Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘My Bloody Valentine’ Category

>Vitrindeki Albümler 29:

with 4 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 1 Ağustos 2010

PAUL WELLER-Wake Up the Nation (Island Records)

Britanya’nın en önemli müzik ödüllerinden Mercury’nin bu yılki adayları arasında “The Modfather”ın yeni albümü de var. 70’lerin sonunda İngiltere’de mod akımını yeniden canlandıran en önemli isimdi Paul Weller. Efsanevi punk rock grubu The Jam’in vokalist ve gitaristi olarak ünlendi; 90’dan bu yana da solo kariyerini başarıyla sürdürüyor.

Mercury’nin 20’li 30’lu yaşlardaki genç adaylarının arasında onu görmek şaşırtıcı değil. The Jam’i de, ondan sonra kurduğu The Style Council’i de en parlak dönemlerinde bırakıp hep farklı müzikal arayışlara yöneldi Weller.

Bu arayışını solo çalışmalarında ve en son 2008 albümü “22 Dreams”de bir dereceye kadar tatmin etti. 10. solo albümü “Wake Up the Nation” ise, Weller’ı bu açıdan en fazla memnun eden çalışma olsa gerek.

Toplam 40 dakika süren albümdeki 16 şarkı, bazen saykedelik, bazen romantik, bazen de The Jam’i hatırlatacak kadar dinamik. 2 ve 3 dakikalık kısa parçalarla, rock’tan, pop’a, soul ve R & B’den caz’a, funk’tan folk’a kadar tam bir müzikal maceraya girişen Weller, ilginç bir şekilde albümde bütünlüklü bir sound yaratmayı başarmış.

Albümün en önemli özelliklerinden birisi, The Jam’in eski üyesi basçı Bruce Foxton’un 1982’den bu yana ilk kez Weller’la ortak bir çalışma yapması. Foxton’ın eşini, Weller’ın da babasını kaybettiği süreçte bir araya gelip eski soğukluğu unutmuş iki eski dost.

İlginç bir bilgi de, bu Weller’ın bu albümde, daha öhce hiç denemediği bir yöntemi uygulamış olması. Kayıtlara başlamadan önce hazırda Paul Weller’ın herhangi bir bestesi yokmuş. Ama daha önce de beraber çalıştığı ve bu albümün de prodüktörlüğünü birlikte yürüttüğü Simon Dine‘ın kendisine yolladığı bazı kısa parçalar ona ilham kaynağı olmuş ve bu şekilde stüdyoya girmişler. Şarkı sözlerini de son anda, melodilere ve daha çok ses uyumuna göre belirlenmiş. Yani bir şekilde şarkılar kendi yolunu kendisi bulmuş.

Albüme katkıda bulunan önemli isimlerden birisi de, My Bloody Valentine‘dan Kevin Shields. Shields, “7 & 3 is the Strikers Name” adlı şarkıya gitarıyla eşlik ediyor.

“Wake Up the Nation”, Mercury’yi alabilecek mi 7 Eylül’de göreceğiz. Ama şu kesin ki, bu albüm 52 yaşındaki Paul Weller’ın hâlâ ne kadar yaratıcı olduğunun iyi bir kanıtı. The Modfather’da daha çok iş var!

Reklamlar

Written by zülalk

01 Ağustos 2010 at 20:56

>New York’tan Alternatif Gruplar

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 4 Nisan 2009

Geçen hafta New York’tan konser izlenimlerimi anlatacağımı söylemiştim. Bu kentteki konserlerde son dönemde dikkat çeken bazı gelişmeler şöyle:

1. Artık konserlere daha fazla dinleyici çekebilmek için, aynı gecede birkaç grup ya da müzisyen performans gösteriyor. Tek bir grubun konserine bilet alıyorsunuz; ama biliyorsunuz ki, en az iki ya da üç grup dinleyeceksiniz.

Büyük grupların konserlerinde ön grupların çalması zaten alışılmış bir durum. Fakat artık gruplar arasında sahnenin hazırlanması sırasında, yerel DJ’ler performans sergiliyor. Böylece hem beklerken sıkılmıyorsunuz, hem de yeni bir müzisyen tanımış oluyorsunuz.

2. Bu nedenle, en fazla iki saat süreceğini düşündüğünüz konserler, artık 3-3,5 saatten önce bitmiyor.

3. New York’ta konser biletlerinin çoğu, hala çıktığı hafta tamamen tükeniyor. Eskiden de böyleydi; ama kanımca, ekonomik krize karşın durumda değişiklik olmamasının nedeni, birinci maddedeki gelişme… İnsanlar ödedikleri paranın karşılığını fazlasıyla alacaklarını düşünüyor.

LES SAVY FAV

Bu yazıda ilk olarak, Les Savy Fav grubunun konserinden söz edeceğim. Bu ismi henüz duymamış olabilirsiniz; ama art punk’tan hoşlanıyorsanız, bir an önce dinlemenizi öneririm.
( http://www.lessavyfav.com )

Beş müzisyenden oluşan grup, New York deneysel hardcore rock sahnesinin en ilginç müzisyenlerinden Tim Harrington liderliğinde kuruldu. Geçenlerde Brooklyn Masonic Temple’da verdikleri konsere giderken, sıra dışı bir gece yaşayacağımı tahmin etmiştim. Fakat salonda gördüklerimden sonra şaşırmadığımı söyleyemem…

Harrington’ın dinleyiciler ile ilginç diyaloglara girdiğini, sahneden kalabalığın arasına atladığını, değişik kostümler giydiğini duymuştum. Bunların hepsini o gece de yaptı…

Üzerinde penye askılı kadın geceliği ve başında bone ile çıktı sahneye… Ayakkabıları, sakalı ve her yerinden fışkıran kılları ile oluşturduğu tezat görülmeye değerdi. Boneyi çıkarınca taktığı uzun peruk çıktı meydana… Onu da atınca, kel başı göründü.

İlerleyen dakikalarda gecelikten de kurtulup iç çamaşırı ile kaldı… Kocaman göbeği ile kendini ordan oraya atan, seyircilerin arasına dalan bir adam düşünün…

Kendisi ile bu kadar barışık bir insan zor bulunur. Bir gün önce baba olduğu için enerjisi de iyice artmıştı Harrington’ın. Her zamanki gibi hem güldürdü, hem coşturdu, hem de grubuyla enfes bir müzik ziyafeti sundu.

Harrington, sahneyi birbirine katarken diğer grup üyelerinin sanki hiçbir şey olmamış gibi son derece sakin bir havada çalışı da bir başka tezat…

Konserin sonuna doğru grup sahneye tekrar geldiğinde tüm elemanlar pijama giymişti. Ama tüm konseri benzersiz bir şova dönüştürüp tek başına sırtlayan, sesiyle, bedeniyle, tüm benliğiyle kendisini ortaya koyan Tim Harrington…

Yaptıkları o denli içten ki, dinlerken saygı duymamak elde değil. O gece Kyp Malone’un (TV on the Radio) da aralarında bulunduğu dinleyicilerin hissettiği de buydu…

FRANCIS AND THE LIGHTS

Prince sever misiniz? Yanıtınız “evet” ise, hemen şu adrese girin: http://www.francisandthelights.com

Ve orada “A Modern Promise” adlı şarkının videosunu izleyin. Gördügünüz gibi artık yeni bir Prince’imiz var! Evet, ne dediğimin farkındayım; efsane müzisyen Prince’den bahsediyorum.

Les Savy Fav’in konserinde ön grup olarak çaldı Francis and the Lights. Vokalist Francis, sahneye çıkar çıkmaz müthiş karizmasıyla odak noktası oldu. Siyah frak giymiş, saçlarını The Cure’dan Robert Smith gibi taramıştı… Ama dikkat çeken sadece görüntüsü değildi; sesi ve karakteristik dansıyla büyüledi herkesi.

Bir ölçü Phil Collins, bir ölçü Roy Orbison ve üç ölçü de Prince olarak anlatılabiliriz Francis’i. Çok geniş bir ses aralığına sahip ve insanı hayrete düşürecek kadar yetenekli.

80’lerin pop’unu, funk ve soul müzik ile mükemmel bir uyumla buluşturan gurubun, gelecekte çok ünleneceğini düşünüyorum. Les Savy Fav’den çok farklı bir müzikleri var ama en az onlar kadar etkileyiciler.

Grubun sitesinde özellikle Kanye West’in “Can’t Tell Me Nothing” adlı şarkısına yaptıkları cover’ı dinlemeyi ihmal etmeyin.

LONGWAVE

Brooklyn’de yaşayan dört müzisyenden kurulu Long Wave, New York’ta canlı dinleme olanağı bulduğum indie rock gruplarlardan biri.

Geçen yıl “Secrets Are Sinister” adlı dördüncü albümlerini yayınladılar. Television, Radiohead ve My Bloody Valentine’ı hatırlatan bir tarzları var. Konserlerinde dinleyicilerin eşlik etmesine olanak veren, akılda kalıcı melodik şarkılarıyla ünlüler. Shoegaze tarzını sevenler için iyi bir alternatif olabilir. ( http://www.longwavetheband.com )

Written by zülalk

05 Nisan 2009 at 09:58