soundtrack albümü yapılsa The Durutti Column’süz olmaz…

Salonun kapısında beklerken bir görevlinin CD satışı yaptığını gördüm. Bir de baktım ki The Durutti Column’ün yeni çıkacak “Chronicle” adlı albümünü de özel konser baskısı olarak satıyorlar! Hemen aldım. Albümle birlikte üzerinde Vini Reilly’nin el yazısıyla yazdığı bir not bulunan bir kart verdiler dinleyicilere.

Vini, notta bu albümün kendi hayatının bir kronolojisi olarak başladığını, yaşamında kendisine destek veren insanları anmak istediğini belirtiyor. Albümün hazırlık aşamasında hayatında önemli iki olay gerçekleştiğini yazıyor. Birincisi geçirdiği kalp krizi ve ikincisi de kız arkadaşı Poppy Morgan‘la ayrılması…

Her ikisi de çok sarsıcı olmuş Vini için. Bu olayların etkisiyle yazmış şarkıları. Her zamanki gibi belirgin bir melankoli hakim albüme; ama her zamankinden daha kırılgan sanki… Vini Reilly, bu defa Tony Wilson‘ın önerisini dinlememiş ve bazı şarkılarda vokal yapmış. Evet, Vini vokalde zayıf; anlatmak istediği her şeyi gitarıyla anlatabilecek kadar da yetenekli. Vokal kullanmasa daha iyi olurdu belki ama yine de o kırılganlığı yaratmada bir işlevi var vokalin…

Bridgewater Hall, Manchester’ın en saygın salonlarından birisi. Konserin orada yapılması ayrıca bir mutluluk nedeniydi. Koltuklara oturup sadece müziğe odaklanarak yaşadığımız anların zevkine varabildik böylece. Saat 19:30’da açıldı kapılar. Ben biletimi çok önceden almış olduğum için en öndeki sıranın en ortasındaki koltuğa oturdum. İçerde beklerken yeni albümden şarkıları dinlettiler izleyicilere.

25 dakika sonra Vini Reilly ve diğer müzisyenler göründü sahnede. Vini, üzerinde eski jean pantolonu, portakal renkli tişörtü ve sandaletleriyle her zamanki gibi umursamaz bir haldeydi. Bruce Mitchell, artık iyice yaşlandı ama perküsyon ve davulda hala döktürüyor. Bu iki efsaneye eşlik eden diğer isimler gitar ve marimbada Keir Stewart ve Manchesterlı prodüktör Laurie Laptop‘tu.

Ve gecenin en önemli şahsiyetlerinden birisi, şarkıların gerisindeki ilham kaynağı Poppy Morgan’dı. İki şarkıda piyano çalarak Vini ile düet yaptı. Konser boyunca sahnedeki ekranda Vini Reilly’nin hayatında rol oynayan insanların fotoğrafları gösterildi. Fotoğrafları Vini’nin kendisi çekmiş. Tabii en fazla fotoğrafla Poppy Morgan gecenin yıldızıydı. Aile üyelerinin yanı sıra, Tony Wilson, Alan Erasmus, Morrissey gibi isimlerin de fotoğraflarını görmek güzel bir nostalji yarattı doğrusu.

The Durutti Column konserini Manchester’da dinlemenin öneminden söz ettim yazının başında. Önemli çünkü Vini’nin geçmişini bilmeyen bir kalabalığın onun sahnedeki davranışlarını anlaması olanaklı değil. Yeri geliyor yoruldum diyor, arada bir “öff” diye iç geçiriyor, “Şimdi ne çalacaktık unuttum” diyor; “Bir şey çalmaya karar verip fikir değiştiriyor”, sahnedeki arkadaşları onun kararına göre hareket ediyor.

Bütün bunlar Vini’yi tanıyanlar için doğal. Her anı önceden programlanmış konserlerden çok farklı The Durutti Column konseri. Bunların üstüne bir de Vini’nin kalp krizinden sonra sol parmaklarını tam kullanamaması eklenince sahnede tam bir karışıklık yaşanıyor. Ama ne zamanki Vini alıyor eline gitarı, sorunlar son buluyor.

Konserde sık sık elindeki rahatsızlığın kendisini zorladığını söyledi Vini. Ama düzeltmek için çok çaba harcadığını da ekledi. En önemlisi de, Poppy ile yaşadıkları travmatik ayrılıktan sonra verdiği ilk konserde onun için yazdığı şarkıları çalması oldu. “Benim için zor bir konser” dedi. Neden ayrıldılar bilmiyorum ama aralarında o kadar çok yaş farkı olduğunu bilmiyordum. Yine de albümün içindeki kartta yazdığı gibi, “arkadaş” kalmaya karar vermişler. “Emptiness” adlı şarkıda “I still love you, my Poppy” diyor Vini… Özellikle Poppy’nin piyanoda Vini’ye eşlik ettiği anlar, yarattığı atmosferle çok etkileyiciydi. Salondaki herkesin duygusal olarak çok etkilendiği belliydi.

Bir ara doğrudan dinleyicilere hitap ederek ne kadar şanslı bir insan olduğunu anlattı Vini Reilly. Post punk akım başladığında bu işten hayatını kazanacak bir grup kurabileceğini hiç düşünmediğini söyledi. Bugün albümlerini yayınlayan Kooky Records’a ve konser için salonu açan Bridgewater Hall’a teşekkür etti ama asıl Factory Records’un sahipleri Prodüktör Martin Hannett‘e ve özellikle Tony Wilson’a şükran duyduğunu söyledi. Zor günlerinde ona destek olan arkadaşlarını andı. Poppy Morgan’ın annesi ve babasına özel minnetlerini sundu. “Bu insanlar olmasa ben şu anda sağ olmazdım” dedi. Duyduğum en içten teşekkür konuşmasıydı.

Olağanüstü güzel şarkıları, Vini Reilly imzalı fotoğraflarıyla eşsiz bir konserdi. 45 dakikalık ilk yarıdan sonra 15 dakikalık bir ara verildi. İlk yarıda daha yavaş tempolu yeni şarkıları çaldılar, ikinci yarıda daha eski ve hareketli şarkılar vardı. “Salford“, “Without Mercy“, “Keir’s Opus“, “Mother“, “Otis“, “Sealine” gecenin en çok alkış alan şarkıları arasındaydı.

Vini’nin Tony Wilson’a adadığı “Sketch for Summer“ı canlı dinlediğim an benim için zirveydi.

Bir daha The Durutti Column konserine gidebilir miyim emin değilim ama bu anı benimle hep yaşayacak. Teşekkürler Vini Reilly!

(Aşağıdaki videoları cep telefonuyla çektiğim için kalitesi yüksek olmayabilir. Ama bir fikir vermesi açısından paylaşıyorum.)

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=TV7R1&autoplay=0

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=GUKAH&autoplay=0

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=E7QBX&autoplay=0

>2010’da Bu İsimlere Dikkat

with 4 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/2 Ocak 2010

Müzik sektöründe adettir; her yılın sonunda o yılın en iyilerine ait listeler oluşturulur, her yılın başında da çıkış yapacak yeni isimler konuşulur. Aralık başından beri bu konuda tahminler yürütülüyor.

Ben de bu yazıda, 2010’da yıldızlarının parlamasını muhtemel gördüğüm dört ismi tanıtacağım. Lyrebirds dışındakiler, BBC’nin bu yıl için belirlediği 15 adaylık Sound of 2010 listesinde de yer alıyor. Bu ay açıklanacak 5 adaylık kısa listede yer alabilecekler mi göreceğiz.

LYREBIRDS: KARANLIK VE ROMANTİK INDIE ROCK

Joy Division’ın izinden giden grupların son örneklerinden biri. Brighton’da kurulan Lyrebirds, Adam Day’in muhteşem bariton vokalinin de etkisiyle Interpol’ü çok andırıyor.

Güçlü bir vokal eşliğinde etkileyici bir şarkı duymak istiyorsanız, yayımladıkları ilk single “Closer”ı dinlemenizi öneririm. www.myspace.com/lyrebirdsmusic (Bu isimle Joy Division’a yapılan atıf da dikkatimden kaçmadı.)

İlk single’da prodüktörlüğü, Blur, The Cranberries, The Smiths ve Morrissey’le yaptığı çalışmalarla efsane haline gelen müzik adamı Stephen Street’in üstlenmiş olması, Lyrebirds için çok büyük bir avantaj. Grubun, atmosferik, karanlık ve stadyum konserlerine uyacak yoğunlukta bir sound elde etmesinde Street’in büyük etkisi olsa gerek.

İlk albüm çıkınca, Lyrebirds konusuna geri döneceğimden emin olabilirsiniz.

DELPHIC: INDIE ROCK + DANCE SEVENLER İÇİN

Dramatik indie rock soundunu dans müziği ile birleştiren yeni bir grup Delphic. Manchester’da aynı evde yaşayıp müzik yapan üç genç müzisyenden oluşuyor.

Grup elemanları, öncelikle kendilerini hoşnut edecek müziği yapacaklarını ve Manchester’ı yeniden dans ettirmek istediklerini söylüyor. Doğrusu, ilk single “Counterpoint”i dinledikten sonra, bunu başaracaklarından şüphe duymuyorum.

Geleneksel gitar müziğinden sıkılıp yeni ses arayışına girmiş Delphic üçlüsü. Bu arayışın sonunda da, “gitar öldü, yaşasın gitar” diyerek, bu enstrümanı synth ve canlı perküsyonla birleştirmişler.

Gitarın elektronika ile buluşması elbette yeni bir şey değil. Delphic’in bunu nereye kadar geliştireceğini, 11 Ocak’ta “Acolyte” adlı yeni albüm çıkınca anlayacağız. BBC, grubun müziğini, Underworld ile Bloc Party karışımı diye tanımlıyor. Albüm hakkındaki ilk fikri bu linkten edinebilirsiniz: www.myspace.com/delphic

ROX: AMY WINEHOUSE’A RAKİP

2010’da sık duyacacağımız seslerden biri de Rox olacak. 21 yaşındaki sanatçı, mükemmel bir ses kalitesine sahip; caz ve soul şarkıları söylemeye uygun, çok güzel ve çarpıcı bir sesi var. Amy Winehouse’a rakip dememin nedeni de bu.

Asıl adı Roxanne Tataei olan bu genç müzisyen, yarı İranlı yarı Jamaikalı. 5 yaşından beri şarkı söylüyor, Joni Mitchell, Lauryn Hill ve Sade’yi en büyük ilham kaynakları olarak görüyor.

Uzun yıllardır müzikle ilgilenmesine karşın, Rox’un ilk dikkat çekişi, ülkemizde de gösterilen “Later… With Jools Holland” adlı müzik programında oldu. (Bu performansı www.thisisrox.com
adresindeki sitede izleyebilirsiniz. Aynı site üzerinden “No Going Back”in adlı ilk single’ın akustik versiyonunu ücretsiz indirmek de olanaklı.)

Rox’un 2010 baharında çıkacak ilk albümünü büyük bir merakla bekliyoruz. Jay-Z ve Lauryn Hill ile kayıtlar yapan çok yetenekli prodüktörlerle çalıştığı bu albümü, Rough Trade etiketiyle yayımlayacak olması da ayrıca önemli. Bilindiği gibi, Rough Trade, artistik özgürlüğe en çok önem veren bağımsız plak şirketlerinden birisi.

(Rox hakkında daha fazla bilgi için link: www.myspace.com/roxmusik )

HURTS: MELANKOLİK ELEKTRO-POP

Yine Manchester’dan bir grup. Vokalde Theo Hutchcraft ile kavye ve gitarda Adam Anderson’dan kurulu ikili, son derece tarz sahibi dış görüntüleri ve melankolik şarkılarıyla 1980’li yılları hatırlatıyor.

Wonderful Life” adlı şarkıya Anton Corbjin’in çektiği siyah beyaz klibi referans gösterip Tears for Fears benzetmesi yapanlar çoğunlukta. (Video için link: www.dailymotion.com/video/xb6veg_hurts-wonderful-life_music )

Ama bana daha çok Depeche Mode’u anımsattılar. Bunda Anton Corbjin faktörü etkili olmuş olabilir. Ancak kanımca, Theo Hutchcraft’ın “Wonderful Life”daki yorumu, Dave Gahan’dan epeyce esinlenmiş.

Hurts elemanları, İtalya’ya yaptıkları bir seyahatte “disco-lento”yu (slow disco) keşfedip yaptıkları müziğe yansıtmışlar. Disco-lento, Avrupa’da popülerleşen Euro-disco’nun, 1980’lerin sonuna doğru gözden düşmesiyle, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde gelişen bir akım. Synth ve elektronik perküsyon aletleriyle yapılan, yavaş tempolu ve duygusal etkisi yoğun müzikleri tanımlamak için kullanılıyor.

>Okuyucu İstekleri

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 24 Ekim 2009

Bu yazının içeriğini, okuyuculardan aldığım e-postalar oluşturdu. Zaman zaman yeni çıkan albümleri sorup, “Neden onu da yazmıyorsunuz?”, “Neden bu albümden hiç söz etmiyorsunuz?” diyorlar.

Öncelikle şunu söylemeliyim; o kadar çok albüm yayınlanıyor ki, hepsini yazmak olanaklı değil. Ancak aralarından ihmal edemeyeceklerimi seçiyorum. Ama bu hafta, okuyucuların sorduğu albümleri yazdım.

PETE YORN & SCARLETT JOHANSSON- BREAK UP

Pete Yorn, bu albüm projesine Scarlett Johansson‘ı katmakla hata etmiş. Çünkü Scarlett’in iyi bir sesi yok ve şarkı söyleyemiyor. Tom Waits şarkılarını seslendirdiği albüm bir felaketti zaten, ama nedendir bilmem ısrarla müzik çalışmalarına devam edeceğini söylüyor. Güzel olan her oyuncunun müzisyen de olabileceği fikrine nasıl varıldı bilmiyorum…

Pete Yorn, şarkılarını yazarken, aklında, Serge Gainsbourg ile Bridget Bardot‘ya benzer bir ikili yaratmak varmış. Düşünmüş kim Bridget Bardot olabilir diye… Ve sinemada onun yerine aday gösterilen Scarlett’i uygun bulmuş. İyi de film çekmiyorsunuz ki, albüm yapıyorsunuz…

Üstelik, Serge ile Bridget arasındaki özel ilişki, Scarlett ile Pete’in arkadaşlık ilişkisinden çok farklı olduğu için, bu albümdeki şarkılarda ruh da yok. Ama albümün iTunes satış listelerinde ilk 10 arasında olmasına bakılırsa, Yorn’un pek de fena bir pazarlama taktiği izlemediğini söylemek mümkün. Scarlet çok ünlü ya, medyada çok haberi çıkıyor.

Keşke, şarkı söylemeyi bilen iyi bir ses bulup, onunla ikili oluştursaydı Pete Yorn… O zaman en azından ortalama bir pop albümü olurdu…

IMOGEN HEAP-ELLIPSE

İngiliz şarkıcı/prodüktör Imogen Heap’in yeni albümü “Ellipse”, elektro pop türünü sevenler için iyi bir seçim olabilir. Aşk, ilişkiler, ayrılık ve doğa temalı şarkılarda, özenli bir prodüksiyon çalışması yapılmış.

Imogen Heap’in çok güçlü ve büyüleyici bir sesi yok; ama kullandığı teknikle bunu aşmanın yolunu bulmuş. Elektronik müziği folk tarzıyla birleştirip, kendine özgü farklı bir yöntem yaratmış. Çoğu zaman fısıldarcasına, usulca söylüyor şarkıları ve melodinin içine kattığı farklı seslerle güçlendiriyor soundu.

Bazı şarkılarda, usta müzisyenler eşlik etmiş Imogen Heap’e. Örneğin, “Canvas” adlı şarkıda akustik gitarı, ünlü Hint kökenli müzisyen Nitin Sawhney çalıyor.

Sakin bir zaman dilimine, sabahın ve akşamın dinginliğine eşlik edebilecek bir albüm “Ellipse”. Bazıları için bu kadar sakinlik sıkıcı olabilir, ama sanatçının önceki çalışmalarını sevenler şüphesiz beğenecektir. Yine de, bana sorarsanız, “Ellipse”in Imogen Heap’in kariyerinde bir dönüm noktası olduğunu söyleyemem…

ARCTIC MONKEYS-HUMBUG

Alternatif rock müziğinin gözde grubu Arctic Monkeys’in 3. stüdyo albümü “Humbug”, oldukça iyi eleştiriler aldı. Çoğu kişi, grubun bu albümle daha olgun bir sound elde ettiğini düşünüyor.

Kanımca, daha önceki albümleriyle kıyaslanırsa, “Humbug” daha sağlam bir altyapıya oturmuş. Bunun önemli bir nedeni, Quens of the Stone Age’den Josh Homme’un da prodüktör olarak bu albüme katkıda bulunması. Fakat bazen, “Crying Lightning”de olduğu gibi, gereksiz gitar sololara girildiğini düşünüyorum…

Bu albüm, The Smiths etkisini daha fazla hissettiriyor. Belki de bu nedenle Humbug’ı öncekilere göre daha dinlenebilir bulduğumu söylemeliyim.

Solist Alex Turner’ın belirgin bir ironi ve espri anlayışıyla aktardığı sosyal hayat gözlemleri ilginç. Morrissey ve Jarvis Cocker’ın şarkı sözlerini sevenleri burdan yakalıyor Arctic Monkeys… Morrissey hayranlarına özellikle “My Propeller”, “Secret Door”, “Cornerstone” ve “Dance Little Liar”ı öneririm.

Bir de, Alex Turner’ın yan projesi “The Last Puppet Shadows”un, grubun müzikal yelpazesinin genişlemesinde epeyce payı olduğu anlaşılıyor. O oluşumdan çok da güzel bir albüm çıkmıştı. Umarım devamı gelir.

Bakalım post-Britpop’da yükselen Arctic Monkeys trendi nereye varacak? NME dergisi, grubu yere göğe koyamayınca, İngiltere Başbakanı Gordon Brown bile her gün Arctic Monkeys dinlediğini söylemişti. Ama sonra da bir soru üzerine hiçbir şarkılarının adını hatırlayamamıştı. Bir grup moda olmaya görsün; o modayı izler görünmek için nasıl da sıraya giriyor insanlar…

Written by zülalk

24 Ekim 2009 at 21:50

>Morrissey’den Yine Sol Kroşe

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 6 Haziran 2009

Alternatif rock’ın şair müzisyeni Morrissey’in 5. stüdyo albümü “Southpaw Grammar”, yeniden düzenlenerek tekrar yayımlandı. 1995 yılında ilk çıktığında farklı tarzı nedeniyle tartışmalara neden olan albüm, özelikle “Boy racer” ve “Dagenham Dave” gibi şarkılarla büyük başarı yakalamıştı.

Albümün tekrar yayımlanmasının nedeni, müziğe yön veren ve gelecek kuşaklara kalacak önemli yapıtlar arasında yer alması. Sony Müzik tarafından başlatılan “Legacy Edition” adlı seriden çıkmasının nedeni de bu.

2009 versiyonu, 1995 tarihli albüme göre bazı farklılıklar gösteriyor. Orijinal albümün kapağında görülen efsanevi boksör Kenny Lane’in yerine, bu kez kapakta Morrissey’in, hayranlarının deyimiyle Moz’un, fotoğrafı var.

Bir diğer yenilik, Morrissey’in kaleme aldığı ve “kendi kendisiyle konuşma” olarak tanımladığı 20 sayfalık yazıyla sunulan albüm kitapçığı. Yeni fotoğraflarla süslenen bu yazı sayesinde, “Southpaw Grammar”ın kaydı sırasında yaşananları ve müzisyenler arasındaki gerilimleri, ilk ağızdan öğrenme olanağı buluyoruz. Üstelik Moz’un şarkı sözleri gibi, bu yazı da tahlil edilmesi gereken satırlarla, metafor ve ironilerle dolu…

Bana göre, Morrissey’in büyüleyici anlatımı bile bezenen bu kitapçık bile, yeni versiyonu almak için başlı başına bir neden. Ama albümün 15. yılını kutlamak için, sadece bunlarla yetinilmemiş. İçerikte de yenilikler yapılarak, 2009 baskısına daha önce yayınlanmamış dört şarkı eklenmiş: “Honey, you know where to find me”, “Fantastic bird”, “You should have been nice to me” ve “Nobody loves us” adlı şarkılar, Southpaw Grammar 2009’un sürprizleri…

DİNLEYİCİLERİ İKİYE BÖLEN ALBÜM

Dinleyicilerin ve eleştirmenlerin birbirinden çok farklı tepkiler gösterdiği albümler vardır; bazılarının çok beğendiğini, bazıları yerden yere vurur. “Southpaw Grammar” bu türe iyi bir örnek oluşturuyor.

Albüm ilk yayımlandığında, Moz hayranları ve eleştirmenler, birbirine taban tabana zıt görüşleri savunan iki kampa ayrılmıştı. İnsanların müziğe yaklaşımı öznel bir değerlendirmeyi gerektirdiğinden, herkesin zevki farklıdır ve bu da doğaldır. Ama yine de, bu albüme haksızlık yapıldığını düşündürecek bazı nedenler var…

Albümü beğenmeyenler, içinde 10 dakikayı aşan iki şarkı var diye, Moz’u kendi egosunu tatmin etmekle suçluyor. Bir şarkının 3-4 dakika ile sınırlandırılması, radyolarda çalınması ve pazarlama açısından gerekli olabilir. Ama uzun olması, o şarkının kötü olduğu anlamına gelmez.

Nitekim, Shostakovich’in 5. Senfonisi’nden sample kullanılan “The Teachers Are Afraid Of Pupils”, 11 dk. 20 sn. sürer ve albümün en güzel parçalarındandır; Pink Floyd’un ünlü şarkısı “Another Brick In the Wall”un öğretmenlerin bakış açısıyla yazılmış halidir bir bakıma…

6 dk. 54 sn. süren “The Operation” ise, baterist Spencer Cobrin’in 2.5 dakikayı bulan solosu ile başlar. Kimileri bunu gereksiz görüp eleştirir… Oysa o davul solo neler anlatır insana? Kişilik değişimine uğrayan eski sevgiliye duyulan öfkenin yansımasıdır o.

Bir grup da, şarkılardaki orkestrasyonu ve sert gitarların kullanıldığı bölümleri abartılı bulur. Çünkü Morrissey’in önceki albümlerinden farklı olarak ‘progresif rock’a kaydığını düşünürler.

Gerçekte, “Southpaw Grammar”ın genel havası, Moz’un o dönemde boks sporuna karşı duyduğu ilgiyi yansıtır. Albümün orijinal kapak fotoğrafı ve adı da bunu ortaya koyuyor. (“Southpaw” sözcüğü, İngilizce’de “solu güçlü boksör” anlamına geliyor. Southpaw Grammar’ın ne olduğunu da şarkı sözlerini duyunca anlıyorsunuz.)

BU ALBÜMLE ÖLÜMSÜZLEŞECEK…

Bu albümün, Morrissey’in önceki solo çalışmalarından farklı olması neden insanları o kadar rahatsız etti, neden müzik dergisi NME‘nin hışmını çekti, bilmiyorum… Bir müzisyen hep birbirine benzeyen şarkılar yazmak zorunda mıdır? Öyleyse, bu yaratıcılığı öldürmez mi? Kulaklar sürekli aynı ritimleri mi duymak ister?

Acaba bu tepkilerin nedeni, Morrissey’in kendisinin de içinden çıktığı işçi sınıfının bakış açısını en çok yansıtan albümü olduğu için miydi? Sert gitarlara, insanın kalp ritmini hızlandıran davullara duyulan öfkenin nedeni bu muydu yoksa?…

Sonuçta bütün bu tartışmalar, albümün daha çok ilgi görmesine katkıda bulundu. Ama “Southpaw Grammar”, bu kadar sansasyon yaratmamış olsaydı da, Morrissey için çok özeldi. Bunu, albüm kitapçığındaki şu sözlerinden de anlamak olanaklı: “Bu albüm insanların ilgisini çekmeye devam edecek mi? Yıllarca, günlerce, saatlerce mi sürecek bu ilgi, yoksa hiç mi ilgilenmeyecekler? Southpaw Grammar, ölüp ebediyete intikal ettiğimde bile beni hayata döndürecek …

Moz’un The Smiths sonrası kariyerinin en başarılı çalışmalarından birisi “Southpaw Grammar”… Ve siz almaya hazırsanız, albümün vereceği çok şey var…

Written by zülalk

06 Haziran 2009 at 21:00

Morrissey, Pink Floyd, Shostakovich, The Smiths kategorisinde yayınlandı

>Morrissey: Yine Aşksız, Yine Yalnız

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 28 Şubat 2009

Morrissey’i son gördüğümde, 2006’nın haziran ayında İstanbul’da Parkorman sahnesindeydi. Smokini ve papyonuyla, çok şık görünüyordu. Konsere başlarken, “Merhaba, Zeki Müren… Morrissey!” dediğinde, onu yakından tanımayanlar ne demek istediğini anlayamamıştı…

Ünlü İngiliz alternatif rock grubu The Smiths’in eski vokalisti Morrissey (yaygın adıyla Moz), müzik dünyasının en şair ruhlu yeteneklerinden birisidir ve şarkı sözlerinde kullandığı çağrışımlarla ünlüdür. Simgeleri öyle yerinde kullanır ki, bir sözcükle bile çok şey anlatır…

Zeki Müren’i anarak, Türkiye’yi “Sanat Güneşi” ile özdeşleştirmiş ve ona olan hayranlığını anlatmıştı. Ama aynı anda da, müzik basınında sürekli tartışılan kendi cinsel kimliğine vurgu yapmıştı…

Moz’u canlı olmasa da, internet üzerinde gördüm geçenlerde… Yüzünde mağrur bir ifadeyle, başını hafif yukarı kaldırmış, kucağında bir bebek tutuyordu. Yeni yayımlanan albümü “Years of Refusal”ın kapak fotoğrafıydı bu. Bebek mutlu görünüyor; ama Moz’un yüzünde, meydan okuyan bir tavır var…

Bazıları, bu fotoğrafın ne anlama geldiğini de kestiremedi… Bunu anlamak için, albümdeki şarkı sözlerine bakmak gerekiyor. Özellikle son şarkı, “I’m OK by Myself”, bunun işaretlerini veriyor. Kendinden memnun olduğunu ve ayakta kalmak için başkalarının ahlaki değerlerine ihtiyaç duymadığını anlatıyor bu şarkıda…

Moz’un, basın mensuplarına, o fotoğrafta photoshop kullanılmadığını, bebeğin de kendisinin olduğunu söylerken, herkesi nasıl şaşırtıp eğlendiğini tahmin edebiliyorum…

Son günlerde müzik dünyasını karıştıran bir başka fotoğrafı daha var Moz’un… “I’m Throwing My Arms Around Paris” adlı ilk single’ın iç kapağında yer alan fotoğrafta, kendisine eşlik eden grup üyeleriyle birlikte çırılçıplak görüyoruz karizmatik müzisyeni… Beş erkek çırılçıplak, sadece cinsel organlarının üzerine birer 45’lik plak kondurulmuş!

Söz konusu Morrissey olunca, bu tür sansasyonel olaylar şaşırtıcı değil tabii. İroniyi sever, kışkırtmayı iyi bilir o… Neyi merak ettiğinizi biliyorum; acaba 50 yaşındaki Moz çıplak nasıl görünüyor? Sanırım Google, bu konudaki merakları giderecektir…

PARİS’İN DUVARLARINA SARILAN ADAM…

Albümden çıkan ilk single, Morrissey’in hayatı boyunca arayıp bulamadığı aşkı anlatıyor. “Aşkın olmadığında kollarımı Paris’e doluyorum. Çünkü bir tek taş ve çelik kabul ediyor aşkımı,” diyerek umutsuzluğunu dile getiriyor.

Başka bir müzisyen söylese, pek de üst düzey bir yaratıcılık gerektirmeyen bu sözler, sıkıcı bulunabilir. Ama rock dünyasında bunu söyleyip komik olmayacak birisi varsa, o da Morrissey’dir. Sesinin büyüsünden midir, yoksa karizmasından mı bilmem; ama, Moz kendisini o isyankar romantizmiyle benimsettirdi herkese…

The Smiths döneminde toplumsal içerikli şarkılara daha çok yönelirken, solo kariyerinde iyice kendine döndü. Aşkı bulamayan yalnız adamın hüznünü, drama dizisi gibi sürdürdü yıllarca… Bunun kaynağı da, elbette kendi özel hayatıydı…

The Smiths’in dağılma sürecinde yaşanan sancılardan sonra tek başına var olma mücadelesi verdi Morrissey. Seksi tamamen dışladığını söylediği dönemlerde cinsel yaşantısıyla ilgili tartışmalar hiç bitmedi. Akolü, uyuşturucuyu reddeden yaşam biçimi ve katı vejetaryenliği nedense hep tepki çekti. Son olarak da, İngiltere’deki göçmenlik konusundaki görüşleri nedeniyle, müzik dergisi NME tarafından ırkçılıkla suçlanıp dava açtı.

Kuralları kendisi koyup kendisi bozan, lafını eğip bükmeden konuşan, güçlü bir kişilik Morrrissey. Böyle olunca da, bazı kesimlerden tepki topluyor.

Bana göre, bu yeni albüm, bütün bu eleştirilere ciddi bir yanıt veriyor. Albüme hareketli bir giriş yaptığı ilk şarkı “Something Is Squeezing My Skull”da, hemen herkesin antidepresan ilaç kullandığı bir toplumda, hissettiği yalnızlığı anlatıyor. Modern dünyada aşkın olmadığını söylüyor ve herhangi bir umut da içermiyor…

Aslında sözlere fazla takılmadan müziğe odaklanabilirseniz, hiç de depresif bir havası yok albümün… Aksine, gitar ağırlıklı enerjik bir rock soundu hakim. Bunun önemli bir nedeni de, prodüktörlüğü, daha önce Bad Religion, Green Day ve The Offspring gibi punk rock gruplarla çalışan Jerry Finn’in üstlenmesi.

Morrissey, “Years of Refusal”ı bugüne kadar yaptığı en iyi albüm olarak tanımlıyor. Ben aynı görüşte değilim; ama en önemli çalışmalarından biri olduğunu kabul ediyorum. Umarım bu son albümü olmaz…

Filter dergisine verdiği röportajda, bir noktada müziği bırakacağını; çünkü çok uzun süre bu işi sürdürmenin, olacakları görme yeteneğinden yoksunluk ve haysiyetsizlik olarak değerlendirileceğini söylemiş…

Morrissey bu; eminim, başarısız olup unutulmaktansa, zirvedeyken ayrılmayı tercih eder… “All You Need Is Me” adlı şarkıda, “Gittiğimde beni özleyeceksiniz,” demesi de bu yüzden…

Written by zülalk

28 Şubat 2009 at 23:06

>Müzikte Büyük Geri Dönüşler Yılı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/3 Ocak 2009

2009, müzik dünyasında büyük birleşmelerin yılı olacak gibi görünüyor. Led Zeppelin’in tam kadro bir araya gelme umudu, Robert Plant “Ben yokum,” deyince suya düştü, ama sevindirici başka birleşme haberleri var.

BLUR VE THE PRODIGY YENİDEN BİR ARADA

Britpop’un en büyük gruplarından Blur, gelecek yaz Londra Hyde Park’ta bir konser vermeye hazırlanıyor. Konser duyurusu öylesine heyecan yarattı ki, biletler tam anlamıyla kapışıldı. 50 bin bilet satışa çıktıktan tam iki dakika sonra tükenince, hemen ikinci bir konser planlandı.

Gitarist Graham Coxon, 2002’de Blur’dan ayrılınca, grubun dağıldığı söylentileri yayılmıştı. Fakat vokalist Damon Albarn, baterist Dave Rowntree ve basçı Alex James yollarına devam edip, 2003’te “Think Tank” adlı albümü çıkardılar. Rowntree ile o yıl Londra’da yaptığım bir röportajda bu dağılma konusunu da sormuştum. Böyle bir şey olmadığını söylüyordu; ama bu albümün sonrasında grup üyeleri, kendi özel projelerine yöneldi.

Bu dönemi müzik açısından en verimli kullanan Damon oldu. Mali’ye gidip yerel müzisyenlerle albüm yaptı; animasyon karakterlerden oluşan ilk elektronik rock grubu Gorillaz ile büyük başarı kazandı; The Good, The Bad and the Queen adlı rock grubunu kurdu; son olarak da “Monkey” adlı bir opera yazdı…

Graham Coxon, kendini solo albüm yapmaya verdi. Küçük bir caz grubuyla çalışmalar yapan Alex James’in peynir üreticiliğine soyunduğu, Rowntree’nin ise parlamentoya girmeyi düşündüğü haberleri geliyordu. Tam bu sırada Blur’un orijinal ekibiyle konser vereceği duyulunca, yüreğimize su serpildi.

Son zamanlarda duyduğum en iyi geri dönüş haberi ise, breakbeat’in unutulmaz üçlüsü The Prodigy’den geldi. Grup, kısa bir süre önce, yeni albümleri “Invaders Must Die”ın, 2009 Mart başında çıkacağını duyurdu. Albümle aynı adı taşıyan ilk single’ı internette dinledim. Yine old school rave ile teknolojinin geliştirdiği dans müziğini buluşturdukları anlaşılıyor.

Bu albümün bir özelliği de, 1997’de yayımladıkları “The Fat of the Land’den sonra grubun üç üyesini (Liam Howlett, Keith Flint ve Maxim Reality) buluşturan ilk çalışma olması. Ayrıca, rock grubu Foo Fighters’dan Dave Grohl ile işbirliği yapmış olmaları da, albüme yönelik merakımızı kamçılıyor.

THE SMITHS VE TAKE THAT İÇİN UMUT VAR

Kesinleşen bu birlikteliklerin yanı sıra, henüz tam olarak netleşmeyen ama olumlu işaretlerini aldıklarımız da var. Bunlardan birisi, gelmiş geçmiş en önemli gruplardan The Smiths!

Sadece 1982-1987 arasında müzik yaptılar ama adeta indie rock’ın alfabesini yazdılar. Synthesizer ağırlıklı new wave akımına karşı gitar temelli rock müziğini öne çıkararak birçok grubu etkilediler. Morrissey, yazdığı çarpıcı şarkı sözleri, olağanüstü güzel sesi ve güçlü kişiliği ile büyük beğeni kazandı.

Gitarist Johnny Marr ile Morrissey’in izlenecek müzikal rota konusundaki sürtüşmeleri artınca, grup, dört stüdyo albümü yaptıktan sonra bir anda dağıldı. 87’den bu yana, hayranları Morrissey’in solo çalışmalarını yakından izlemeyi sürdürse de, The Smiths hiç unutulmadı…

Son gelen haberlere göre, Marr ve Morrissey birkaç aydır görüşüyorlar. Basçı Andy Rourke ve baterist Mike Joyce’u da alıp eski kadroyla yeniden konser verirlerse stadyumlar dolmaz mı? Hele bir de “Meat Is Murder”ı çalarlarsa, muhteşem olmaz mı?

Son iyi haber de, 90’ların sevilen pop grubu Take That hakkında. Grubun Robbie Williams dışındakı dört üyesinin, 2005’den bu yana yeniden bir araya gelip albüm çıkardıklarını biliyoruz.

İngiltere’nin en sevilen müzisyenlerinden Robbie Williams ise, 95’te gruptan ayrıldığından beri çalışmalarını tek başına sürdürüyor. Bugüne kadar yaptığı albümlerle sayısız ödül kazandı, bir gün içinde 1.6 milyon konser bileti satıldığı için Guinness Rekorlar Kitabı’na bile girdi.

Fakat dünya çapında ün ve yığınla para, Robbie Williams’a pek de mutluluk getirmedi. Alkol ve uyuşturucu batağına saplandı genç müzisyen. Los Angeles kliniklerinde tedavi görüp hayata yeniden dönüş yaptı. Bir büyük dönüşü daha Take That’e katılarak yapabileceği söyleniyor. Kendisi de, bunu gerçekten istediğini internet sitesinden duyurdu. Geçmişte kavgalı olduğu vokalist/şarkı yazarı Garry Barlow ile konuşuyorlarmış bir süredir…

Bu arada, Take That’in geçen ay çıkan “Circus” adlı albümü, İngiltere’de tüm zamanların en hızlı satılan ikinci albümü oldu. Şimdi yanlarına Robbie gibi bir yeteneği yeniden alırlarsa, kimse tutamaz onları…

Written by zülalk

03 Ocak 2009 at 22:04

>Piano Magic, Radar Live’ın konuğu!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/12 Mayıs 2007

Radar Live Festivali’ne az kaldı! 29 Haziran-2 Temmuz tarihleri arasında İstanbul Kilyos Solar Beach’te yapılacak festivalde üç ayrı sahnede, 100’e yakın yerli, yabancı grup ve DJ performans sergileyecek. Bunların arasında en heyecanla beklenen gruplardan birisi de, yaptıkları müzik indietronica ve post-punk olarak tanımlanan Piano Magic. 1996 yılında Londra’da kurulan grubun tek sürekli üyesi ve beyni, vokalist/gitarist Glen Johnson. Aynı zamanda şarkı sözlerini de yazan Johnson sorularımı yanıtladı.

Piano Magic, değişik türlerde albümler yapan, hatta aynı albüm içinde bile birbirinden farklı türlerde şarkılara yer veren bir grup. Bunun belli bir amacı var mı?

Bence müzik yaparken en önemli şey, hiçbir önkoşul koymamaktır. Kendi kendinizi önceden, “Ben bunu ya da şunu yapmam” şeklinde sınırlandırırsanız, o zaman tekrar tekrar aynı albümü yapma tehlikesi içindesiniz demektir. Travis’in yaptığı gibi… Açık ki, Travis’in albümlerinin çok satma nedeni de o; çünkü bir tür güvence bu. Ne dinleyeceğinizi önceden bilmek istiyorsanız, Travis albümü; daha maceracıysanız, Piano Magic albümü almalısınız. Biz hiçbir zaman bir albüm yapmadan önce oturup, “Bu albümde reggae ve biraz da heavy metal olacak” demedik. Albüm yapma süreci, tamamen organik bir şekilde kendiliğinden gelişiyor.

Piano Magic’in müziği üzerinde en çok etki yapan grup ya da müzisyenler kimler?

Bu soruyu grubun diğer üyelerine de sormak gerekir ama ben kişisel olarak Felt, The Durutti Column, Dead Can Dance, Disco Inferno, New Order, Joy Division, Dif Juz, 80’lerden 4AD ve Factory Records’u sayabilirim.

Kimi şarkılarınız Brian Eno’yu andırıyor. Müziğinizde adeta hayalet gibi gezinen atmosferik bir hava var. Bunu nasıl yaratıyorsunuz?

Eno’nun ambient tarzındaki çalışmalarını çok seviyoruz ama dediğim gibi, bu organik bir süreç. Müziğimizde doğrudan hislerimizden kaynaklanan ve adlandıramadığımız ruhani bir dokunuş var. Sadece dans ettirmeye yönelik ve dinlenildikten sonra hemen unutulacak türden müzikler yapmak amacında değiliz. İnsanları etkileyecek ve biz ortadan kaybolduktan sonra bile onların hayatında var olmaya devam edecek bir şey yaratmayı istiyoruz. Diğer yandan, benim geçmişe ve eski ilişkilere, yani “hayatımın hayaletleri”ne yönelik pek de sağlıklı olmayan bir tür takıntım var. Bu da, açıkçası, albümlerimizdeki o sözünü ettiğiniz havayı yaratmada etkili oluyor.

Şarkı sözlerinizde çoğunlukla, sona eren aşklar, kendi kendine karşı çıkış, yalnızlık, melankoli, geçmişe ve geleceğe karşı duyulan korku gibi konuları ele alıyorsunuz. Bunun özel bir nedeni var mı?

Bazı müzisyenlerin şarkı yazarken mutluluktan çok etkilendiğine eminim. Fakat ben mutluyken sadece mutlu olmaya odaklanıyorum. Ancak eğer iyi hissetmiyorsam, o zaman kalemi kağıdı alıp bir şeyler yazıyorum ve peşimi bırakmayan o hayatımın hayaletlerinden kurtulmaya çalışıyorum. Tarihe bakacak olursanız, bu aslında birçok besteci için de böyle olmuştur. Eminim, hiç kimse Piano Magic’in “Wake Up Boo” versiyonunu duymak istemez!

Sizi modern hayat konusunda en çok dehşete düşüren şey ne?

İnsanların birbirine saygı göstermesi konusunda çok duyarlıyım. Fakat öyle görünüyor ki, insanlar farklılıklar karşısında konuşup anlaşmak yerine şiddete başvurmayı seçiyorlar. Dünya çok kirli, çirkin, depresif, gürültülü, vahşi ve çok pahalı. Burada farklı bir şey söylemediğimi biliyorum, ama sorduğunuz için bunları anlatıyorum. Fakat beni yanlış anlamayın; bütün gün oturup yaşlı bir adam gibi her şeyden yakınmıyorum… Aslında hayır, aynen öyle yapıyorum!

Şarkı sözleriniz üzerinde etkisi olan herhangi bir şair var mı?

Şair? Morrissey. Eğer müzisyen olmayan şair demek istiyorsanız, aslında çok fazla okumadığımı itiraf etmek zorundayım. Bukowski, Brautigan, Kerouac ve Hamsun’un dışına pek çıkmıyorum. Onların da yazdıklarım üzerinde gerçekten etkili olduklarını söyleyemem. En büyük ilham kaynağım kuşkusuz kendi hayatım. Korkunç bir nostalji düşkünüyüm; daima geçmişteki şeylere dönüp neyin neden yanlış gittiğine bakıyorum.

Şarkılarınızda sık sık yağmur sözcüğü geçiyor. “Disaffected” adlı şarkınızda da, yağmurun sizi mutlu ettiğini söylüyorsunuz. Nedeni bu mu?

Yağmur yağdığında herkes kaçarken ben dışarı çıkıp içine dalarım. Öyle güzel, arındırıcı ve yaşam dolu ki! Ayrıca sokakları sakinleştirmesine de bayılıyorum. Sessizliği çok seviyorum.

Yakında “Part Monster” adlı yeni albümünüz çıkıyor. Bu albümün belli bir konsepti var mı?

“Part Monster”, “Incurable” adlı şarkımızın bir uzantısı aslında. Toplum dışına itilenin içinde bulunduğu kötü durumu ele alıyor. Doktorlar bile ona ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlar. Bir bakıma da, benim Joseph Merrick’e (19. yüzyılda yaşamış, genetik sorunları nedeniyle fiziksel görünümü aşırı derecede bozuk olan olan ünlü kişi) merakımdan kaynaklanıyor. Görünümünün korkunçluğuna karşın, etrafındakiler tarafından kendisine öyle büyük merhamet gösterilmiş ki, Whtechapel Hastanesi’ne kabul edilmiş. “Part Monster” gerçekte, bir türlü baş edemediğimiz o iç karartıcı tarafımızı konu alıyor. Hepimizin böyle bir tarafı var…

Son 10 yılda müzikal kariyerinize bakınca, sizi müzik yapmaya yönelten temel etken ne?

Duramayız ki, bu bizim kanımızda, kemiklerimizde olan bir şey. Ben, sevdiğim grupların çoğu ortadan kalktığı sırada, kendi plak koleksiyonumdaki boşluğu doldurmak için bu grubu kurdum. 1992’den sonra bana göre heyecan verici pek bir şey olmadı. Yalnızca Björk ve Aphex Twin beni memnun ediyor. Yani sınırları zorlayıp farklı bir şeyler yapmaya çalışan ama aynı zamanda ulaşılıp anlaşılabilir olanlar. Fakat son dönemdeki itici gücüm, müzik yapmaya olan sevgim. Bana bir ay kadar kısa bir süre öncesinde bile İstanbul’da çalacağımızı söyleseydiniz, size inanmazdım. Bana göre bu grup, harika insanlarla tanışmak ve normalde göremeyeceğimiz birçok şeyi görmek için muhteşem yerlere davet edilmemizi sağlayan bir araç. Bundan hiç vazgeçebilir miyim?

Sizi “Chomsky Akıllılar” olarak tanımlayabilir miyim? (Bunu soruyorum. Çünkü “The Canadian Brought Us Snow” adlı şarkılarında Noam Chomsky’ye atıf yaoan bu yönde bir ifade var.)

Kesinlikle hayır. Biz dahi değiliz! Biz sadece dürüst, alçakgönüllü ve pek de iyi eğitimli olmayan romantikleriz. 1 Temmuz’da İstanbul’da görüşmek umuduyla! (Glen Johnson bunu söylerken gülüyor, yanıta da ben de gülüyorum. Çünkü Johnson, roman yazabilecek kadar yetenekli ve oldukça iyi eğitimli, gerçek bir sanatçı.)

Written by zülalk

13 Mayıs 2007 at 20:11