Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Pink Floyd’ Category

>Vitrindeki Albümler 50:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 26 Aralık 2010

THE ORB FEAT. DAVID GILMOUR-Metallic Spheres (Columbia)

Avrupa’da ekim ayında yayımlanan “Metallic Spheres”in ülkemizde çıkışı aralık ayını buldu. Biz Türkiye’de dinlemekte geç kaldık ama kuşkusuz 2010’un en iyi albümlerinden birisi. Ambient/house türünün yaratıcı topluluğu The Orb’un Pink Floyd’un efsanevi gitaristi ve vokalisti David Gilmour’la buluşması zaten başlı başına heyecan verici bir olay.

Aslında Gilmour ve The Orb daha önce de işbirliği yapmıştı. Pentagon’un bilgisayar sistemine izinsiz girmekle suçlanan Gary McKinnon’a yardım amaçlı projede bir araya gelmiş ve Graham Nash’ın “Chicago” adlı parçasının ambient yorumuyla dikkat çekmişlerdi.

The Orb, Gilmour’la bu çalışmanın ardından, geçen yıl bir jam session sırasında yeniden buluştu ve bu muhteşem albüm ortaya çıktı.

Yaklaşık 50 dakikalık “Metallic Spheres”, “Metallic Side” ve “Spheres Side” olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Her ikisi de beşer parça içeren bölümler bir bütün olarak, olağanüstü bir atmosferik sound yaratıyor.

Gilmour’un elektro ve “lap steel” gitarda sergilediği yetenek, The Orb’dan Alex Paterson’ın klavye ile turntable ve Youth’un (Martin Glover) bas gitar ile klavyede yarattığı seslerle buluşunca, ortaya Pink Floyd albümlerindeki saykedelik havayı hatırlatan büyüleyici bir ambient çalışması çıkmış.

Belki bir eleştiri olarak, “Gilmour’un gitarının daha fazla öne çıkmış olmasını dilerdik” diyenler çıkabilir. Ancak sonuçta bu bir The Orb albümü. Gilmour gibi bir dehanın katkısı ise, bana göre, albümün en fark edilir yanı.

Ambient hayranı değilseniz bile, Gilmour’un büyüleyici gitarını bir kez daha dinlemek için bu albümü kaçırmayın. Albümün The Orb ile uzun zamandır işbirliği yapan Simon Ghahary tarafından tasarlanan kartoneti ve farklı bir estetik yansıtan grafik tasarımları ise gerçekten görülmeye değer.

Written by zülalk

26 Aralık 2010 at 15:36

>YIKILSIN BÜTÜN DUVARLAR!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 9 Ekim 2010

Roger Waters, ‘The Wall’un 30. yıl turnesini çarpıcı bir savaş karşıtı etkinliğe dönüştürüyor

NEW YORK- Bugüne kadar çok savaş karşıtı gösteriye tanık oldum ama en etkileyicisini bu hafta New York Madison Square Garden’da izledim. Gösterinin ev sahibi, efsanevi progresif rock grubu Pink Floyd’un ana şarkı yazarı, vokalist ve gitaristi Roger Waters’dı. Gelmiş geçmiş en önemli rock albümleri arasında yer alan “The Wall”un 30. yılını kutlamak amacıyla çıktığı turneyi müthiş bir savaş karşıtı etkinliğe dönüştürmüş Waters!

“The Wall”u uzun uzun anlatmaya gerek yok elbette. 1979 yılında yayınlanan bu olağanüstü rock opera, müzik tarihine tüm dünyada en çok satılan ilk beş albümden birisi olarak geçti.

Ancak kısaca söylemek gerekirse, Pink Floyd’un diğer çalışmaları gibi, bir konsept albümdür bu da. Toplumdan soyutlanmış, çeşitli korkuları ve yetersizlikleri olan Pink adlı bir rock yıldızının bunalımını konu edinir. Babasını savaşta kaybetmiş, aşırı korumacı annesinin baskısı altında kalmış, okulda herkesin dalga geçtiği bir figür olmuştur. Yaşadıklarının etkisiyle yavaş yavaş akıl sağlığını kaybeder ve kendisi ile dış dünya arasında hayali bir duvar örmeye başlar.

Roger Waters’ın hayatı ile pararellik gösteren olayları anlatır “The Wall”. Ancak albüm kişisel bir öyküden yola çıksa da, temayı bu turnede daha geniş ve siyasi bir yorumla ele almış ünlü müzisyen.

Gençken korkuları yüzünden kendisi ile toplum arasında kurduğu duvarın benzerini, bugün bütün insanların dinsel, ideolojik ve etnik farklılıkların etkisiyle diğerlerine karşı kurduğunu söylüyor. 30 yıl önce bir müzisyenin ardına gizlendiği duvar, bu turnede artık farklı olanı ötekileştiren herkesin duvarı…

Sahneye Kurulan Dev Duvar

Konser salonuna girdiğimiz anda sahnede bir bölümü inşa edilmiş beyaz bir duvarla karşılaştık. Zaman ilerledikçe o duvar yükseldi ve “Goodbye Cruel World”ün sonuna doğru Waters, “Fikrimi değiştirmem için söyleyebileceğin hiçbir şey yok” dediği anda son tuğla da yerine kondu. Ve 73 metre eninde, 10.5 metre boyundaki duvar, müzisyenlerle izleyicilerin arasında kocaman bir set oldu…

Aynı zamanda üzerine görüntülerin yansıtıldığı dev bir ekran görevi gören duvarda, “Bring the Boys Back Home” çalarken eski ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’ın 1953 yılında yaptığı “Barışa Bir Şans” başlıklı konuşmadan alınan savaş karşıtı sözler yer aldı.

Savaşta ölenlerin fotoğrafları ekranda görününce, her bir tuğla, kaybedilen bir insanı temsil eder hale geldi. Afganistan ve Irak savaşlarına büyük tepki duyan Amerikalıların en çok alkışladığı anlardan birisi de buydu…

Comfortably Numb”ı bir stadyum dolusu insan birlikte söyledi. Bu parçanın muhteşem gitar solosunda Waters’ın tuğlalara yumruğuyla vurmasıyla duvar dijital olarak yıkılmış gibi göründü ama aslında yerinde duruyordu. Asıl yıkılışı, albümde Pink’in korkularıyla yüzleştiği “Trial” parçasının sonunda Waters’ın “Yıkın duvarı” diye bağırmasıyla oldu. İki saat boyunca üst üste dizilen tuğlalar, bir anda dumanlar arasında yerle bir oldu.

Roger Waters’ın umduğu gibi insanlık, dini, siyasi ve etnik köken farklılıklarına dayalı nefrete son verip duvarları yıkabilecek mi bilmiyorum; ama dilerim herkes bu büyük gösteriyi izleyebilsin.

Ben turnenin New York’taki iki konserinden birine yer bulmak için beş ay önceden harekete geçtim. Ama bütün çabaya değdi. Daha önce gördüğüm hiçbir şeyle kıyaslayamayacağım bir deneyimdi. Çalınan her notası, kullanılan her ışığı ve görüntüsüyle bir konserin çok ötesinde, baştan sona mesajlarla dolu eşsiz bir gösteriydi. İnsan aklının ve yaratıcılığının önünde bir kez daha saygı ile eğildim.

——

KONSERDEN NOTLAR

Savaştaki insan kaybını protesto

Konserde, sivillerin ve askerlerin savaştan sonra nasıl benzer şekilde travma geçirdiklerini anlatan “Goodbye Blue Sky” çalarken, dev ekranda bombardıman uçağı B-52’lerden bomba yerine bazı semboller atılıyor. Bunlar arasında, haç, orak çekiç, mercedes ve shell logoları, dolar işareti, ay ve yıldızın yanı sıra, Museviliğin sembolü olarak bilinen “Davud’un Yıldızı” da var. Bu nedenle Roger Waters, ABD’nin ünlü Yahudi örgütü Anti-Defamation League’in (İftira Karşıtı Birlik), anti-semitizm suçlamalarına hedef oldu. Waters, buna karşı verdiği yanıtta, bu sembollerde gizli bir amaç olmadığını, asla belli bir grup insanı hedeflemediğini; ancak dini, politik ve kültürel çatışmaların insanlar arasında sadece düşmanlığı teşvik ettiğini anlatmaya çalıştığını söyledi.

Kendi babasını 1944’te 2. Dünya Savaşı’nda kaybeden Roger Waters’ın bu turnedeki ana hedefi, günümüzde hâlâ devam eden savaşların yıkıcılığına dikkat çekmek ve yakınlarını yitirenlerle evrensel bir dayanışma yaratmak. Waters, bunun için kendi sitesinde bir duyuru yayınlayarak, savaşta sivil ya da asker yakınını kaybedenlerden, kısa bir mektupla birlikte ölenlerin fotoğraflarını göndermelerini istedi. Bu fotoğraflar, konser sırasında Waters’ın babasının fotoğrafıyla birlikte ekranda savaş protestosu olarak yayınlanıyor.

ROGER WATERS’IN SON BÜYÜK TURNESİ

Pink Floyd’un 11. stüdyo albümü “The Wall”, 30 Kasım 1979’da yayımlandı ve bugüne kadar tüm dünyada 30 milyon kopyası satıldı.

Pink Floyd, 1980-81 arasında çıktığı turnede, dünyada sadece dört kentte Los Angeles, New York, Dortmund ve Londra’da albümü canlı yorumladı. Fakat o dönemde biletleri 12 dolardan satılan konserler, dev prodüksiyon masraflarını ve turne giderlerini karşılamaya yetmedi. Sonunda grubun zararı yarım milyon dolara ulaşınca turnenin devamı gelmedi.

Pink Floyd’un dağılmasından sonra, Roger Waters, The Wall’un tümünü ikinci kez, Berlin Duvarı’nın yıkılışı nedeniyle 21 Temmuz 1990’da Potsdamer Platz’da verdiği konserde çaldı.

Roger Waters, bu yıl albümün 30. yılını kutlamak amacıyla 15 Eylül’de Kanada’nın Toronto kentinde son The Wall turnesini başlattı. 29 Haziran 2011’de Manchester’daki konserle bitecek olan turne, aynı zamanda 66 yaşındaki Waters’ın da son büyük turnesi olacak.

Bu turnede Roger Waters’a eşlik eden müzisyenler şöyle: Graham Broad (bateri); Dave Kilminster (gitar); G.E. Smith (gitar ve bas); Snowy White (gitar); Jon Carin (klavye); Harry Waters (hammond org); Robbie Wyckoff (vokal); Jon Joyce, kuzen müzisyenler Mark Lennon, Pat Lennon ve Kipp Lennon (geri vokal).

—-

Written by zülalk

09 Ekim 2010 at 14:26

Pink Floyd, Roger Waters kategorisinde yayınlandı

>David Byrne Bina Çalıyor!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 29 Ağustos 2009

David Byrne’ü nasıl bilirsiniz? Talking Heads’in solisti, film yönetmeni, yazar, fotoğrafçı, opera ve film müzikleri bestecisi, deneysel projelerin çok yönlü yaratıcısı…

57 yaşındaki ünlü sanatçı, bugünlerde yine hayranlık uyandıran bir projeyle sanat dünyasının gündeminde. Byrne’ün son projesi, bir binayı dev bir müzik enstrümanına dönüştüren interaktif ses yerleştirmesi…

Playing the Building” adını taşıyan proje, aslında Byrne tarafından ilk kez 2005 yılında Stockholm’de, geçen yıl da New York’ta gerçekleştirilmişti. Bu defa seçilen yeni mekan, Londra’nın Camden Town bölgesinde yer alan Roundhouse.

Victoria döneminden kalma 160 yıllık bu görkemli binada, bugüne kadar Pink Floyd’dan The Ramones’a kadar çok sayıda efsane müzik grubu performans gösterdi.

David Byrne de, grubu Talking Heads’le birlikte 1976 yılında konser verdiği bu binayı hiç unutmamış. 31 yıl aradan sonra, bu kez Roundhouse’da çalmıyor ama binanın kendisini çalıyor!

TAMAMEN MEKANİK BİR SİSTEM

“Playing the Building”in başlangıcı, Byrne’ün 10 yıl önce New York’ta bir grafikerin stüdyosunda eski bir org bulmasıyla başlıyor. Bedava alıp eve götürebileceği söylenince de tutuyor bir kamyonet, taşıyor orgu kendi stüdyosuna. Yıllarca sadece Halloween’de “Phantom of the Opera”yı çalmak dışında pek de dokunmuyor bu alete…

Birkaç yıl önce aklına bir fikir geliyor ve bir binayı org aracılığıyla müzik çalan bir enstrümana çevirme işine girişiyor. Önce Stockholm’deki eski bir fabrika binasının ortasına yerleştiriyor orgu…

Sonra, aletin arka kısmından tuşlarına bağlanan plastik kablolar, binanın tavanına doğru uzatılarak kalorifer borularına ulaştırılıyor. Orgun tuşlarına basınca, hava kompresörleri aracılığıyla borulara dolan hava farklı sesler çıkarıyor.

Binanın çelik ve metal borularına, sütunlarına çarparak titreşen bobinler ve kocaman birer flüte dönüşen kalorifer boruları, bütün sistemi devasa ve karışık bir örümcek ağı görüntüsüne sokuyor.

Hiçbir elektronik aletin, amplifikatör ve hoparlörün kullanılmadığı bu düzenek tamamen mekanik. Ve en önemlisi de, sistemi harekete geçirmek için profesyonel bir müzisyene ihtiyaç yok. Ses çıkarıp müzik yapmak istiyorsanız, oturuyorsunuz orgun önündeki sandalyeye ve başlıyorsunuz tuşlara dokunmaya…

TÜKETİCİNİN ÜRETİCİYE DÖNÜŞÜMÜ

David Byrne, projenin en can alıcı kısmının bu noktada olduğunu söylüyor. Çünkü dokunmazsanız hiçbir şey duymayacaksınız…

Bu durumda, para verip projeyi deneyimlemek isteyen bir insan, artık tüketici değildir; tuşlara dokunduğu andan itibaren binanın müziğini çalacak olan yaratıcıdır.

Byrne, müzik yapma eylemini herkes için eşitlediği için, bunun çok demokratik olduğunu söylüyor. 5 yaşındaki bir çocuğun da bu işte kendisi kadar iyi olabileceğini; piyano çalmayı bilmenin, burada herhangi bir yarar sağlamadığını belirtiyor.

Bu sistemle Bach çalınamıyor elbette, ama her binanın yapısına bağlı olarak farklı sesler çıkarılabiliyor…

Peki, Byrne, bu proje ile ne söylemek istiyor? Enstrümanları bir kenara bırakıp arabalarımızı ya da evlerimizi çalalım mı diyor? Hayır, ama bir ürün olarak düşünüldüğünde, müziğin yalnızca profesyoneller tarafından üretilme düşüncesinden vazgeçilebileceğini söylüyor.

Bu düşünce, elit kültür/popüler kültür tartışması çerçevesinde bazıları tarafından hoş karşılanmayabilir. Fakat bu projeyle verilmek istenen asıl mesajı göz ardı etmemek gerek.

Byrne’ün anlatmak istediği şu: Bütün dünyada popüler müziğin kontrolünü elinde tutan büyük plak şirketlerinin çöküşü, müziğin geleceği açısından hayırlıdır. Çünkü böylece kültür üreticileri ile kültür tüketicileri (izleyici, dinleyici) arasındaki kesin ayrışma azalacaktır.

David Byrne, böylesine ilginç bir proje gerçekleştirerek, sanatseverlere yine farklı bir bakış açısı sunuyor.

Londra’daki gibi bir yerleştirmeyi keşke ülkemizde de görebilsek… İstanbul, çalınacak muhteşem binalarla dolu!

Written by zülalk

30 Ağustos 2009 at 06:31

>Yenilerden Seçmeler

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 8 Ağustos 2009

Son aylarda festival sezonundaki konserlere odaklanınca, yeni çıkan müzik ürünlerini biraz ihmal ettim. Bu hafta sıra onlarda…

ROXY MUSIC’İN GÖRSEL TARİHİ

Birkaç yıl önce New York’ta ikinci el müzik CD’leri satan bir dükkanda bulduğum bir albüm beni çok sevindirmişti. Roxy Music’in konser kayıtlarını bir araya getiren o toplama albümü mücevher bulmuş gibi kapıp, hemen kasaya yöneldim.

Benden önce ödeme yapan yaşlı adam, elimdekini görünce, “Genç bir bayan Roxy Music albümü alıyor. Şaşırtıcı!” yorumunu yaptı. Onun şaşırması da beni şaşırtmıştı…

Bir grup olacak, birbirinden farklı türlerde ama mükemmel albümler yapacak; üstelik o albümler deneysellik ile sanatı, esprili bir romantizm ile entelektüel bakış açısını bir araya getirecek ve bir müzik sevdalısı ilgilenmeyecek… Akla aykırı bir durum…

Müzik tarihini en çok etkilemiş gruplardan birisidir Roxy Music. 80’li, 90’lı yıllarda doğanların ne kadarı Roxy Music’i tanıyor bilmiyorum. Ama eğer müzik tarihi ile ilgililerse, grubu bugün de keşfedebilirler.

Yeni yayımlanan “The Thrill of It All: A Visual History 1972-1982” adlı DVD, bunun için iyi bir olanak sunuyor. İki diskten oluşan DVD, grubun hayranları içinse tam bir arşiv malzemesi.

Rock tarihinin en esin verici gruplarından Roxy Music, punk hareketinin yanı sıra, New Wave ve deneysel müziğe de büyük katkılar yaptı.

İngiltere’de bir sanat okulunda seramik dersleri veren Bryan Ferry’nin Phil Manzanera, Brian Eno, Andy Mackay, Eddie Jobson, Paul Thompson ve Graham Simpson ile kurduğu grup, 70’li ve 80’li yıllarda müzikte devrim niteliğinde işler yaptı.

Solist Bryan Ferry’nin karizması, kadınları etkileyen bir faktördü; ama esas olarak Roxy Music’in şarkıları dinleyicilerinin yalnız kulağına değil aklına da hitap ediyor, dans ettirirken düşündürüyordu.

Müziğin yanı sıra, sahne şovlarına ve albüm kapaklarına da ayrı bir tarz getirdiler. Hiçbir zaman modanın takipçisi olmadılar ve hep kendi stillerini yarattılar.

1972-76 yıllarını kapsayan 1.disk, 70’li yıllarda BBC için yapılan çekimlerin yanı sıra, Royal College of Art ve Montreux The Golden Rose Festival konserlerinden daha önce yayımlanmamış canlı performansları içeriyor. 1979-82 dönemini kapsayan 2. diskteyse, konser kayıtlarına ek olarak, yedi şarkının video klibi bulunuyor.

KASABIAN-West Ryder Pauper Lunatic Asylum

Çıktı çıkıyor derken, sonunda Brit rock’ın ünlü grubu Kasabian’ın 3. albümünü elimize aldık. Yeni albümün ismi oldukça ilginç: “West Pauper Lunatic Asylum”, 1800’lerde İngiltere’de bulunan bir akıl hastanesinin adından geliyor.

Albüm hakkında şimdi yazacaklarım, henüz dinlemeyenlerin kafasını biraz karıştırabilir. Çünkü Kasabian, bu albümünde türler arasında ilginç bir karışım yapmış.

İlk şarkı “Underdog”, Brezilyalı futbolcu Kaka’nın rol aldığı Sony reklamının müziği olduğu için çok tanındı. Öne çıkan bas riffleriyle iyi bir giriş olmuş ama buna aldanmamak lazım; albümün tümünü dinleyince bilinçli bir şekilde güçlü bas seslerden kaçınılmış olduğu ortaya çıkıyor.

Birinci şarkının ardından Ray Davies esintili “Where Did All the Love Go?” gelince insan iyice şaşırıyor. Onun arkasından krautrock etkisindeki enstrümantal “Swarfiga” gelince de, ne olduğunu anlıyorsunuz: Kayıt stüdyosunun kapısı, Kasabian üyelerinin sevdiği her tür müziğe açık tutulmuş.

Take Aim” ve “Thick As Thieves” adlı yavaş ritimli iki şarkı, enstrüman kullanımıyla Doğu müziklerini, hem de Tom Meighan’ın vokalleriyle Oasis’i andırıyor.

“FIFA’09” adlı video oyununda kullanılan “Fast Fuse” ve “Vlad the Impaler”, yaydıkları yüksek enerjiyle albümün en dikkat çeken şarkıları.

West Ryder Silver Bullet” adlı şarkıda, Tom Meighan’a vokalde ünlü oyuncu Rosario Dawson eşlik ediyor. Pink Floyd esintili balad “Ladies and Gentlemen”in ardından, John Barry tarzı orkestrasyonla dikkat çeken “Secret Alphabets” geliyor.

Akıl hastanesinin adını alan bir albüm de ancak böyle çoban salatası gibi olur,” diyenler çıkabilir. O karışımın asıl sorumlusu, bana sorarsanız, prodüktör Dan the Automator.

Özellikle Gorillaz ve DJ Shadow ile yaptığı çalışmalarla tanınan, ünlü bir hip-hop ve elektronik müzik prodüktörü kendisi. Kasabian, bu defa onun kontrolünde sıkı bir maceraya atılmış.

Written by zülalk

09 Ağustos 2009 at 10:13

>Morrissey’den Yine Sol Kroşe

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 6 Haziran 2009

Alternatif rock’ın şair müzisyeni Morrissey’in 5. stüdyo albümü “Southpaw Grammar”, yeniden düzenlenerek tekrar yayımlandı. 1995 yılında ilk çıktığında farklı tarzı nedeniyle tartışmalara neden olan albüm, özelikle “Boy racer” ve “Dagenham Dave” gibi şarkılarla büyük başarı yakalamıştı.

Albümün tekrar yayımlanmasının nedeni, müziğe yön veren ve gelecek kuşaklara kalacak önemli yapıtlar arasında yer alması. Sony Müzik tarafından başlatılan “Legacy Edition” adlı seriden çıkmasının nedeni de bu.

2009 versiyonu, 1995 tarihli albüme göre bazı farklılıklar gösteriyor. Orijinal albümün kapağında görülen efsanevi boksör Kenny Lane’in yerine, bu kez kapakta Morrissey’in, hayranlarının deyimiyle Moz’un, fotoğrafı var.

Bir diğer yenilik, Morrissey’in kaleme aldığı ve “kendi kendisiyle konuşma” olarak tanımladığı 20 sayfalık yazıyla sunulan albüm kitapçığı. Yeni fotoğraflarla süslenen bu yazı sayesinde, “Southpaw Grammar”ın kaydı sırasında yaşananları ve müzisyenler arasındaki gerilimleri, ilk ağızdan öğrenme olanağı buluyoruz. Üstelik Moz’un şarkı sözleri gibi, bu yazı da tahlil edilmesi gereken satırlarla, metafor ve ironilerle dolu…

Bana göre, Morrissey’in büyüleyici anlatımı bile bezenen bu kitapçık bile, yeni versiyonu almak için başlı başına bir neden. Ama albümün 15. yılını kutlamak için, sadece bunlarla yetinilmemiş. İçerikte de yenilikler yapılarak, 2009 baskısına daha önce yayınlanmamış dört şarkı eklenmiş: “Honey, you know where to find me”, “Fantastic bird”, “You should have been nice to me” ve “Nobody loves us” adlı şarkılar, Southpaw Grammar 2009’un sürprizleri…

DİNLEYİCİLERİ İKİYE BÖLEN ALBÜM

Dinleyicilerin ve eleştirmenlerin birbirinden çok farklı tepkiler gösterdiği albümler vardır; bazılarının çok beğendiğini, bazıları yerden yere vurur. “Southpaw Grammar” bu türe iyi bir örnek oluşturuyor.

Albüm ilk yayımlandığında, Moz hayranları ve eleştirmenler, birbirine taban tabana zıt görüşleri savunan iki kampa ayrılmıştı. İnsanların müziğe yaklaşımı öznel bir değerlendirmeyi gerektirdiğinden, herkesin zevki farklıdır ve bu da doğaldır. Ama yine de, bu albüme haksızlık yapıldığını düşündürecek bazı nedenler var…

Albümü beğenmeyenler, içinde 10 dakikayı aşan iki şarkı var diye, Moz’u kendi egosunu tatmin etmekle suçluyor. Bir şarkının 3-4 dakika ile sınırlandırılması, radyolarda çalınması ve pazarlama açısından gerekli olabilir. Ama uzun olması, o şarkının kötü olduğu anlamına gelmez.

Nitekim, Shostakovich’in 5. Senfonisi’nden sample kullanılan “The Teachers Are Afraid Of Pupils”, 11 dk. 20 sn. sürer ve albümün en güzel parçalarındandır; Pink Floyd’un ünlü şarkısı “Another Brick In the Wall”un öğretmenlerin bakış açısıyla yazılmış halidir bir bakıma…

6 dk. 54 sn. süren “The Operation” ise, baterist Spencer Cobrin’in 2.5 dakikayı bulan solosu ile başlar. Kimileri bunu gereksiz görüp eleştirir… Oysa o davul solo neler anlatır insana? Kişilik değişimine uğrayan eski sevgiliye duyulan öfkenin yansımasıdır o.

Bir grup da, şarkılardaki orkestrasyonu ve sert gitarların kullanıldığı bölümleri abartılı bulur. Çünkü Morrissey’in önceki albümlerinden farklı olarak ‘progresif rock’a kaydığını düşünürler.

Gerçekte, “Southpaw Grammar”ın genel havası, Moz’un o dönemde boks sporuna karşı duyduğu ilgiyi yansıtır. Albümün orijinal kapak fotoğrafı ve adı da bunu ortaya koyuyor. (“Southpaw” sözcüğü, İngilizce’de “solu güçlü boksör” anlamına geliyor. Southpaw Grammar’ın ne olduğunu da şarkı sözlerini duyunca anlıyorsunuz.)

BU ALBÜMLE ÖLÜMSÜZLEŞECEK…

Bu albümün, Morrissey’in önceki solo çalışmalarından farklı olması neden insanları o kadar rahatsız etti, neden müzik dergisi NME‘nin hışmını çekti, bilmiyorum… Bir müzisyen hep birbirine benzeyen şarkılar yazmak zorunda mıdır? Öyleyse, bu yaratıcılığı öldürmez mi? Kulaklar sürekli aynı ritimleri mi duymak ister?

Acaba bu tepkilerin nedeni, Morrissey’in kendisinin de içinden çıktığı işçi sınıfının bakış açısını en çok yansıtan albümü olduğu için miydi? Sert gitarlara, insanın kalp ritmini hızlandıran davullara duyulan öfkenin nedeni bu muydu yoksa?…

Sonuçta bütün bu tartışmalar, albümün daha çok ilgi görmesine katkıda bulundu. Ama “Southpaw Grammar”, bu kadar sansasyon yaratmamış olsaydı da, Morrissey için çok özeldi. Bunu, albüm kitapçığındaki şu sözlerinden de anlamak olanaklı: “Bu albüm insanların ilgisini çekmeye devam edecek mi? Yıllarca, günlerce, saatlerce mi sürecek bu ilgi, yoksa hiç mi ilgilenmeyecekler? Southpaw Grammar, ölüp ebediyete intikal ettiğimde bile beni hayata döndürecek …

Moz’un The Smiths sonrası kariyerinin en başarılı çalışmalarından birisi “Southpaw Grammar”… Ve siz almaya hazırsanız, albümün vereceği çok şey var…

Written by zülalk

06 Haziran 2009 at 21:00

Morrissey, Pink Floyd, Shostakovich, The Smiths kategorisinde yayınlandı

>Yeni Binyılın Yeni “Hippileri”

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/6 Aralık 2008

Müzik dünyası, 2008’in başından beri MGMT’yi konuşuyor. New York, Brooklyn’de yaşayan iki arkadaşın (Ben Goldwasser ve Andrew VanWyngarden), Wesleyan Üniversitesi’nde sanat okurken kurdukları grup, kuşkusuz yılın en dikkat çekici albümlerinden birine imza attı. “Oracular Spectacular” adlı bu albümü ilginç kılan birçok özellik var. Ama en önemlisi, eğlenirken üzerinde düşünebileceğiniz, dans ederken dinlenebileceğiniz bir deneyim vaat etmesi…

Amerika’da ocak ayında yayımlanan albüm, ülkemizde ancak kasım sonunda piyasaya çıktı. Yıl başından bu yana bütün Avrupa’yı etkisi altına alan MGMT’nin yaptığı müziği tanımlamak kolay değil. Mutlaka bir tanım yapmak gerekirse, indie rock, psychedelic rock ve electro pop’un karışımı diyebiliriz.

Buradan yola çıkarak, bunun yeni bir şey olmadığını savunabilir ve MGMT’nin neden müzik dergilerinin kapaklarına taşındığını sorabilirsiniz. Öncelikle, MGMT, yaşadığımız dönemin acı ama gerçek, garip ama komik yanlarını çarpıcı bir ironi ile aktarıyor.

Kendilerinden önce aynı rotayı izleyenlere göre, çok daha dinlenebilir, akılda kalıcı ve melodik bir müzik yapıyorlar. Perküsyon, bas, klavye, synthesizer ve gitar temelli, dinamik ve çok boyutlu bir müzik…

Biraz fütüristik, biraz da retro bir tavır söz konusu. Belli ki, David Bowie, T-Rex, The Flaming Lips, Fleetwood Mac, Suicide ve 70’lerin disko müziğinden ilham alıyorlar. Ama bununla birlikte, Radiohead tarzı psychedelic rock deneyimlerinin ve minimalist electronica’nın etkisi de seziliyor.

Onları yeni hippiler olarak adlandıranlar var. Basına dağıtılan fotoğraflarda hippileri andıran kıyafetler içinde ormanda gezinen ikilinin, mistik pagan havayı yansıtan şarkı sözleri bu imajı destekliyor gerçekten. Ama bir zamanlar, öğrencilerin kurduğu bağımsız bir plak şirketi ile çalışan grup (o dönemde isimleri The Management idi), artık dev Columbia Records ile anlaşmalı… Küresel kapitalizmin egemenliğindeki 2000’lerde hippilik de bu kadar oluyor herhalde…

ROL KESME DÖNEMİ

“Oracular Spectacular”, ilk single olarak çıkan “Time To Pretend” ile açılıyor. 70’lerde “uyuşturucu-mankenler-lüks arabalar” sarmalında dünyayı unutan rock yıldızlarının görkemli yaşantısına bir tür eleştiri bu şarkı. Yapay zevk alemlerinde mutluluk numarası taslayanların, sonunda kendi kusmuklarının içinde boğulduğunu hatırlatıyor. Yaşadığımız döneme de uygun aslında… Çünkü günümüzde rock tanrılarının devri bitti. Hâlâ krallığını ya da kraliçeliğini sürdürmek isteyenler olsa da, küresel ısınmayı tetiklediği için, artık dev limuzinlerle dolaşmak bile eleştiri konusu…

Hani bazı şarkılar vardır; dinlerken içinizden bisiklete atlayıp hızla sürmek gelir. “Time To Pretend”in müziği öyle enerjik ki, tam da böyle mutlu bir his yaratıyor. Oasis grubundan Noel Gallagher’a göre, yılın en iyi şarkısı… Tartışılır, ama en güzellerinden birisi olduğu kesin.

Albümün kapanışını yapan “Future Reflections”da ise, dünyanın içinde bulunduğu kaotik ortama ilişkin yansımalar var. Gelecekte yeniden ilkel insan yaşantısına yapılacak dönüşten söz ediyor şarkı. Koloniler halinde deniz kenarında yaşayıp, doğanın keyfine varmaya karşı duyulan özlem, 21. yüzyıl kent insanının bir çeşit hippi fantazisi olsa gerek…

MGMT’nin tahminlerin ötesinde bir popülariteye ulaşmasında, “Electric Feel” adlı şarkının payı büyük. Damarlarından elektrik akan ve dolayısıyla karşısındaki insanı çarpan hayali bir kadın anlatılıyor şarkıda. Albümde öne çıkan varsanılardan birinin kahramanı bu kadın… Gerçekte böyle bir kadın yoksa bile, şarkının yaydığı elektrik hissiyle çarpılmak olanaklı…

DAVID BOWIE VE PINK FLOYD KARIŞIMI

Sözünü etmeden geçmeyeceğim bir diğer şarkı “Kids”. Birbirine karışan çocuk ve kuş sesleri ile başlıyor şarkı. Parkta koşuşan çocukları anımsatıyor; geçmişe dönük bir nostalji ve idealizm, üzüntü ile neşe iç içe geçiyor. FIFA 09 bilgisayar oyununun müziklerinde de yer alan bu parça, özellikle ikinci yarısındaki klavye ve güçlü bas sesleri ile unutulacak gibi değil. Yine bir bisiklet şarkısı… Bisikletiniz ya da ona uygun bir yol yoksa, kendinizi bir dans pistine de atabilirsiniz.

Albümde kullanılan bütün aletlerin kayıt sırasında canlı çalındığını belirtmek gerek. İkiliye konserlerinde de bir grup müzisyen eşlik ediyor. Bugünlerde MGMT’nin canlı performansının ne kadar etkileyici olduğu efsane gibi anlatılıyor. Beck, Radiohead gibi büyük isimlerin turnelerinde ön grup olarak MGMT’yi seçmiş olması boşuna değil tabii. Grubu bir konserde izleyen The Sunday Times yazarı Dan Cairns’in, “David Bowie ile Pink Floyd karışımı” yorumu oldukça heyecan verici. Böyle bir karışımın hayali bile müthiş!

Written by zülalk

06 Aralık 2008 at 22:55

>Muhteşem Bir Konser Albümü

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/25 Ekim 2008

Bugünlerde müzik marketlere uğrarsanız, raflarda efsane isimlerin yeni yayımlanan albümlerini göreceksiniz. Bunlardan birisi de, Pink Floyd’un eski gitaristi ve vokalisti David Gilmour’un “Live In Gdansk” adlı albümü.

Geçmişte fırtınalar estirip büyük izler bırakmış müzisyenler yeni albüm yayımladığında bir kuşku düşer insanın içine… “Bu albümde farklı ne olmalı ki almalıyım?” diye düşünerek incelersiniz CD’yi. Hele bir grubun hayranı iseniz ve bu nedenle geçmişte yayımladıkları bütün plaklara, kasetlere, CD’lere sahipseniz, yeni diye piyasaya sürülen albümün eskilerin bir tekrarı olmasından çekinirsiniz.

“Live In Gdansk”ı da biraz bu kuşkuyla elime aldım. Ve defalarca dinledikten sonra diyorum ki; sizin de böyle kuşkularınız varsa, bunların hepsini bir yana bırakıp bir an evvel bu albümü edinin.

DAYANIŞMA HAREKETİ’NİN YILDÖNÜMÜ KONSERİ

David Gilmour, 2006 yılı yazında gerçekleştirdiği dünya turnesinin son konserini 26 Ağustos’ta Polonya’nın Gdansk kentinde vermişti. Çünkü konser, Lech Walesa’nın önderliğinde yakın tarihin en büyük işçi hareketi olarak başlatılan Dayanışma Hareketi’nin 26. yıldönümüne adanmıştı.

İşte yeni yayımlanan “Live In Gdansk” albümü, elli bin kişinin katıldığı bu büyük konserin kayıtlarından oluşuyor. 2 CD olarak piyasaya sürülen albümün ayrıca DVD’li versiyonları da var.

1.CD, Pink Floyd’un 1973 tarihli “The Dark Side of the Moon” albümünden “Speak To Me”, “Breathe” ve “Time” ile açılıyor ve Gilmour’un “On An Island” isimli solo albümünden şarkılarla devam ediyor.

2.CD ise, tamamen Pink Floyd klasiklerine ayrılmış. Bu albümde, David Gilmour’un kendi adını taşıyan ilk solo çalışmasından ve “About Face” adlı ikinci albümünden şarkılara yer verilmemiş olması bir eksikliktir doğrusu. Bu durumda albümün öncekilerin bir tekrarı olduğunu düşünenler olabilir.

Fakat fark şu ki, Gilmour, “On An Island” albümünün tamamını ilk kez bu albümde bir orkestra eşliğinde çalıyor. Ayrıca 2.CD’de yer alan “High Hopes”, “A Great Day For Freedom” ve “Comfortably Numb” da, şef Zbigniew Preisner yönetimindeki Baltik Filarmoni Orkestrası ile birlikte yorumlanmış. Genellikle orkestra eşliğinde gerçekleştirilen rock kayıtlarında orkestra soundu çok belirgin olur. Oysa bu albümde ilginç bir şekilde orkestra öne çıkmamış. Bunu bir artı olarak gördüğümü belirtmeliyim.

Albümün bir diğer konuk sanatçısı, Polonyalı piyanist Leszek Mozdzer. Ünlü sanatçının “A Pocketful of Stones” adlı şarkıdaki performansı gerçekten büyüleyici. “A Great Day For Freedom”daki orkestra düzenlemelerinin de 2003’te yaşama veda eden Amerikalı besteci Michael Kamen tarafından yapılmış olması ayrıca kayda değer.

RICHARD WRIGHT’I ANARKEN…

Bütün bunlara karşın, Gilmour’un 2007’de yayımladığı “Remembering that Night” adlı konser albümünü hatırlayanlar, “Live In Gdansk”ın çok da farklı olmadığını düşünebilir. Gilmour, Royal Albert Hall’da verdiği o konseri de DVD haline getirmişti.

Ama yine de, Gilmour hayranı olmayanlar için bile bu albümün ayrı bir önemi olmalı. Çünkü Gdansk konserinde Roxy Music’in gitaristi Phil Manzanera’nın yanı sıra, Richard Wright da Gilmour’a eşlik ediyordu. Pink Floyd’un efsanevi klavyecisini “Comfortably Numb”ın vokallerinde de dinliyoruz bu albümde. Geçtiğimiz 15 Eylül’de kaybettiğimiz müzisyenin muhtemelen son kayıtlarıydı bunlar… Pink Floyd’un kurucularından Richard Wright’ı bir kez daha saygıyla anıyoruz bu vesileyle…

“Live In Gdansk”ı önemli yapan bir diğer etken de, Pink Floyd’un en güzel eserlerinden “Echoes”un 25 dakikalık versiyonunun albümde yer alması. Tek başına bu bile albümü arşive katmak için yeterli! Bu olağanüstü güzellikteki şarkıyı, hem CD’de hem de DVD’de dinlemek gerçek bir zevk.

Rock tarihinin gelmiş geçmiş en yetenekli gitaristlerden Gilmour’un bütün albümde saksafon ve vokallerdeki hakimiyeti de ayrıca dikkat çekici.

Yaklaşık iki buçuk saat süren iki CD’lik bu muhteşem albümü bir İstanbul-Ankara yolculuğunda dinledim. Bozkırlar daha güzel, gökyüzü rengarenk gözüktü gözüme. Çimenler daha yeşildi, ışık daha parlaktı…
Dünya bir başkaydı… Büyük Umutlar vardı… İki buçuk saatliğine…

Written by zülalk

28 Ekim 2008 at 20:12

David Gilmour, Phil Manzanera, Pink Floyd, Richard Wright kategorisinde yayınlandı