Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Prince’ Category

>Eğrisiyle Doğrusuyla Rock’n Coke

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 21 Temmuz 2009

Türkiye’nin en büyük açık hava etkinliği Rock’n Coke, geçtiğimiz hafta sonunda İstanbul Park’ta yapıldı. Önce olumsuz eleştirilerimi belirtip, sonra alkışladıklarımı yazacağım.

Bu sene mekan olarak Hezarfen Havaalanı yerine İstanbul Park’ın seçilmesi, iyi bir tercih olmadı. İstanbul Park, motor sporları açısından dünyanın en iyi pistlerinden birisi olabilir; ama asfalt zeminin bir müzik festivalinin ruhundan bir şeyler alıp götürdüğü kesin.

Bunun dışında, parlak ışıklarla bezeli oyun alanları da, rock festivalinden daha çok bir fuarı andırıyordu.

Ama mekanın fizik şartları ile ilgili asıl önemli sorun, ana sahnede çalan müziğin alternatif sahnedeki müziği bastırmasıydı. Böyle bir durumun ortaya çıkmaması için, gelecek yıl mutlaka bir çözüm bulunması gerekir.

Festival katılımcılarının yakındıkları bir diğer konu da, bilet fiyatlarının ülke standartlarında pahalı oluşuydu. Çünkü bu tür festivallerin asıl hedef kitlesi üniversite gençliği. Fakat onlar bilet ücretini karşılayamayınca, festivalin izleyici kitlesi dramatik bir şekilde değişiyor. Nitekim hafta sonunda İstanbul Park’a müzik için değil sosyalleşmek için gelen epeyce insan vardı.

Ana sahnenin karşısına yerleştirilen dev sponsor çadırı, sahnenin birçok açıdan görülmesini engelledi. Bu da genel tepki alan uygulamalardan biriydi.

Performans sıralamasında bazı tercihlerin doğru olmadığını da söylemek gerek. Ülkemize ilk kez gelen ünlü alternatif rock grubu Jane’s Addiction’ın Duman’dan önce sahneye çıkmasının nedenini kimse anlayamadı.

Festivalin Yıldızı Janelle Monae

En anlaşılmaz olansa, Janelle Monae alternatif sahneye çıktığında aynı anda ana sahnede Kaiser Chiefs’in olmasıydı. İkisini de ilk kez dinleme şansını bulan dinleyici, tercih yapmak zorunda kaldı. Bu durumda, birçok kişi, herhalde “ana sahne daha önemli” diye düşünerek Kaiser Chiefs’i dinlemeye gitti ve festivalin en iyi performansını kaçırdı.

Janelle Monae, bu yıl Rock’n Coke’da dinlediğim en etkileyici isimdi. Michael Jackson’ı anmak için taburenin üstüne çıkıp, onun en sevdiği “Smile” adlı şarkıyı söyledi. Sonra da çok başarılı bir Moonwalk denemesi yaptı. Ama o muhteşem sesiyle söylerken, ana sahneden Kaiser Chiefs’in inleyen gitarları karıştı müziğe…

Janelle Monae’ye Prince’in kadın versiyonu diyorlar, Amerika’nın Shirley Bassey’i diyenler de var. Ne denirse densin ama kesinlikle olağanüstü bir yetenek. Festival yetkililerine Monae’yi İstanbul’a getirdikleri için teşekkür borçluyuz.

İki gün boyunca vasat olanların yanı sıra, tatmin edici performanslar da dinledik. Linkin Park, güçlü yorumuyla herkesi etkiledi. Dinleyicilerin şarkılara hep bir ağızdan eşlik edişi, festival ortamına canlılık getirdi.

Birinci günün sonunda gece yarısı sahneye çıkan The Prodigy, ülkemizde daha önce konser vermesine karşın yine büyük ilgiyle karşılandı ve festival alanını adeta ateşledi. O ana kadar asfalt üzerinde oturanlar, grubun çılgın ritimlerine dayanamadı ve ayağa kalkıp dansa başladı.

Festivali düzenleyenler bir diğer övgüyü de, Nine Inch Nails konusunda hak ediyor. Sonunda bu efsane grubu İstanbul’a getirmeleri, rock dinleyicisini çok memnun etti. Ben onlar sahnedeyken, kuliste The Prodigy röportajını beklediğim için, performansın önemli bir bölümünü çok üzülerek kaçırdım…

Yorucu ama müzikle dolu güzel bir hafta sonuydu. Katkıda bulunan herkese teşekkürler…

Written by zülalk

21 Temmuz 2009 at 21:09

>Friendly Fires Freshtival’da

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 23 Mayıs 2009

İstanbul festivallerinin arasına bu yıl bir yenisi katılıyor. “Türkiye’nin en taze müzik festivali” sloganıyla düzenlenen Miller Freshtival, 30 Mayıs Cumartesi günü Turkcell Kuruçeşme Arena’da yapılacak.

Festivalin özelliği, katılımcı grupların konserlerinin yanı sıra, film, fotoğraf, moda tasarımı gibi sanat dallarında müzik konseptli performanslar da içermesi. Festival alanında Rock Band, Wii oyunları, graffiti deneyim alanları gibi etkinliklerin de olacağı açıklandı. Ama müzikseverler açısından önemli olan, tabii ki gün boyunca canlı dinleyecekleri sanatçılar…

Freshtival, adına da uygun bir strateji izleyerek, yeni tanınmaya başlanan yerli ve yabancı grupları konuk ediyor. Ünlü grupları ülkemize getiren birçok organizasyon zaten yapılıyor. O nedenle, bu festival, müzikteki yeni eğilimleri izleyebilmek için önemli bir işlev yerine getirecek gibi görünüyor.

Bu yılki konuklar arasında birçok ilgi çekici isim var. Amy Winehouse ile kıyaslanan 17 yaşındaki Avustralyalı şarkıcı Gabriela Cilmi, Manchesterlı elektro pop grubu The Whip, son dönemin popüler DJ’lerinden Joakim, Electro-rock’ın beğenilen temsilcisi Portecho ve Miller Music Factory’nin 2008 birincileri Multitap ve Kung Fu’yu Freshtival’de dinleme olanağı bulacağız.

Bunların içinde özellikle dikkat çeken bir grup daha var: Indie rock’ı disko ile birleştirip, son derece dinamik, eğlenceli bir müzik yapan Friendly Fires.

2006 yılında kurulan üçlü (Ed Macfarlane, Jack Savidge ve Edd Gibson), kısa sürede başarısını İngiltere dışına taşıyarak, disco-house camiasında ün kazandı. Onları sahnede görmeden önce daha yakından tanımak istedik ve sorularımızı baterist Jack Savidge’e yönelttik.

ROGER TROUTMAN VE PRINCE ETKİSİ

Friendly Fires nasıl kuruldu? Müzik yapmak için sizi esinlendiren neydi?

14 yaşındayken okulda tanıştık. Bir grupta çalmak, yerel barlara girebilmek için yeterince büyümemiş olmamızın bir sonucuydu… Trail of Dead, Fugazi ve Sonic Youth gibi gruplardan etkilenip, gürültülü banliyö müziği yapıyorduk.

Neden “Friendly Fires” (Dost ateşi) adını seçtiniz?

İlk plağımızı yayınlayacağımız sırada hala bir adımız yoktu. Yüzlerce plak kapağı arasında araştırma yaparken post punk grubu Section 25’ın “Friendly Fires” adlı plağını bulduk. İyi bir isim olduğunu düşündük; zekice bir ikili bir anlam içeriyordu. Ayrıca Section 25’ın o şarkısı da gerçekten mükemmeldir.

MySpace sayfanızda, esin kaynaklarını yazdığınız bölümde bir Roger Troutman fotoğrafı var. Bir yazıda da Prince’i örnek aldığınızı okudum. Bu iki sanatçının sizi en çok etkileyen yönü neydi?

İkisi de muhteşem şarkılar yazan iki büyük müzisyen. Onların şarkılarında müziğe yön veren temel unsur ritim. Şarkı yazma tekniklerinde izledikleri bu anlayış, çalışma yöntemimizi temelden etkiledi. Biz de genellikle, müziğimizde önceliği perküsyon ve bas’a veriyoruz.

YENİ ALBÜM YAPMAYA ZAMAN YOK

Grubun adını taşıyan ilk albümünüz eleştirmenlerden çok iyi yorumlar aldı. Bu durum, ikinci albüm için üzerinizde bir baskı yaratıyor mu?

Bir parça… Ama ilk albümle büyük başarı kazanmanın yarattığı zaman sınırlaması çok daha büyük bir baskı… Çünkü bunun anlamı, yeni yapacağınız albüm üzerinde bir dakika bile düşünmeye fırsat bulamadan bir yıl boyunca turneye çıkmak oluyor. Yine de, bir şekilde zaman bulup iyi bir sonuçla ortaya çıkacağımızı umuyorum!

Grup içinde şarkı sözleri ve beste bakımından nasıl bir çalışma yöntemi izliyorsunuz?

Genellikle şarkı sözlerini Ed yazar, müziklerden hepimiz ortaklaşa sorumluyuz.

Indie rock dinleyicileri için dans albümlerinden oluşan bir liste yapacak olsanız, hangi albümleri seçerdiniz?

Aphex Twin’den “Selected Ambient Works 95-82”, Warp Records’dan “Classics Compilation”, Michael Mayer’dan “Fabric Mix”, The Chemical Brohers’dan “Surrender”.

Bu yaz en önemli müzik festivallerinde çalacaksınız. En çok hangisi için heyecanlanıyorsunuz?

Glastonbury, büyük bir etkinlik; özellikle hava güneşli olduğunda harika bir atmosferi oluyor. Bestival ona göre daha küçük bir etkinlik ama katılan sanatçılar çok iyi. Fakat yine de her zaman hava etkili oluyor. O nedenle güneşin pırıl pırıl parladığı, açık havada yapılanları seviyorum. İstanbul’da da hiç bulunmadık ama heyecanla bekliyoruz.

Written by zülalk

24 Mayıs 2009 at 09:04

>New York’tan Alternatif Gruplar

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 4 Nisan 2009

Geçen hafta New York’tan konser izlenimlerimi anlatacağımı söylemiştim. Bu kentteki konserlerde son dönemde dikkat çeken bazı gelişmeler şöyle:

1. Artık konserlere daha fazla dinleyici çekebilmek için, aynı gecede birkaç grup ya da müzisyen performans gösteriyor. Tek bir grubun konserine bilet alıyorsunuz; ama biliyorsunuz ki, en az iki ya da üç grup dinleyeceksiniz.

Büyük grupların konserlerinde ön grupların çalması zaten alışılmış bir durum. Fakat artık gruplar arasında sahnenin hazırlanması sırasında, yerel DJ’ler performans sergiliyor. Böylece hem beklerken sıkılmıyorsunuz, hem de yeni bir müzisyen tanımış oluyorsunuz.

2. Bu nedenle, en fazla iki saat süreceğini düşündüğünüz konserler, artık 3-3,5 saatten önce bitmiyor.

3. New York’ta konser biletlerinin çoğu, hala çıktığı hafta tamamen tükeniyor. Eskiden de böyleydi; ama kanımca, ekonomik krize karşın durumda değişiklik olmamasının nedeni, birinci maddedeki gelişme… İnsanlar ödedikleri paranın karşılığını fazlasıyla alacaklarını düşünüyor.

LES SAVY FAV

Bu yazıda ilk olarak, Les Savy Fav grubunun konserinden söz edeceğim. Bu ismi henüz duymamış olabilirsiniz; ama art punk’tan hoşlanıyorsanız, bir an önce dinlemenizi öneririm.
( http://www.lessavyfav.com )

Beş müzisyenden oluşan grup, New York deneysel hardcore rock sahnesinin en ilginç müzisyenlerinden Tim Harrington liderliğinde kuruldu. Geçenlerde Brooklyn Masonic Temple’da verdikleri konsere giderken, sıra dışı bir gece yaşayacağımı tahmin etmiştim. Fakat salonda gördüklerimden sonra şaşırmadığımı söyleyemem…

Harrington’ın dinleyiciler ile ilginç diyaloglara girdiğini, sahneden kalabalığın arasına atladığını, değişik kostümler giydiğini duymuştum. Bunların hepsini o gece de yaptı…

Üzerinde penye askılı kadın geceliği ve başında bone ile çıktı sahneye… Ayakkabıları, sakalı ve her yerinden fışkıran kılları ile oluşturduğu tezat görülmeye değerdi. Boneyi çıkarınca taktığı uzun peruk çıktı meydana… Onu da atınca, kel başı göründü.

İlerleyen dakikalarda gecelikten de kurtulup iç çamaşırı ile kaldı… Kocaman göbeği ile kendini ordan oraya atan, seyircilerin arasına dalan bir adam düşünün…

Kendisi ile bu kadar barışık bir insan zor bulunur. Bir gün önce baba olduğu için enerjisi de iyice artmıştı Harrington’ın. Her zamanki gibi hem güldürdü, hem coşturdu, hem de grubuyla enfes bir müzik ziyafeti sundu.

Harrington, sahneyi birbirine katarken diğer grup üyelerinin sanki hiçbir şey olmamış gibi son derece sakin bir havada çalışı da bir başka tezat…

Konserin sonuna doğru grup sahneye tekrar geldiğinde tüm elemanlar pijama giymişti. Ama tüm konseri benzersiz bir şova dönüştürüp tek başına sırtlayan, sesiyle, bedeniyle, tüm benliğiyle kendisini ortaya koyan Tim Harrington…

Yaptıkları o denli içten ki, dinlerken saygı duymamak elde değil. O gece Kyp Malone’un (TV on the Radio) da aralarında bulunduğu dinleyicilerin hissettiği de buydu…

FRANCIS AND THE LIGHTS

Prince sever misiniz? Yanıtınız “evet” ise, hemen şu adrese girin: http://www.francisandthelights.com

Ve orada “A Modern Promise” adlı şarkının videosunu izleyin. Gördügünüz gibi artık yeni bir Prince’imiz var! Evet, ne dediğimin farkındayım; efsane müzisyen Prince’den bahsediyorum.

Les Savy Fav’in konserinde ön grup olarak çaldı Francis and the Lights. Vokalist Francis, sahneye çıkar çıkmaz müthiş karizmasıyla odak noktası oldu. Siyah frak giymiş, saçlarını The Cure’dan Robert Smith gibi taramıştı… Ama dikkat çeken sadece görüntüsü değildi; sesi ve karakteristik dansıyla büyüledi herkesi.

Bir ölçü Phil Collins, bir ölçü Roy Orbison ve üç ölçü de Prince olarak anlatılabiliriz Francis’i. Çok geniş bir ses aralığına sahip ve insanı hayrete düşürecek kadar yetenekli.

80’lerin pop’unu, funk ve soul müzik ile mükemmel bir uyumla buluşturan gurubun, gelecekte çok ünleneceğini düşünüyorum. Les Savy Fav’den çok farklı bir müzikleri var ama en az onlar kadar etkileyiciler.

Grubun sitesinde özellikle Kanye West’in “Can’t Tell Me Nothing” adlı şarkısına yaptıkları cover’ı dinlemeyi ihmal etmeyin.

LONGWAVE

Brooklyn’de yaşayan dört müzisyenden kurulu Long Wave, New York’ta canlı dinleme olanağı bulduğum indie rock gruplarlardan biri.

Geçen yıl “Secrets Are Sinister” adlı dördüncü albümlerini yayınladılar. Television, Radiohead ve My Bloody Valentine’ı hatırlatan bir tarzları var. Konserlerinde dinleyicilerin eşlik etmesine olanak veren, akılda kalıcı melodik şarkılarıyla ünlüler. Shoegaze tarzını sevenler için iyi bir alternatif olabilir. ( http://www.longwavetheband.com )

Written by zülalk

05 Nisan 2009 at 09:58

>Prince Son Albümüyle Yine Şaşırttı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/18 Ağustos 2007

Hiç kuşkusuz son 30 yıldır müzik dünyasını en çok etkileyen sanatçılardan birisi Prince. Öylesine verimli bir müzik dehası ki, kariyerine 24’ü stüdyo albümü olmak üzere toplam 49 albüm ve yüzlerce unutulmaz şarkı sığdırdı; 6 kez Grammy Ödülü’nü kazandı; yaptığı film müzikleriyle Oscar ve Altın Küre aldı; tüm dünyada 80 milyonu aşkın albüm sattı. Bunları yaparken de zekası, yeteneği ve yaratıcılığıyla herkese parmak ısırttı. Ve şimdi de o efsaneleşen yeteneğini “Planet Earth” adlı yeni albümünde sergiliyor.

Ülkemizde yeni satışa sunulan albüm çıkışıyla birlikte müzik dünyasında büyük bir tartışmayı da başlattı. Albüm satışa çıkmadan önce İngiltere’nin ünlü gazetelerinden The Mail on Sunday’in 15 Temmuz nüshasıyla birlikte dağıtılınca olanlar oldu. Daha önce de birçok CD ve DVD gazetelerle dağıtılmıştı ama bu yapılan bir ilkti. Henüz satışa sunulmamış bir albümün tam 3 milyon adet kopyası ilk kez bir gazete ile ücretsiz veriliyordu. Tabii buna karşı tepkiler de şiddetli oldu. Müzik mağazalarının oluşturduğu birlik ayağa kalktı ve bunu kariyeri boyunca Prince’e destek olanlara yapılmış büyük bir kötülük olarak değerlendirdi. Oysa Prince’e göre bu bir doğrudan pazarlama yöntemiydi. İngiltere’deki büyük mağaza zinciri HMV, bu yönteme karşı yapabileceği fazla bir şey olmadığını görünce, mağazalarında gazeteyi satma yolunu seçti.

Aslında bu olay, işin içinde Prince olduğu için pek de hayret verici değil. 30 yıldır onu izleyenler iyi bilir; her zaman tartışmalı olayların içinde oldu Prince. Eski plak şirketi Warner Bros.’un dayatmalarını açığa vurmak için yüzüne “slave” (köle) yazıp dolaştı. Yine aynı nedenle 1994 yılında “The Most Beautiful Girl In The World”ü kendi olanaklarıyla single olarak yayımladı. Ertesi yıl “The Gold Experience” adlı albümü yayımlamayı reddetti ve sonunda kendi plak şirketini kurdu. Albümlerinin satışını doğrudan kendi internet sitesi üzerinden yapmayı denedi. İsminin Warner Bros. tarafından marka haline getirilip bir ticari araç olarak kullanıldığını söyledi ve bunu önlemek için telaffuz edilemeyen bir işareti isim olarak kullanmaya başladı. 2000’de bu şirketle sözleşmesi bitince yeniden Prince adını aldı. Son günlerde garip bir şekilde küçük otellerde hayranlarına konserler vererek albümünü tanıtıyor. Eh, Prince bu, aklına koyduğunu yapar. Üstelik artık 49 yaşında ve hiç kimseye hiçbir şeyi kanıtlamak zorunda değil; o bir ikon artık.

“PLANET EARTH”ÜN FARKLI MESAJLARI

Prince’in fırtınalı müzik yaşamı düşünüldüğünde, Planet Earth’ün çıkışıyla kopan bu gürültü hiç de şaşırtıcı değil. Ama şaşırtıcı olan başka bir şey var; o da Prince’in bu albümde ilk kez sosyal ve politik mesajlar vermesi. Bazıları bunu sanatçının Yehova Şahitleri’ne katılması nedeniyle o eski seksi şarkı sözlerine elveda deyişi olarak yorumlayabilir. 1980’lerdeki Prince’le karşı karşıya olmadığımız doğru. Ama yine de, Planet Earth’de ve bir önceki albüm “Black Sweat”de az da olsa satır aralarında yapılmış akıllıca dokundurmalar yok değil.

Albümün açılışını, içinde bulunduğumuz döneme uygun olarak çevreci mesajlar veren “Planet Earth” adlı şarkının girişindeki solo piyano yapıyor. “50 yıl sonra bizim hakkımızda ne diyecekler? Suyu ve atmosferi umursadık mı?” diye sorarak başlayan şarkı, sonuna doğru siyasi bir boyut kazanarak günümüzün en önemli sorununa parmak basıyor. “Geçerli bir nedeni olmadan başlayan ve neden sürdürüldüğü belli olmayan bir savaşa çocuğunuzu gönderdiğinizi düşünün” diyor Prince, “Eve dönebilirlerse hala fakir mi olacaklar?”

Asıl ilginç olan şarkı ise, albümün sonuna saklanmış. Savaşlarda kimsenin kazanmadığını, insanların söyledikleriyle yaptıklarının birbirini tutmadığını anlatan “Resolution”, Prince’ten beklenmeyecek bir protesto şarkısı havasında. Ama farklı olan, Prince’in protestosunu bağırarak değil, hoş bir melodi eşliğinde pop müziğin hafifliğinden yararlanarak yapması.

Albümün en akılda kalıcı şarkısı, U2 soundunu hatırlatan ilk single “Guitar”. Bu şarkısında aadakatsiz bir sevgiliye hitap eden Prince, “Seni seviyorum ama gitarımı sevdiğim gibi değil” diye itirafta bulunuyor.

Listeleri alt üst edecek bir hit şarkıdan yoksun gözüken Planet Earth, müzik açısından yeni bir şey sunmuyor. Bu albümde Prince’in daha önce funk, pop, soul, rock, caz ve R&B türlerinde yaptıklarından farklı bir şey yok. Daha önce kimsenin yapmadığı bir şey de yok. Üstelik “Purple Rain”, “Kiss” “Cream”, “When Doves Cry” gibi tüm zamanların en güzel şarkılarına imza atmış bir sanatçının kariyeri göz önünde tutularak değerlendirildiğinde bazılarını hayal kırıklığına da uğratabilir. Ama şunu da belirtmek gerekir ki, Prince, “Musicology” (2004) ve “3121” (2006) albümleriyle girdiği yolu izleyerek, yine birçok müzik türünü bir arada kullanmış. Prince karışımları sever. Hem rock yapar hem R&B, hem muhteşem baladlarla gönlümüzü fetheder hem funkla coşturur. Şarkı sözleri bazen seksidir bazen de ruhani. Cazibesi bu karışımdır onun. Bu defa sınırları zorlamıyor ama yine yaratıcı, yine keyifli…

Written by zülalk

18 Ağustos 2007 at 20:27

Prince, U2 kategorisinde yayınlandı

>George W. Bush bir rock albümüne daha esin kaynağı oldu…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/22 Temmuz 2006

ABD Başkanı George W. Bush’un esin kaynağı olduğu albümlere bir yenisi eklendi. Ünlü Amerikalı alternatif rock grubu The Flaming Lips, Bush’un izlediği savaş yanlısı ve dini kullanan politikalardan öylesine nefret ediyor ki, bunu “At War With The Mystics” adlı yeni albümüyle belgeledi.. Böylece, bugüne kadar varoluş, hayatın belirsizliği, umutsuzluk ve uzay temalı şarkılara imza atan grup, ilk kez olarak politika odaklı bir albüm yayınlamış oldu.

Müziğinde funk öğeleri taşıyan “Free Radicals” adlı şarkıda, intihar saldırılarında bombaları atanlara şöyle sesleniyor The Flaming Lips: “Çok radikal olduğunu sanıyorsun ama gerçekte bir fanatiksin” ve “Yoksul adamın Donald Trump’ına dönüşüyorsun”. “Haven’t Got A Clue” adlı şarkıda ise, “Sen her açıklama yaptığında ben yüzüne daha fazla yumruk atmak istiyorum” diyerek Beyaz Saray’ı yönetenlere kızgınlıklarını anlatıyorlar.

Şarkı sözlerini yazan vokalist Wayne Coyne böyle dese de, aslında o hiçbir şekilde fiziksel şiddetten yana değil, röportajlarında “devrimlerin insanın içinde, yani zihinsel olacağını” söylüyor. Müziğin dünyayı değiştireceğini düşünmüyor ama Bush’u ve savaşı görmezden gelmenin mümkün olmadığını da vurguluyor. Ona göre bu son albümleri çok kızgın olduğunuzda duvara attığınız bir yumruk gibi. Albümde dalga geçilen bir diğer konu da, Britney Spears gibi dünyada olup bitenleri umursamadan müzik yapanların kazandığı haksız ün ve bunların yaydıkları boş eğlence zihniyeti.

1983 yılında Oklahoma’da kurulan The Flaming Lips’in bu 11. albümünde, ilk dönemlerindeki “psychedelic” eğilim daha ağırlıklı olarak ortaya çıkıyor. Grup, 2002 tarihli albümleri “Yoshimi Battles The Pink Robots”daki dijital seslerden önemli ölçüde uzaklaşmış. Pink Floyd hayranı olan üçlü, bunu özellikle “Pompeii Am Gotterdammerung”, “The Wizard Turns On”, “The Sound Of Failure” ve “My Cosmic Autumn Rebellion” adlı şarkılarda hissettiriyor. Aslında albümdeki şarkılar zaman zaman farklı müzisyenleri çağrıştırıyor; aklınıza bazen Prince, bazen Black Sabbath, bazen de Marvin Gaye geliyor.

Özel bir dinleyici kitlesine sahip olan The Flaming Lips, şarkılarına koydukları uzun ve garip adlarla da tanınır. Amerika’dan daha çok Avrupa’da ilgi gören grubun kuruluşu da oldukça ilginç. Vokalist Wayne Coyne, ilk olarak bir kiliseden çaldığı müzik aletleriyle işe başlamış. 1993 yılında vazelinle kahvaltı eden bir kadını anlatan “She Don’t Use Jelly” adlı şarkıyla dikkat çeken grubun kariyerindeki asıl çıkış, 1999 tarihli “The Soft Bulletin” adlı albümle oldu. Elektronik aletlerin daha fazla kullanıldığı “Yoshimi Battles The Pink Robots” ise dünya çapında büyük başarı kazandı ve 2003 yılında “En İyi Rock Enstrümantal Performansı” dalında Grammy Ödülü’nü aldı.

The Flaming Lips, tartışmasız müzik dünyasının en yaratıcı ve deneysel gruplarından biri. Hiç çekinmeden, herkesi “Olur mu canım?” dedirtecek çalışmalara imza atıyorlar. Örneğin, “Zaireeka” adlı albümleri 4 CD’den oluşur. Her bir CD’de farklı bir grup elemanının çaldığı bölüm yer alır: yani gitar partisyonları bir CD’deyken davul partisyonları başka bir CD’de toplanmıştır. Müziği tam olarak dinleyebilmek için bu dört CD’yi dört ayrı CD çalarda eş zamanlı olarak çalmanız gerekir. Bu tarz çalışmalar yapmalarındaki tek neden, müziğin sınırlarını zorlayıp yeni deneyimlere yol açmak. Müziğin hemen her türüne açıklar. Flüt, zil, timpani, trompet, bilgisayar, tef, flugelhorn, kontrabas, bongo, davul, elektronik gitar, akustik gitar albümlerini kaydederken kullandıkları müzik aletlerinin başlıcaları.

Grubu tanıyanlar bilir; The Flaming Lips, müziklerindeki yaratıcılığı sahne performanslarına da aynen yansıtır. Grubun elemanları konserlere hayvan kostümleri içinde çıkar; konserin başlamasıyla sahneyi birden bire zebra, tavşan, panda, tavuk, ördek ve kaplan gibi çeşit çeşit hayvanlar kaplar. Konfetiler, kuklalar, balonlar, ışıklar, dumanlar, kanı çağrıştırmak için kullanılan kırmızı boyalar, megafonlar ve dev ekranlarda gösterdikleri şok edici savaş görüntüleriyle konserlerini tam bir gösteriye çevirirler… Ve Wayne Coyne, dev bir plastik uzay balonu içinde sahneye yuvarlanarak gelir. Asıl önemlisi, onların konserlerine giden izleyici artık aktif bir izleyicidir; sadece dinlemekle kalmaz, gördükleri karşısında şok olmuştur, yerinde duramayıp şarkılara eşlik etmekte ve aynı zamanda gördükleri hakkında düşünmektedir. Louis Armstrong’un “What A Wonderful World” adlı şarkısını söyleyerek sahneyi terk eden grup, sanki büyük ve görkemli bir parti vermiş gibidir. Grubu Amerikalı müzisyen Beck’e eşlik ettikleri turne sırasında izledim ve konser salonunda gördüklerimi, sözcüklerle ancak bu kadar anlatabiliyorum.

Kurulduğu günden bu yana inişli çıkışlı çok yol kat eden The Flaming Lips, kanımca bu son çalışmasıyla kariyerinin en başarılı albümlerinden birine imza attı. Wayne Coyne, Roll dergisinde yayınlanan bir röportajında, “en etkili ve güçlü olan, sanat yoluyla düşünce biçimini değiştirmek” diyordu. Bu yolda atılan önemli bir adımdır “At War With The Mystics”.

Written by zülalk

22 Temmuz 2006 at 22:18