Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Phonem By Miller’ Category

>Vitrindeki Albümler 55:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 30 Ocak 2011

BRITISH SEA POWER-Valhalla Dancehall (Rough Trade)

Alternatif rock’ın başarılı gruplarından British Sea Power (BSP), 2008’de Mercury adayı olan “Do You Like Rock Music?” adlı çalışmasıyla, o yılın en iyi albümler listelerinde yer almıştı. Hemen ardından 2009’da “Man of Aran” belgeseline tamamen enstrümantal soundtrack albümü yaptılar. Şimdi de yılın ilk ayında yepyeni bir albümle tekrar gündemdeler.

Özellikle entelektüel şarkı sözlerindeki çarpıcı anlatım ile Pixies ve Joy Division’ı hatırlatan müzikleri nedeniyle her zaman ilgiyle takip ettiğim gruplardan biri oldu BSP. İki yıl önce de, Phonem by Miller kapsamında İstanbul’daki dinamik canlı performanslarına tanık oldum.

BSP, farklı sesleri denemeye eğilimli olduğu için, her albümlerini heyecanla bekliyorum. Bu dördüncü albümde de yine siren gibi çalan gitarlar ve bomba gibi perküsyonlar var; ancak sounda yeni bir şey eklenmemiş, fazla şaşırtıcı ses deneyleri yok.

Yanlış anlaşılmasın; elbette BSP yeni ses arayışlarından vazgeçmiş değil. Yine doğal olarak kaydedilen veya synthesizer yardımıyla elde edilen hayvan seslerinden yararlanılmış ama BSP’yi tanıyanlar bilir; bunlar, onlar söz konusu olduğunda artık alışılmış bir durum.

Gitarı öne çıkarıp stadyumları coşturacak nitelikte Arcade Fire’ı hatırlatan hızlı parçalar (Who’s in Control, We Are Sound, Thin Black Sail); pop sounduna daha yakın synth ağırlıklı şarkılar (Living Is So Easy, Georgie Ray, Heavy Water) ve atmosferik, post-rock türü parçalar (Luna, Cleaning out the Rooms, Baby, Once More Now) arasında bölünmüş albüm.

Başka bir gruptan konuşuyor olsaydık, bu albümün deneysellik sınırlarını zorladığını söyleyebilirdim. Ama BSP’ı düşündüğümde, kısa bir tanımlamayla, sound olarak iyi bir bileşim yansıtan, tipik bir BSP albümü diyebilirim.

Benim en çok beğendiğim iki şarkıdan birisi, synth ağırlıklı gotik sounduyla Joy Division’ı anımsatan “Mongk II” ve Ray Bradbury ile George Orwell‘in ilk isimlerinden oluşan adıyla dikkat çeken muhteşem balad “Georgie Ray“. Albümün en deneysel soundlu iki şarkısı da bunlar.

Grup üyelerinin açıkladığına göre, şarkıların esin kaynakları, eski Playboy dergileri, nüfus kontrolü, Dadaist sanatçı Kurt Schwitters, doğa, “Fransız Hitchcock”u denilen Henri-Georges Clouzot. Tek başına bu bilgi bile albüme olan merakı artırıyor! Indie rock sevenlerin bu merakın peşinden gitmelerini öneriyorum.

Written by zülalk

30 Ocak 2011 at 16:48

>"AT OLMAK İSTİYORUM!"

with 3 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 25 Ekim 2010

Yenilikçi ve genç müzikleri sekiz yıldır İstanbul’a taşıyan Phonem By Miller etkinliği, bu yıl çarpıcı bir açılış yaptı.

Cumartesi gecesi İKSV binasındaki Salon’un sahnesinde deneysel rock’ın önemli gruplarından Liars vardı.

Birçok kişi yaptıkları müziği dans-punk diye nitelendirse de, bence istedikleri müziği hiçbir sınır tanımadan yaptıkları için en uygun tanımlama deneysel rock.

Angus Andrew (vokal ve gitar), Julian Gross (davul) ve Aaron Hemphill’den (vurmalı çalgılar, gitar ve synth) kurulu Liars’ın bugüne kadar yaptığı her şey sıra dışı. Bir albümden diğerine değişen soundlar, bir cümle uzunluğunda şarkı isimleri, kimi zaman minimalist kimi zaman sofistike CD tasarımları ve elbette vahşi gitarlarla ses deneylerini buluşturan müzikleri, onları diğerlerinden belirgin şekilde ayırıyor.

ÜRKÜTÜCÜ AMA EĞLENDİRİCİ

Gece 23:15’te sahneye çıktı Liars ekibi. Bu arada yeri gelmişken bir noktaya değinmek isterim. Neden Türkiye’de bu tip konserler yurtdışında olduğu gibi 20:30 ya da 21:00’de başlamıyor? 23:15’te sahneye çıkan bir grup yaklaşık iki saat çalınca, dinleyicinin İstanbul trafiğinde eve dönmesi gece saat 2’yi buluyor. Liars’dan önce ön grup olarak Türkiye’den Ayyuka çaldı ama onlar da sahneye 22:00’de çıktı. Üstelik bu durum hafta içi etkinliklerde bile aynı. Organizatörler, konserlerin saatini biraz öne almayı düşünürler umarım.

Angus Andrew, sahnede sergilediği çılgın tavırlarıyla ünlü. “Acaba bunu şovun bir parçası olarak mı yapıyor?” diye merak ediyordum. Ancak canlı gördükten sonra kararımı verdim; onlar sahnedeyken her şey kendiliğinden gelişiyor.

Angus, adeta yaramaz çocukları andıran bir edayla sahnede o kadar kontrolsüzce geziniyor ki, bir ara davulu düşürdü, bira şişesine çarpıp zemine bira döktü, gitaristin bacağına dolandı. Bazen çok ciddi gözükerek, bazen kurnazca gülümseyerek kalabalığı etkilemesini de çok iyi biliyor. Grubun diğer elemanlarının sadece enstrümanlarını çalmakla ilgilendiğini düşünürseniz, Liars’ın ürkütücü ama eğlendirici müziğini ancak böyle bir vokalist sunabilirdi.

YALNIZLAŞAN İNSAN

Üstelik o müzikle neler anlattıkları da belli. Yeni albümleri “Sisterworld”, son yıllarda Amerika’ya pompalanan mantıksız iyimserliğe bir tepki olarak ortaya çıkmış. Müziğin, çevrelerinde gelişen dünyadan kopma noktasında alternatif bir dünya yarattığını söylüyor Liars. Genişleyen nüfus ve gelişen iletişim teknolojilerine karşın giderek yalnızlaşan insanın kurduğu yeni bir dünya bu…

Böyle bir düşünceden yola çıkan bir grubun müziği elbette agresif olacaktır. Bunu anlatmasını sağlayacak en iyi müzik türü de tabii ki punk’dır.

Bazıları Liars’ı fazla uçuk bulur. Ancak bis sırasında çaldıkları “Broken Witch”de Angus’un neden “At olmak istiyorum” diye bağırdığını anlamak için onları biraz tanımak lazım. Savaşlarla kana bulanan dünyada insanlığından utanıp at olmak isteyen birinin çığlığıdır o…

Yaklaşık iki saatlik konserde hem “Sisterworld”den hem de önceki çalışmalarından şarkılar çaldı Liars. Sahne mükemmel bir şekilde kaotik, müzik doyurucuydu.

Gecenin sonunda insanlar at olmak istediğini haykırıyordu. Bundan daha fantastik konser olur mu?

(Fotoğraflar: Zülal Kalkandelen)

Written by zülalk

25 Ekim 2010 at 18:31

Liars, Phonem By Miller kategorisinde yayınlandı

>"Çeşitlilik Hayatı İlginç Kılıyor"

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/8 Kasım 2008

British Sea Power İstanbul’da

Bugün Phonem By Miller’ın son günü. İstanbul’da sekiz gündür süren etkinliğin kapanışında önemli bir performans var. İngiltere’nin en başarılı alternatif rock gruplarından British Sea Power (BSP), bu gece Beyoğlu’ndaki Studio Live sahnesinde olacak.

Bu yılın başında üçüncü albümünü yayımlayan BSP, doğadan, hayvanlardan, sanattan, tarihten ilham alan ilginç bir grup. Nitekim grubun adı da tarih kitaplarından çıkma.

Entelektüel şarkı sözleri çarpıcı; canlı performansları sıra dışı… Melodik müzikleri sık sık The Pixies ve Joy Division‘a benzetiliyor. Siren gibi çalan gitarlar ile bomba gibi patlayan perküsyonun öne çıktığı şarkılarda böyle bir benzerlik var gerçekten. Fakat Joy Division’a en karakteristik özelliğini veren Ian Curtis‘in sert, güçlü vokali ile BSP’ın yumuşak vokalleri arasında bir benzerlik yok tabii…

Yan ve kardeşi Hamilton ile, üniversite arkadaşları Noble ve Wood’dan kurulu BSP, yenilikleri denemekten hiç çekinmiyor. Farklı seslere meraklılar, röportajlarda verdikleri esprili yanıtlarla dikkat çekiyorlar. British Sea Power’ı konser öncesinde daha yakından tanımak için sorularımızı solist/gitarist Yan’a yönelttik.

Yeni albümünüz “Do You Like Rock Music?” müzik dünyasının en prestijli ödüllerinden Mercury’ye aday gösterildi. Daha önce de David Bowie’nin övgüleriyle karşılaştınız. Bowie tarafından övülmek mi daha iyi yoksa Mercury adaylığı mı?

David Bowie’yi severim. En favori şarkılarımdan bazıları ona ait. Ama Bowie birçok kişiyi övüyor… Mercury’ye aday gösterilince en azından yemeğe götürüyorlar, ki Bowie bunu yapmış değil. Aslında zor bir seçim. İkisi de çok güzel.

Müziğinizin ne kadar “İngiliz” olduğu konuşulur hep. Oysa grup olarak Doğu Avrupa kültüründen etkilendiğiniz açık. Bütün grup üyelerinin o kültüre karşı ilgisi var mı?

Evet, var. Bu ilgi, Martin (Noble) ile Hamilton’ın sırtlarında gitarlarıyla, Çek Cumhuriyeti’nin dağlarını aşıp, nehirlerinde bot gezileri yapmalarıyla başladı. Tarihle olduğu kadar, o bölgenin doğasıyla da ilgili bu… Oralarda ormanlar daha derin.

“Waving Flags” adlı şarkınızda Britanya’ya gelen Polonyalılara, Çeklere, Doğu’da yetişip Batı’ya göç edenlere hoş geldiniz diyorsunuz. Ne gibi tepkiler aldınız bu şarkıya?

Müthiş olumlu. Ama şu da var ki, bizim hayranlarımız bilgili ve zeki genellikle…

Son albümünüzü Kanada, Çek Cumhuriyeti ve İngiltere’de kaydettiniz. Farklı kültürel atmosferlerde çalışmanın avantajları oldu mu?

Çek Cumhuriyeti’ndeyken hava 20 derecedeydi ama Kanada’da -20 dereceyi buldu. Böylece albümün sıcaklık farkına dayanıklılığı test edilmiş olduğundan, her türlü hava koşulunda dinlenebileceğini biliyoruz. Asıl önemlisi, ilginç bir macera yaşadık, farklı aksanları duyduk ve değişik yemekler yedik. Bir Çek vatandaşı, bizim için kocaman bir kedi balığı yakaladı. Ben vejetaryenim ama yine de hoş bir davranıştı. Ayrıca evden uzakta olmak, insanın algılarını daha hassaslaştırıyor.

Birçok toplumda çokkültürlülüğe karşı olumsuz yaklaşımların yaygınlaştığı bir dönemde siz farklılıklara açık davranıyorsunuz…

Aslında bana göre insanlar çoğunlukla dostluk yanlısı ve açık görüşlü; temel konularda da çok farklı değiller. Bence insanlardan daha çok medya dar görüşlü. Ben çokkültürlü bir toplumda yaşamaktan dolayı mutluyum. Çeşitlilik hayatı daha ilginç kılıyor.

Şarkılarınız normal olarak rock müzikle pek bağdaştırılmayan konularla ilgili. Felsefenizi doğa ile teknoloji arasındaki hassas ilişkiden aldığınız şeklinde bir yorum okumuştum. Katılıyor musunuz buna?

Evet, bazı şarkılarda böyle. Zeki gazeteciler olduğunu bilmek güzel! Hassas bir ilişki var ama bence birisi diğerine karşı değil. Doğayı da teknolojiyi de seviyorum ve doğayı olağanüstü gelişmiş bir teknoloji olarak görüyorum.

Albüm kaydı sırasında farklı ses elde etmek için bir piyanoyu merdivenlerden yuvarladığınızı duydum. Nasıl oldu bu?

Napolyon döneminden kalma bir kalede çalışıyorduk ve bodrum katta eski, kırık bir piyano bulduk. Her zaman bir piyanoyu merdivenlerden aşağı itmek istemiştim. Piyano düşerken parçalara ayrılan tahtalar ve metaller merdivenlere çarparak müthiş bir ses çıkardı! (Kaydedilen bu ses, “Atom” adlı şarkıda kullanıldı.)

Londra’da Tate Modern’in bir projesi var. Müzisyenleri müzeye davet ediyorlar ve sergileri dolaştıktan sonra ilham aldıkları bir eseri seçip onun üzerine bir şarkı yapmalarını istiyorlar. Böyle bir projeye katılsanız, sizi etkileyecek sanat eseri ne olurdu?

Emin değilim… Sanırım şair, yazar ve bahçe tasarımcısı Ian Hamilton Finlay’in İskoçya’daki bahçesini seçerdim. En sevdiğim sanatçılardan birisidir; imajları, fiziksel objeleri ve sözcükleri çok ilginç ve anlamlı bir şekilde bir araya getiriyor.

Bu yaz Londra’da Doğa Tarihi Müzesi’nde bir konser verdiniz. O etkileyici atmosferde, devasa dinozor fosillerinin arasında çalmak nasıl bir histi?

Bizim için doğal bir yerdi. Brontosaurus iskeletinin yanında çalacaktık ama iskeletin titreşimlerden yıkılacağını düşündüler! Biz çalarken insanlar soyu tükenen kuşların bulunduğu bir koridordan geçip, ender görülen çekimlerin bulunduğu videoları izlediler. Hayvanların kendisi rock müzik!

Written by zülalk

08 Kasım 2008 at 19:59

>Phonem By Miller Dolu Dolu!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/1 Kasım 2008

Tamirane… Dirty… Dogz Star… Bunlar, alternatif ve deneysel müzik dinleyicilerinin gelecek sekiz gün boyunca İstanbul’da sık sık ziyaret edeceği alt-kültür mekânlarından bazıları. Bunların yanı sıra, aynı hafta içinde Otto Santral, Studio Live ve Babylon gibi daha iyi bilinenlere de uğrayacağız. Çünkü İstanbul’da Phonem By Miller zamanı!

Bir anlamda, müzikteki yeni arayışlara meraklı olanların, rock, indie-pop, folk ve elektronik müziğin yaratıcı gruplarını dinlemek için sabırsızlananların bayramı bu…

Phonem By Miller’a konuk olan müzisyenlerin hitap ettiği kitle, tahmin edileceği gibi sınırlı. Adı üstünde alternatif! Ana akıma dahil müzisyenlerin çalışmalarını izlemek kolaydır; ne yapsalar medyada haber olur, şarkıları her yerde çalar; istemeseniz bile bir yerlerde duyarsınız onları. Ama deneysel müzik çalışmalarını izlemek için, her zaman fazladan çaba göstermeniz gerekir. Müzik marketlerde bu türde müzik yapanların albümleri bulunmaz; gazeteler, dergiler ve televizyonlar bu türe pek yer vermez…

Neyse ki internet var da, ilgilenenler siber dünyanın altını üstüne getirerek yeniliklerden haberdar oluyor. Böyle bir ortamda son yılların birçok yenilikçi ismini ülkemize getirerek canlı dinlememizi sağlayan Phonem By Miller’ın değeri gerçekten büyük. Organizasyonda emeği geçenlere teşekkür edip, Phonem By Miller’ın 6. yaşını kutluyoruz.

Gelelim bu yılın konuklarına…


BU YILIN KONUKLARI

Dün gece Otto Santral’de açılışı yapılan Phonem By Miller, bu gece iki ayrı mekânda devam ediyor. İkisi de saat 11’de başlayacak etkinliklerin birisi, Santral İstanbul’daki Tamirane’de “Retro-Disco-Beats” başlığı altındaki Sonny J performansı. Sonny J, alternatif dans müziğinin son dönemde en iyi çıkış yapan DJ/prodüktörlerinden.

Beyoğlu’ndaki Dirty’nin konuğu da, Sonny J gibi İngiltere’den: Henüz 21 yaşında olmasına karşın dans müziği camiasında adını duyurmayı başaran Foamo. Ne yazık ki, birisi Eyüp’te diğeri Beyoğlu’nda olduğu için, Sonny J ile Foamo arasında tercih yapmak gerekecek. Bu durumda, Motown, rock’n’roll ve disco’yu günümüzün dans ritimleriyle ustalıkla bir araya getiren Sonny J, daha fazla ilgi göreceğe benziyor.

Electro-clash seviyorsanız, Robots in Disguise’in 5 Kasım’da Studio Live’daki konserini tavsiye ederim. 2000’de Liverpool Üniversitesi’nde okuyan iki bayan öğrenci tarafından kurulan grubun punk etkileri de taşıyan müziği oldukça dinamik.

Ertesi gece Babylon’a gitmek kaçınılmaz. Çünkü Fransa’dan çıkan en ilginç elektronik müzik gruplarından Ez3kiel’i ve ardından İngiltere’nin punk gruplarından Prinzhorn Dance School’u art arda dinleyeceğiz.

Ambient, hiphop ve dub gibi tarzları kullandığı müziğinin ve protest tavrının yanı sıra, çarpıcı sahne performanslarıyla da tanınıyor Ez3kiel. Kullandıkları fantastik öğeler, grafikler ve animasyonlarla görsel-işitsel şovlara yeni bir boyut getiriyorlar. Hayal gücünü geliştiren böyle bir performansın hemen ardından, el yapımı görsellerle desteklenen punk tavırlı enerjik Prinzhorn Dance School çok iyi gider doğrusu.

7 Kasım’da Babylon’da bu defa Annie’nin konseri olduğunu duyunca, acaba Babylon’a 6 Kasım akşamı girip sonra da hiç çıkmasak mı diye düşünenler olabilir… Üstelik electro-pop’un başarılı ismi Norveç’li Annie’nin öncesinde, aynı türün ülkemizdeki temsilcisi Zi-Punt sahnede olacak.

BRITISH SEA POWER GELİYOR

8 Kasım’da yine önemli konserler çakışıyor… İngiltere’nin en başarılı indie-rock gruplarından British Sea Power, gece 12’den sonra sahneye çıkacak. Saatler 01:00’i gösterdiği sırada ise, Phonem By Miller’ın Dirty’deki kapanış partisi için Streetlife DJs çalmaya başlayacak.

British Sea Power sahneden inmeden nasıl ayrılacağız? Dans müziğinin çığır açan ikilisi Streetlife DJs’i kaçırmak da olmaz… Beyoğlu’nun sokaklarında koşuşturup oradan oraya yetişmek mümkün olabilir ama keşke aralarında biraz daha zaman olsaydı… (Bu arada British Sea Power’ı tanımayanlar için, müziklerinin Joy Division ve Interpol’ü andırdığını belirtmeden geçmeyelim.)

Programdan da anlaşıldığı gibi, alternatif müzik dinleyicilerini dolu dolu bir sekiz gün bekliyor. Ayrıca etkinlik kapsamında ücretsiz atölye çalışmaları ve söyleşiler de var. Bunlara katılmak istiyorsanız, yapmanız gereken önceden kayıt yaptırmak. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın internet sitesini takip edip elinizi çabuk tutun derim.

Written by zülalk

02 Kasım 2008 at 01:20

>Spektrum’la Disco-Punk!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/4 Kasım 2006

28 Ekim’de post-rock’ın önde gelen temsilcilerinden İskoç topluluk Mogwai’nin konseriyle açılan Phonem By Miller, elektronik müzik, alternatif rock ve indie-pop meraklılarını buluşturmaya devam ediyor.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve Kod Müzik işbirliğiyle düzenlenen ve 11 Kasım’a kadar sürecek olan etkinlik kapsamında gelecek hafta da müzik dünyasının en yenilikçi isimleri ağırlanacak. Bunlardan birisi de, 10 Kasım Cuma akşamı Babylon’da konser verecek olan İngiliz grup Spektrum.

2004 yılında ilk albümleri “Enter the Spektrum”u yayımlayan grup, punk, funk, disko ve R&B ritimlerini başarıyla birleştiren müziğiyle derhal ilgimi çekmişti. Spektrum’un müziğindeki bu enerjinin arkasında, grup elemanlarının farklı kültürlerden gelmesinin etkisi de var. Basçı Teia Williams ve perküsyoncu Isaac Tucker Yeni Zelandalı, solist Lola Loafasoye Nijeryalı, prodüktör, keyboardçu ve vokalist Gabriel Olegavich ise Rus.

Eğer ESG, Grace Jones ve Prince’in müziğini seviyorsanız ve yeni müzikler keşfetmekten hoşlanıyorsanız, bu konseri izleme fırsatını kaçırmamanızı öneririm. Çünkü Spektrum, aynı zamanda eğlenceli performanslarıyla da adından çok söz ettiriyor. Son single’ları “Don’t Be Shy”ın YouTube üzerinden izlenebilen videosu da bunu açıkça ortaya koyuyor. (Videoyu izlemek isteyenler için link: http://www.youtube.com/watch?v=ImCoLUrTqQM)

Geçtiğimiz günlerde “Fun at the Gymkhana Club” adlı yeni albümlerini yayımlayan grubun basçısı Teia Williams, konser öncesinde sorularımı yanıtlayarak Spektrum’u biraz daha yakından tanımamıza olanak sağladı.

Müziğiniz birçok farklı müzik türünü bir araya getiriyor. Şarkılar üzerinde çalışırken izleyeceğiniz yolu kendi içinizde grup olarak önceden belirliyor musunuz? Yoksa kendiliğinden gelişip şekillenen bir süreç mi söz konusu?

Spektrum’un birçok farklı müzik yapma yöntemi var. Bu konuşarak, jam şeklinde ya da stüdyoda yalnızca iki grup elemanının beste yapması şeklinde de olabilir; veya bir konserden önce ses kontrolü yaptığımız sırada da gelişebilir.

Etkilendiğiniz belli müzisyenler ya da gruplar var mı? Yoksa daha çok farklı etkileşimlerin karışımıyla ortaya çıkan bir durum mu söz konusu?

Müzikal esin kaynaklarımız, Japan, Duran Duran, The Police ve Talking Heads’ten The Mars Volta, Ricardo Villalobos ve T. Raumschmiere’e kadar uzanıyor. Çok eklektik ve geniş bir çeşitlilik içeriyor. Bu da provalarda farklı sesleri bulmak bakımından çok ilginç olabiliyor.

Günümüzde kendilerini punk olarak tanımlayan birçok grup var. Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizin punk’a yaklaşımız ne?

Önceden belirlenmiş bir yaklaşımımız yok. Punk kavramı zamanla ve farklı enerjilerle gelişim gösteriyor. Almanya’dan Amerika’ya kadar birçok yerden çıkan çok iyi punk gruplar var. Biz hep yeni bir şeyler denemeye çalışıyoruz; ki bu da iyi bir şey. Bazen ortama uygun olarak, şarkılarımızı punk tarzına uygun bir şekilde daha hızlı çalıyoruz.

“May Day” adlı şarkınız dünya çapında ün kazandı. Bu şarkıdan söz eder misiniz?

“May Day”, dünyada kutlanan 1 Mayıs Dünya İşçi Günü hakkında. Aynı zamanda, “Evet, hepimiz önemliyiz ve hepimizin yaşamla ilgili ortak görüşleri var” deme şansını anlatıyor ve bu hakları pozitif bir yönde savunmak için düzenlenen gösteriye çok sayıda insanla birlikte bisikletle katılmaktan söz ediyor.

Sizce müzik devrim yaratmak için kullanılabilir mi?

Müzik bugüne kadar hem savaş hem de barış için kullanıldı. Kanımca, bu devrim yaratmak için de söz konusudur. Çünkü müzik sayesinde çok sayıda insan etkilenebilir; yerinde ve doğru kullanıldığında büyük bir hareket başlatılabilir. Bob Dylan’dan The Fugees’e kadar müzik her zaman değişimlere yol açmıştır.

Albümleriniz bağımsız bir plak şirketi tarafından yayımlanıyor. Bugünkü amansız ticari ortamda bunun size sağladığı en önemli avantaj nedir?

Bağımsız plak şirketleri en iyi arkadaşlar gibidir; sizi aklından hiç çıkarmaz, ilgi alanlarınıza göre sizi geliştirip ilerletir ve zaman geçip de sahneye çıkma konusunda kendinize yeterince güvendiğinizde, sizi daha büyük şeylere doğru iterler. Bu tamamen güvenle ilgilidir.

Phonem By Miller kapsamında İstanbul’da konser vereceksiniz. Bu etkinlik hakkında ne düşünüyorsunuz?

İstanbul gerçekten güzel bir kent. Daha önce 2005 yılında üç günlüğüne gelmiş ve bir festivalde çalmıştık. Topkapı Müzesi’ne gittik; bütün o antikalar ve mücevherler büyüleyiciydi. Boğaz’da tekne gezisi yaptık, Sultanahmet Camisi’ne gittik. Ayrıca akşam deniz kenarında yemek yiyip, gündüz çarşıları dolaşmak çok güzeldi. Evet, yeniden gelmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz!

Spektrum için gelecekte en çok neyin gerçekleşmesini istersiniz?

Belki bir Türkiye turnesi hoş olabilir. Yakında çıkan “Fun at the Gymkhana Club” adlı bir albümümüz var. Belki daha çok yeni albüm ve güzel günler olabilir… İstanbul’da görüşmek üzere!

Written by zülalk

05 Kasım 2006 at 19:28

ESG, Phonem By Miller, Spektrum kategorisinde yayınlandı