Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘müzik endüstrisi’ Category

>Spotify, müzik endüstrisini kurtarır mı?

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/21 Kasım 2009

İnternet çağında MP3 dönemi yaşıyoruz. Ben, hâlâ CD’lere fiziksel olarak sahip olup arşivlemeyi sevsem de, şu bir gerçek ki, CD formatı öldü.

Artık insanlar albüm değil, tek tek şarkı alıyor; daha da kötüsü, almıyor yasadışı sitelerden indiriyor… Bu durumda Radiohead, Rush gibi kimi gruplar da bir daha albüm yapmayacaklarını, sadece şarkı yayınlayacaklarını açıklıyor…

Yasadışı paylaşım sitelerinden yediği darbeyle çöküşün eşiğine gelen müzik endüstrisini ne kurtatır? Bizde bu soruna çare olabilecek etkili bir yöntem henüz bulunamadı, ama dünya bugünlerde Spotify’ı konuşuyor.

iTunes’un kullanıma sunulduğu 2003’ten bu yana gündeme gelen en devrimci sistem olarak nitelenen Spotify, geçen yıl Martin Lorentzon ve Daniel Ek adlı iki İsveçli tarafından başlatıldı.

SİSTEM NASIL ÇALIŞIYOR?

Bilgisayar ve mobil cihazlarda müzik dinlenmesine olanak sağlayan sistem kısaca şöyle çalışıyor: İnternetten bedava Spotify uygulamasını bilgisayarınıza yüklüyorsunuz. İki tür üyelik var ve ikisi de sadece yüklenen uygulama ile birlikte çalışıyor:

1-Sistemi bilgisayarınızda kullanacaksanız stream (Wi-Fi ya da 3G üzerinden internet yayını) ücretsiz ve sınırsız. Ancak şarkı aralarına reklam alınıyor.

2-Eğer Spotify’ı cep telefonunuzda (3G’li olması gerek) kullanmak istiyorsanız, ayda yaklaşık 10 euro verip Premium uygulamasına abone oluyorsunuz. Üyelik ücretini ödemeyi keserseniz, sistem kullanılamıyor; ama tekrar ödemeye başlarsanız, şarkılar aynen telefonunuza geri geliyor.

Ayrıca, Premium üyeliğe geçenler, Spotify’ı internete bağlanmadan da bilgisayarda ve cep telefonunda kullanabiliyor. Offline mode denilen bu durumda, 3333 şarkı reklam yayını olmadan dinlenilebiliyor.

NEDEN TUTTU?

Bu sistemin arkasındaki düşünce şu: 20. yüzyıl satış mantığı değişti. Artık insanların önce parasını alıp sonra satış yapamazsınız. Çünkü ilk önce aldıkları hizmeti ya da ürünü denemeleri gerek. Bu nedenle, müziği internette stream formatında bedava dinlemelerine olanak sağlanmalı.

Bu stratejinin Spotify modelinde başarıyla uygulandığı görülüyor. Yapılan bir araştırmaya göre, bu sistemi kullanananların yüzde 80’i mobil modele yöneliyor. Artık hemen herkesin cep telefonu var ve çoğu kişi, ücretli de olsa, Spotify’ı cep telefonunda kullanmayı tercih ediyor.

Tüketicinin bu eğilimini iyi saptayan Spotify, sadece iPhone için değil, Android ve BlackBerry için de uygulamalar geliştirmiş. Yani tek bir yere bağlanmadan, herkesle çalışıyorlar.

Spotify’ın Avrupa’da başarılı olmasını sağlayan en önemli neden, plak şirketleri ile yayın hakları konusunda anlaşma sağlanması. Büyük plak şirketlerinin bu sistemden hoşlanmasının nedeni ise, Spotify hisselerinin yüzde 18’ini daha önceden satın almış olmaları…

Ancak Spotify’ın iki modeli de (bedava ve ücretli) şu anda İngiltere ve Kuzey Avrupa’da erişilebilir durumda olmasına karşın, henüz telif hakları sorunu çözülemediğinden Amerika’da görüşmeler sürüyor.

SPOTIFY, iTUNES’U ÖLDÜRÜR MÜ?

Yasal Napster” olarak tanımlanan Spotify, yayın hakları konusundaki engelleri aşarsa, iTunes’un sonunu getirecek gibi gözüküyor. Çünkü iTunes’da CD fiyatına alıyorsunuz müziği. Oysa milyonlarca şarkının yer aldığı Spotify, ayda bir CD fiyatına binlerce şarkı dinleme olanağı sunuyor.

Sistemde parçaların kopyalanmasını ve paylaşımını engelleyen özellikler var; ancak kullanıcının istediğinde istediği şarkıya yüksek bit oranlarında ulaşabilmesi çok önemli. Böylece, cihazların belleğinde şarkı taşınmasına ve yasadışı MP3 indirilmesine de gerek kalmıyor.

Ülkemizde de bugüne kadar aylık üyelik üzerinden çalışan müzik siteleri denendi ama pek başarılı olmadı. Spotify ise, kullanıcılara mobil kullanımda kolaylıklar sunduğu için tercih ediliyor.

Sistemin şu anda Avrupa’da 8 milyon abonesinin bulunduğu bildiriliyor. 3G uygulamasının başlamasıyla, Spotify, gerçekten korsana karşı bir çare olabilir…

Ama şunu da belirtmek gerekir ki; bu sistemde bağımsızlara ve büyük plak şirketlerine farklı muamele söz konusu. Bağımsızlara ön ödeme yapılmıyor, stream başına sabit bir ödeme belirlenmiyor, sadece belli bir reklam geliri söz konusu oluyor. Ayrıca herhangi bir plak şirketiyle anlaşması olmayanlara sistemde yer verilmiyor. Dinleyici açısından en kötü yanı bu kanımca…

Sonuç olarak, bütün bu yenilikler, müziğin geleceğini çok etkileyecek. Çünkü eskiden, bir albüm satıldıktan sonra dinlenmese bile, bu plak şirketlerini ilgilendirmiyordu. Oysa Spotify gibi bir sistemde artık önemli olan, şarkının ne kadar dinlendiği… Asıl rekabet şimdi başlıyor!

Written by zülalk

22 Kasım 2009 at 09:29

iTunes, müzik endüstrisi, Radiohead, Rush, Spotify kategorisinde yayınlandı

>Müziğin geleceği, Geleceğin müziği

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 17 Ekim 2009

Geçtiğimiz günlerde Washington’daki Georgetown Üniversitesi’nde müzik sektörü için çok önemli konuların ele alındığı bir zirve yapıldı.

Kâr amacı gütmeyen “Future of Music Coalition” adlı örgüt tarafından düzenlenen toplantı, tam bir beyin fırtınası etkinliğiydi. Üç gün devam eden zirveye ben şahsen katılmadım fakat internet üzerinden yapılan webcast yayınları takip ettim.

Etkinlik kapsamında düzenlenen panellerde, çok sayıda müzisyen, yapımcı, radyo programcısı, yazar ve müzik eleştirmeni, konuşmacı olarak yer aldı. Konuşulan konular da, doğal olarak, teknoloji ile müzik sektörü arasındaki ilişki ve gelecekte müzisyenlerin izlemesi gereken stratejiler üzerinde yoğunlaştı.

Yapılan tartışmaların hepsini bu yazıya sığdırmak olanaklı değil; ama özellikle önem verdiğim iki konuya değinmek istiyorum.

MÜZİK YAYINLARI NASIL OLMALI?

Zirvenin en ilginç etkinliği, “Müzik Yayıncılığının Geleceği” konulu toplantıydı. Katılımcılar arasında, Chicago Tribune’ün müzik eleştirmeni Greg Kot, internetten yayın yapan müzik dergisi Pitchfork’un Yayın Yönetmeni Scott Plagenhoef, URB dergisinin kurucusu Raymond Leon Loker, Washington Post yazarı David Malitz ve Amerikan kamu radyosu NPR’ın müzik eleştirmeni Tom Moon gibi saygın isimler vardı.

Tartışılan sorular arasında en önemlisi şu oldu:

Dijital devrimin müziğin üretim ve dağıtımını tamamen değiştirdiği, ayrıca gazetecilik yöntemleri üzerinde de tartışma başlattığı bir dönemde, medyanın müziğe ve sanatçılara destek verebilmesi için yayınlarda nasıl bir yöntem izlenmeli?

Sektör açısından hayati bir soruydu bu… Bu konuda Raymond Leon Loker’ın yaptığı bir yorum, panelin gidişatını değiştirdi. “Artık içerik kral değil; yeni kral dinleyici,” şeklinde bir yorumda bulundu Loker…

URB’ün yüzeysel içeriğini bildiğim için hiç şaşırmadım bu görüşe… Müzik analizlerine gerek kalmadığını, popüler kültürde öne çıkan haberlerin yeterli olduğunu; çünkü okuyucunun bunu istediğini savunuyordu Loker…

Bu görüşe en vurucu yanıtlar, Tom Moon ve Greg Kot’tan geldi. Moon’a göre, “Müziğin anlaşılması için içerik odaklı yayın şarttır. Fakat sorun şu ki, bugün birçok eleştirmen ve yazar müziğe olan merakını kaybetmiş durumda…

Panele damgasını vuransa, Kot’un şu sözleriydi: “Eğer, bu sektöre, yazar ya da müzisyen olarak yaptığınız işi ticari bir meta haline dönüştürmek amacıyla girdiyseniz, yanlış yoldasınız demektir. Ben, hem yazmayı hem de müziği çok sevdiğim için müzik eleştirmeni oldum. İyi müzik yazarlığının üç temel unsuru vardır: Eğitmek, aydınlatmak ve eğlendirmek.

Moon ve Kot kuşkusuz haklı. Çünkü içerik kaygısı duymadan sadece ticari amaçla yapılan içi boş yayınlar, müziğe destek değil köstek olur. Kanımca buradaki esas mesele, bir denge kurmak; yani son teknolojiyi kullanıp popüler kültürden haberleri hızla verirken, aynı zamanda yaptığınız yayında estetik bir değer yaratabilmek…

Şunu da belirtmek gerekir ki, içeriği zenginleştirmek yani analiz yapabilmek için gerekli bilgi birikimine sahip olmak, müzik konusunda heyecan duymak ve araştırmaya zaman ayırmak gerekir.

Bugün bu özelliklere sahip kaç müzik yazarı var? Kaç yayın yönetmeni bu yönde yayın yapmaya istekli? Yayınlardaki içerik yoksunluğunun suçunu teknolojiye ve dinleyiciye yüklemek yerine, bunları konuşmak lazım…

SANATÇININ İZLEYECEĞİ STRATEJİ

Üzerinde durmak istediğim diğer başlık, sanatçıların başarı kazanmak için izlemesi gereken yöntemle ilgili.

Bu konu, Wired dergisi yazarı Elliot Van Buskirk’ün, menajerlik firması Courtyard Management‘ın ortaklarından Brian Message ile yaptığı söyleşide ele alındı. (Courtyard Management, Radiohead, Supergrass gibi grupların menajerliğini üstlenen bir firma ve müzik sektöründe sanatçı haklarının korunması için yapılan çalışmalarda aktif rol oynuyor.)

Message, konuşmasında sanatçılara bazı önerilerde bulundu. Söylediklerini maddeler halinde sıralarsam, iyi bir özet olabilir:

1. Sanatçının tek hedefi satış olamaz. Bugün bir müzisyenin hayranları ile kurduğu ilişki, daha önce hiç olmadığı kadar önemli bir hale geldi.

2. Bir sanatçının, Myspace, Facebook ya da Twitter gibi sitelerde edindiği “arkadaş” sayısının çokluğu önemli değildir. Önemli olan, o insanlar arasında ne kadarının sanatçıyı gerçekten izlediği ve gönülden bağlı hayran (engaged fan) statüsünde olduğudur.

3. Bu nedenle esas olan, hayranlar ile saygı-güven ilişkisinin kurulmasıdır.

4. Bunun yolu da, sanatçının hayranları ile arasında duygusal bağ yaratacak eserler üretmesinden geçer. Eskiden beri bildiğimiz türden kültürel bir ilişkidir bu.

5. Bütün bunları başarmak için de ilk şart, yapılan işi iyi yapmaktır.

Umarım herkes bu öerilerden faydalanır…

Written by zülalk

18 Ekim 2009 at 09:37

müzik endüstrisi, Radiohead, Supergrass kategorisinde yayınlandı

>"Milyoner Müzisyenler Dönemi Sona Eriyor"

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 1 Ağustos 2009

Geçenlerde Moby’nin yeni çıkan albümü “Wait for Me” hakkında bir yazı yazmıştım. Plak şirketinden “Kendisiyle telefonda röportaj yapmak ister misin?” diye aradıklarında aklıma birçok soru geldi.

Ama bu albümün esin kaynağı, David Lynch’in yaratıcılığın ticari baskıdan kurtarılması hakkında yaptığı bir konuşma olduğu için, Moby’le daha çok sanatsal özgürlüğün boyutlarını konuştum.

Herkes, albümdeki hüznün nedenini soruyor. Ben onu değil ama, “İyi yazarlar yazar, büyük yazarlarsa bildiklerini yazar,” sözüne katılıyor musunuz diye soracağım…
İlginç bir söz… Ben sadece kendi adıma konuşabilirim tabii. Hissetmediğim duyguları anlatan müzikler yapmam çok zor olurdu.
Yeni albümün oldukça hüzünlü olduğu doğru. Fakat bu, benim depresif bir insan olduğum anlamına gelmez. Hayatımda iyi günler de var, kötü günler de… Ama bu albüm bir şekilde böyle hüzünlü oldu.

Albümdeki şarkıları yazmanın dışında prodüksiyonu da üstlendiniz. Bütün bu süreç içinde sanatsal özgürlüğü tam anlamıyla hissettiniz mi?
Bunu bir noktaya kadar her albümde hissettim. Ama 5 yıl önce bağlı olduğum plak şirketi birden büyük bir şirkete dahil olmuştu. O dönemde bir baskı vardı. Daha ticari bir albüm yapmamı istemişlerdi. Sonuçta ortaya “Hotel” çıktı. Kötü bir albüm değil ama favorilerimden biri de değil. O süreçte iyice anladım ki, büyük stüdyolarda yapılan ticari albümlerden pek hoşlanmıyorum. Ben, albümün sanatsal yönüne odaklanıp, ticari tarafını kendi haline bırakmak istiyorum.

PUNK TAVRINI KORUMA ÇABASI

David Lynch, 2000’de New York’ta Cow Parade için yaptığı inek heykeli beğenilmeyip reddedilince, “Benim ineğim güzel olmayabilir ama benim için güzel,” demişti. Kendiniz dışında başka kimsenin beğenmediği bir albüm yapmış olsanız, aynı şeyi söyler miydiniz?
Söylerdim. 1996’da “Animal Rights” adlı bir albüm yaptım. Bildiğim kadarıyla, o albümü seven tek insan benim. İlk yayınlandığında çok kötü eleştiriler aldı ve satmadı. Fakat ben hâlâ seviyorum. Çünkü bana göre ilginç bir albüm.

Yaptığınız seçimlerle bazı dinleyicileri yabancılaştırmaktan çekindiğiniz oluyor mu?
Eski punk rock günlerimde insanların kafasını karıştırmaktan hoşlandığım bir dönem vardı. Artık sadece sevdiğim müziği yapmak istiyorum. Eğer insanlar müziğimi beğeniyorsa bu harika. Ama hoşlanmıyorlarsa, herhalde sevebilecekleri başka albümler vardır.

Çoğu kişi başarılı olmak için müzik yapıyor. Sizin başarı tanımınız ne?
Çok basit bir başarı tanımım var: Dürüstçe istediğim müziği yapmak ve başkalarının da o müziği sevmesi… Beni yeni albüm yapmaya motive eden şey de bu. Alexander Solzhenitsyn ve Flannery O’Connor gibi saygın yazarlar, sanatçılar, hayatları boyunca her günü çalışarak geçirdiler. Ben de yaşadığım her gün çalışırsam, çok seveceğim albümler yapma şansımı arttırmış olurum diye düşünüyorum.

“Shot in the Back of the Head” adlı enstümantal parçayı ilk single olarak yayımlamak hiç ticari olmayan bir tavır. Bu defa neden bir hit çıkarma ihtiyacı duymadınız?
Albümü kendi plak şirketimden yayımladığım için, radyoda çalınmayacak bir single olsun istedim. David Lynch de bu parçaya televizyonlarda gösterilmeyecek türden bir video yaptı. Sanırım benim punk tavrımı koruma ve kendimi mutlu etme yöntemim bu…

İNSANIN MÜZİKLE KURDUĞU DUYGUSAL BAĞ DEĞİŞMEDİ

Albüm çok satsın diye müzisyenler genellikle ünlü isimlerle çalışır. Siz bu defa tersini yaptınız. Önceden planlanmış pazarlama taktiklerini bir yana bırakmış gibisiniz…
Sevdiğim müziği Shania Twain’le yapabiliyor olsaydım, o zaman onunla çalışırdım. Ama bunu New York’ta burlesk yıldızı olan bir arkadaşımla yapabildiğim için onunla çalışıyorum. Aslında albümü kiminle, nasıl ve nerede yaptığımı çok da fazla düşünmüyorum; benim için önemli olan tek şey, sonuçta ortaya çıkan müzik hakkındaki hislerim…

Geçmişte müziğinizin reklamlarda kullanılmasına izin verdiğiniz için epey eleştirildiniz. Belki müziği duyurmak için etkili bir yol, ama sistemi kullandığınız sürece o da sizi kullanıyor…
Doğrusunu söylemek gerekirse, içimde yaşattığım o eski punk rockçı, büyük ticari kuruluşlara para vermektense her zaman onlardan para almanın daha akıllıca olduğunu düşündü…

Müzik endüstrisinin çöküşe girdiği günümüzde sistemi değiştirip neyin popüler olacağına marketin değil, dinleyicinin karar vermesi sağlanabilir mi?
Bence son değişiklikler müziği çok daha iyi bir yöne çekti. Artık bu işten çok fazla para kazanma şansı kalmayınca, birçok insan para yerine müzik odaklı kararlar alıyor. Bu çok sağlıklı. Milyoner müzisyenler dönemi bitiyor. Ben bencilim ve müzisyenlerin sadece içtenliği yansıtan albümler yapmasını istiyorum. Çünkü Top 40 listesinde yer alsın diye yapılan bir albüm, bana katkıda bulunmuyor. Duyguları işin içine katarak yapılan albümler hayatımızı zenginleştiriyor.

Peki, insanlar müziğe hâlâ anılarda yaşayacak bir deneyim gibi değer veriyor mu?
Müzik, insan hayatında her an var olabilme özelliğine sahip. İnsanlar ağlarken, sevişirken, dans ederken, bilgisayarda çalışırken, evlilik ve hatta cenaze törenlerinde müzik dinliyor. Müziğin yapım ve dağıtım yöntemi bugün artık çok farklı; ama bana göre, insanların onunla kurduğu duygusal bağ hiç değişmedi.

Sizin duygusal bağ kurduğunuz ve “ebedi refakatçim” diyebileceğiniz şarkı hangisi?
Nick Drake’den “Northern Sky”…

Written by zülalk

01 Ağustos 2009 at 21:15

David Lynch, müzik endüstrisi, Moby, Nick Drake, Shania Twain kategorisinde yayınlandı

>Dijital Çağda Müzik

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 28 Mart 2009

Bu hafta New York’tan müzik haberleri vereceğim. Günümüz müziğine yön veren en önemli kentlerden birisi olduğu için, New York’ta olup bitenleri izlemek gerekiyor.

Hip-hop’ın, punk rock’ın doğduğu bu kentte, birbiri ardına sürekli yeni gruplar çıkıyor, eğilimler belirleniyor…

Fakat müzik alanında öncülüğünü sürdürse de, son yıllarda bu sektörde yaşanan bazı gelişmeler, bu kenti de önemli ölçüde etkiledi.

New York’un merkezi Manhattan, özellikle müzik mağazalarıyla ünlüydü. Kimisi içinde ne ararsanız bulabileceğiniz bir süpermarket kadar büyüktü; kimisi belli müzik türlerine odaklanmıştı. Bazılarında bağımsız plak şirketlerinden çıkan, hiç kimsenin adını bile duymadığı albümler satılırdı.

Bu mağazalarda saatlerce zaman geçirirdi müzik tutkunları… Albümlerin satın alınmadan önce dinlenebildiği, yeni sanatçıların ya da grupların keşfedildiği yerlerdi buralar…

Ama, görüldüğü gibi, bu satırları geçmiş zaman kipiyle yazıyorum. Çünkü müzikseverler, son birkaç yıldır müziğin başkentinde bile bu zevkten mahrum kalmaya başladı. Müzik mağazaları birer birer kapanıyor… Önce bağımsız sanatçılara ağırlık verenler zincir vurdu kapıya… Ardından diğerleri geldi…

Times Meydanı’ndaki ünlü Virgin Megastore mağazasının girişinde bugünlerde bir duyuru asılı: “Kapanış Ucuzluğu”… Neredeyse bu meydanla özdeşleşen, gençlerin buluşma yeri olarak kullandığı, kocaman bir müzik market, gelişmelere direnemeyip bu ay elveda diyor.

Aynı zincirin Union Meydanı’ndaki mağazası ise, mayıs ya da haziran ayında kapanacak.

Bazı mağazaların kapısında da, iPod için dijital şarkı yüklendiğini duyuran bir yazı var. Dijital müzik çağında, modern insanın vazgeçilmezlerinden biri olarak günlük yaşama giren MP3 çalar gerçeğinin vardığı son nokta bu.

Artık CD almak yerine, MP3 satın alıyor insanlar. Bu gidişata ayak uydurmak zorunda kalan müzik mağazaları da, MP3 formatında şarkı satıyor…

MÜZİK SEKTÖRÜ VE PİYASA KOŞULLARI

Birkaç yıl önce kapanan New York’un en büyük müzik mağazalarından Tower Records ise, sadece internet sitesi üzerinden satış yapıyor. Tüm bunların nedeni, CD satışlarındaki büyük düşüş…

Bir yandan internete girebilen herkesin müziğe daha hızlı ve daha kolay ulaşabilmesi söz konusu… Çağın baş döndürücü hızına uygun bir gelişme kuşkusuz. Ama bir yandan da, içinde uzun saatler geçirip, dış dünyadan bir süreliğine kaçabildiğimiz, birçok kişi için bir tür sığınak işlevi gören müzik mağazaları yok oluyor…

Onların yerine belki de bundan sonra hamburgerciler açılır… İnsanoğlu yemeye hiç ara vermeyecek nasılsa…

Yine de 2000’li yıllar, yalnızca müzik dünyasında her şeyi alt üst eden bu kasırgalarla anılmayacak. Yaratıcılık, tarihin bu döneminde de sesini duyurmak için yeni yöntemler geliştirip çıkış yolu arıyor…

Larger-than-life rock star” denilen, kitleleri peşinden sürükleyen görkemli rock yıldızları dönemi artık sona erdi. Kimse, yeni bir John Lennon çıkmasını da beklemiyor… Kimse, Madonna gibi hırstan ne yapacağına şaşırıp, 50’sinde bile çıplak pozlar vermeyi sürdüren yeni megastarlar arayışında değil…

Bu gerçekleri göz önünde bulundurursanız, bir sanatçı olarak milyonlarca albüm satmasanız da, stadyum konserleri vermeseniz de, mutlu olabilmeniz olanaklı.

Bunun için de öncelikle, sanat ve piyasa koşulları ilişkisini sorgulamak gerekli. Tüm sanat dallarını ilgilendiren bu değerlendirme, CD satışı kriterinin ortadan kalkmasıyla müzik sektöründe belki de çok daha sağlıklı bir şekilde yapılabilecek…

Daha küçük ama sadık bir izleyici kitlesi” işin temeli. Bu nedenle, yeni sesleri duymak isteyenler blogları takip edecek, pazarlama yöntemlerine değil sanata odaklanılacak ve daha ufak salonlarda daha çok konser verilecek…

Gelecek yazılarda, bu konserlerde gördüğüm ilginç gruplardan söz edeceğim. Onlara ulaşmak bu çağda bir “tık” meselesi!

Written by zülalk

29 Mart 2009 at 13:44

John Lennon, Madonna, müzik endüstrisi kategorisinde yayınlandı

>Müzik Sektörü Çökerken…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 21 Şubat 2009

Rock and roll öldü mü?” Sürekli tarışılan bir sorudur bu… Kimisi “öldü” der, kimisi “Rock’n roll hep var olacak,” fikrini savunur. Ben, rock ’n’ roll’un öldüğüne değil, form değiştirdiğine inananlardanım.

Ama geçenlerde bu konuda okuduğum bir röportajda, benim de katıldığım düşünceleri dile getirip, “Rock ’n’ roll öldü,” diyen bir yoruma rastladım.

Sözünü ettiğim röportaj, Amerikan Şarkı Yazarları Birliği’nin Başkanı Rick Carnes ile yapılmış olduğu için ayrıca ilginç. Dünya müzik endüstrisini yönlendiren bir ülkede, önemli bir konumdaki bir kişi böyle söylüyorsa, üzerinde durmak gerekir.

Carnes’ın savunduğu düşünce şöyle: “Rock müziğin cazibesinin bir nedeni de, herkes tarafından çalınabilmesidir. Bu müzik, amatörler tarafından yazılıp, diğer müzik türlerinin gerektirdiği yıllarca süren zorlu bir eğitime sahip olmayan gençler tarafından çalınabilir. Ne yazık ki, mükemmel bir ‘ticari’ müzik olmasının nedeni de budur.

Para kazanıp ailesine yardım etmek zorunda olmayan çocuklar bulunur ve hiçbir yetişkinin imzalamayacağı sözleşmeler imzalatılır. Böylece plak şirketleri, o sözleşmelerin sonuna kadar gençlerin haklarını sömürür.

Sözleşme sonunda iş, koşulları yeniden görüşmeye gelince de, onların yerine yeni bir grup bulunur. Burada müziğin kolaylığı, büyük plak şirketlerinin müzisyenleri geçici işçi gibi değerlendirmesinin yolunu açıyor.

Umarım ki, günümüzde bu sistemin çöküşüyle, sonunda yıkıcı ticari rotasından çıkan müzik, olması gereken yola girecektir.”

Rick Carnes, rock and roll’un ölüşünü böyle açıklıyor. Aslında rock müziğin tür olarak öldüğünü değil, büyük plak şirketleri tarafından dayatılan sistemin sona erdiğini söylüyor…

Bunun en iyi tarafı, aradan büyük plak şirketleri çıkınca, albüm fiyatlarının düşmesi… Sonuçta bu şirketler, artık geçmişte kazandıkları astronomik paralardan yoksun kalıyor. Fakat onların cebinden çıkan para, tam müzisyenlerin ve halkın cebine girecekken, bir başka bela ile boğuşuyor müzik dünyası: İnternet üzerinden yasadışı müzik indirme…

YASADIŞI MÜZİK İNDİRMEK HIRSIZLIKTIR

Son yıllarda, teknolojik gelişmelerin etkisiyle, müzik sektöründe çok önemli değişiklikler yaşandı. Bugün artık birçok müzisyen, internet sitelerinde kendi tanıtımını kendisi yapıyor, hayranlarıyla doğrudan iletişim kuruyor…

Müziğin dijitalize olmasıyla, albümler internet üzerinden indirilebilir hale geldi. Bu durumda, albüm çıkarmak için büyük plak şirketleriyle sözleşme imzalamak, müzisyenler için hayati derecede önemli değil. Kendi seslerini duyurabilecekleri, internet gibi eşsiz bir platform var.

Fakat internet bu eşsiz olanağı sağlarken, bir yandan da büyük bir haksızlığa ortam yaratıyor. Şarkıların yasadışı bir şekilde, hiçbir ücret ödemeden indirilmesi, müzik sektörüne öldürücü bir darbe indiriyor. Bu yüzden, hayatlarını albüm satışlarından elde ettikleri telif haklarıyla kazanan şarkı yazarları, bugünlerde işsiz…

Şarkıcılar, çıktıkları ekstralar ve reklamlardan para kazanırken, onların söylediği şarkıları yazanlar, albüm satışı da olmayınca, ciddi şekilde mağdur oluyor.

Çevremde çoğu kişinin, para ödeyip albüm almak yerine, sanal ortamda yasal olmayan dosya paylaşım siteleri üzerinden müziğe ulaştığını üzülerek izliyorum… Bu davranışlarına gerekçe olarak, albümlerin, özellikle yurtdışından ithal edilenlerin, çok pahalı olmasını gösteriyorlar. Yaptıklarının bir mağazadan CD çalmakla eşdeğer olduğunu söylediğinizde, “Herkes yapıyor, ben yapmasam ne değişir,” sözlerine sığınıp, kirlenmeye kılıf uyduruyorlar…

Kapitalizmin toplumda yarattığı yozlaşma, bedavacılığı kışkırtıp, her türlü etik değeri altüst ediyor… “Birileri banka soyuyor diye sen de mi soyacaksın?” diye sorduğunuzda, “Aynı şey değil,” diyorlar; ama farkını da açıklayamıyorlar. Oysa korsan yazılımlarla sanat ürünlerinin kopyalanmasının hırsızlık olduğu çok açık…

Bu yazdıklarım kimilerine ağır gelebilir; evi zor geçindiren insanların müziğe para ayıramadığını söyleyebilirler. Hiçbir gerekçe, bu tür bir keyfi hırsızlığı haklı kılmaz. Ben, Türkiye’de kendilerini yavaş yavaş öldüren sigara için daima para bulan insanların, isterlerse kültürel ürünler için de para bulabileceklerine inanıyorum…

İnternet gibi, hayatımıza hız, eşitlik ve özgürlük getiren büyük bir platformu böyle yasadışı işlere alet etmeyelim. Müziği seviyorsak ve daha kaliteli müzik dinlemek istiyorsak, sanatçıların haklarını yemeyelim. Albümlerin uzun çalışmaların ürünü olan sanat yapıtları olduğunu unutmayalım ve nasıl her şeye para ödeyip sahip oluyorsak, albümleri de satın alalım. Dijital olarak almak istiyorsak, yasal müzik sitelerinden yararlanalım.

Tabii bu arada, asıl söylenmesi gerekeni de unutmayalım: İnternet Veri Merkezi (IDC)’nin son araştırmalarına göre, Türkiye’de korsan yazılım kullanma oranı, % 65’e çıktı. Türkiye Cumhuriyeti, bir hukuk devletiyse, sanat eserlerine yönelik bu yasadışı faaliyetlerin üzerine gitmek ve etkili yasal yaptırımlar uygulamak zorundadır. Aksi halde, bunlar da, yapanın yanına kâr kalacak hukuksuzluklardan biri olacaktır…

Written by zülalk

21 Şubat 2009 at 22:01

müzik endüstrisi, rock'n roll kategorisinde yayınlandı

>Müzik Endüstrisi Sarsılırken…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 26 Ocak 2008

2000’li yıllar, ilerde tarihçiler tarafından müzik endüstrisinde büyük değişimlerin yaşandığı yıllar olarak anılacak. İnternetin artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmesi ve müziğin dijital ortamda dinleyicilere ulaşması, sektörü derinden etkiledi. Müzisyenler, her fırsatta dertlerini anlatmaya çalışıyorlar, ama olup bitenleri tekrar tekrar gündeme getirmekte yarar var.

MÜZİĞİN DİJİTAL MACERASI

Son yıllarda yaşanan en önemli değişikliklerden birisi, müziğin internetteki dosya paylaşım siteleri aracılığıyla ücretsiz dolaşımının sağlanması. Bu, dinleyicinin müziğe erişimini kolaylaştırıyor, fakat bir yandan da müziği yaratanları büyük bir sorunla karşı karşıya getiriyor. Özellikle Türkiye gibi gelir düzeyinin düşük olduğu ülkelerde artık kimse müziğe ulaşmak için para ödemeye yanaşmıyor. Çünkü internet, yasal olmayan bir şekilde bedava şarkı indirilebilen sitelerle dolu. Öyle ki, artık birkaç yıl önce sokak kaldırımlarında neredeyse adım başı gördüğümüz kopya CD’lere de pek rastlamıyoruz. Çünkü CD’lerin de dönemi geçiyor, müzik dijital olarak tüm sınırları aşıyor, dünyanın bir ucundan diğerine ücretsiz iletebiliyor.

Müzik şirketleri ise, bu durum karşısında korsanla mücadele için çeşitli yöntemler geliştiriyor. Örneğin, Amerika’nın dev müzik firması Universal’ın 2006 yılında kendi kataloğundaki sanatçıların şarkılarını ve videolarını Amerika ve Kanada’da internetten bedava yayınlamak üzere, reklam gelirlerine dayanan SpiralFrog adlı internet sitesiyle sözleşme imzalaması büyük olay olmuştu. Bu siteden indirilen dosyalar CD’ye aktarılamıyor, iPod’la değil ama Microsoft’la uyumlu. Bunun gibi yöntemler denenmesine karşın, yine de korsanın önüne bir türlü geçilemiyor.

Bütün bu gelişmeler sonucunda, şu anda müzik endüstrisinde tam bir kaos yaşanıyor. Albümler satmıyor, plak şirketleri tanınmayan sanatçılara albüm yapma riskini göze alamıyor, ancak popüler müzisyenlerin ilgi görebileceği düşünülen çalışmaları albüm olarak yayınlanıyor. Sonuçta, yeni yetenekler için ve hatta tanınmış sanatçılar da olsa, risk almayı gerektiren, deneysel çalışmalar için kapılar kapanıyor. Tamamen piyasa koşullarına odaklanan bu üretim de, müzikteki kaliteyi düşürdükçe düşürüyor.

Bunlar olurken, aynı anda bir başka gelişme daha yaşanıyor. İlginçtir; yaratıcı çalışmalar yapmak ve adını duyurmak isteyen müzisyenlerin can simidi olan bu gelişme, yine internetle olanaklı hale geldi. MySpace adlı sitede hiçbir ücret ödemeden kendinize ait bir sayfa düzenliyor ve şarkılarınızı, videolarınızı yayınlıyorsunuz. Şimdiye kadar bu yolla büyük üne kavuşanlar oldu. İngiltere’de listelerden düşmeyen Arctic Monkeys, Lily Allen gerçek birer MySpace yıldızı. Plak şirketlerinin de gezinerek patlama yapabilecek isimler aradıkları bunun gibi siteler, aynı zamanda ünlü sanatçıların yeni yetenekleri keşfetmelerinin de yolunu açarak ilginç işbirliklerine zemin hazırlıyor. Örneğin, modern müziğin önde gelen ismi Moby, yakında çıkacak son albümü “Last Night”ın ilk single’ı “Alice” adlı şarkıda rap yapan Jamaikalı Aynzli’yi MySpace’deki şarkılarını dinleyerek keşfetmiş.

Bu siteden bu kadar çok söz edince, şu ilginç bilgiyi de eklemek gerek: MySpace’in sahibi ünlü medya devi Rupert Murdoch… Murdoch’un 2005 yılında neden 580 milyon dolar ödeyip MySpace’i aldığı epeyce tartışılmış, her yeri reklamla dolu olan sitenin cazipliği ortada olsa da, bu alımın arkasındaki temel etkenin MTV’ye rakip bir platform oluşturmak olduğu iddia edilmişti. İnternetteki bilgilere göre, 18 Aralık 2007 itibarıyla bu siteye 300 milyonu aşkın üyelik olduğunu göz önünde bulundurursak, özellikle gençlere ulaşmayı hedefleyen Murdoch’un hesaplarını sağlam yaptığı ortada.

PLAK ŞİRKETLERİ NE OLACAK? MÜZİSYENLER NASIL AYAKTA KALACAK?

Yazının bu aşamasında aklınıza şu sorular gelebilir: “Peki, albüm satamayan plak şirketleri ne yapacak? Şarkıları internette bedava dağıtılan müzisyenler nasıl para kazanacak?” Plak şirketleri, tüm dünyada çok ciddi bir darboğazın içinde. Kriz öylesine derin ki, işten çıkarma ve masrafları kısma gibi yöntemlerle atlatılacak gibi değil. Geçtiğimiz yıl, Radiohead ve Prince gibi büyük isimlerin isyan bayrağını çekip albümlerini kendi yöntemleriyle dağıtmaya başlaması da, plak şirketlerinin varlığının sorgulanmasına neden oldu. Radiohead, son albümü “In Rainbows”un MP3 versiyonunu kendi internet sitesinde “istediğin kadar öde” esasına dayalı olarak satınca kızılca kıyamet koptu. Pek çok kişinin bu yöntemin başarılı olmayacağını öngörmesine karşın, grubun, plak şirketini ve prodüksiyon masraflarını aradan çıkaran bu yöntemle, önceki albümlerinin satışına yakın bir gelir elde ettiği belirtiliyor. Bu tür yöntemlerin, diğer gruplara da esin kaynağı olacağını söylemek yanlış olmaz. Öyle görünüyor ki, plak şirketleri, dijital platformdaki gelirlerini artırmaya çalışacak ve daha çok menajerlik ile konser organizasyonu gibi hizmetlere yönelecek.

Müzisyenlerin durumu ise çok daha zor. MySpace, YouTube gibi çeşitli platformları kullanarak ilgi çekebilenler şanslı. Albüm çıkaramayanlar ya da albümlerden para kazanma olanağı olmayanlar, konserlere ağırlık vermeye çalışacak. Tabii içinde yaşadığımız dönemin bir başka gerçeği de, dev konserler döneminin sona erişi. Belki hiçbir zaman yeni bir Led Zeppelin de çıkmayacak. Indie rock’ın beğenilen temsilcileri Interpol ya da TV On the Radio gibi gruplar, belki hiçbir zaman milyonlarca albüm satamayacaklar ve stadyumlarda konserler vermeyecekler, ama daha küçük salonlarda daha çok konser vererek varlıklarını sürdürecekler. Ne yazık ki, ülkemizdeki müzisyenlerin durumu, Telif Hakları Yasası’ndaki eksiklikler nedeniyle daha da vahim. Eğer müziği gerçekten seviyorsak ve kaliteli müzik dinlemek istiyorsak, müzisyenleri destekleyelim, gerekli yasal düzenlemeleri yaparak korsanlığı önleyelim!

Written by zülalk

27 Ocak 2008 at 10:11