Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Radiohead’ Category

>Radiohead, yine özgür yine deneysel

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen / 2 Mart 2011

14 Şubat günü müzik dünyası, internete düşen bir haberle bir anda büyük bir heyecan yaşadı. Rock grubu Radiohead, dört yıllık aradan sonra yeni albümünü beş gün sonra yayınlayacağını açıkladı. “The King of Limbs” adı verilen albüm için bir internet sitesi hazırlanmış; albümü önceden sipariş etmek isteyenlerin, o site üzerinden alabilecekleri duyuruldu.

Sabırsızlıkla 19 Şubat’ı beklerken, bir gün önce siteden ön sipariş verenlerin albümü indirebileceği bildirildi. Aynı saatlerde de ilk single “Lotus Flower”ın videosu yayınlandı. O gün sosyal medyada herkes Radiohead’i konuştu. Dünyanın her yerinden insanın aynı anda katıldığı ortak bir müzik dinleme seansıydı bu.

Aynı zamanda geleneksel uygulamanın tersine, daha önceden bazı müzik dergilerine ya da gazetelere bir kopya verilmediği için, kimse neyle karşılaşacağını bilmiyordu. Hayranlar, gazeteciler hep birlikte ilk kez duydular albümü. Bu eşitlik duygusu da ayrıca güzeldi.

Devrimlerin bile internette örgütlendiği dijital çağa çok uyan bir albüm tanıtma stratejisi izliyor Radiohead. Aslında büyük bir plak şirketine bağlı olmadan yayımladığı önceki çalışması “In Rainbows”dan bu yana zorunlu olarak gelişti bu yöntemler. Ama bu defa albümün satışında önemli bir değişiklik yapılmış.

2007’de “In Rainbows” çıktığında, büyük plak şirketleriyle sözleşmesi bittiğinden, yine internet üzerinden dijital olarak satılmıştı albüm. Ayrıca dinleyiciye albüm için ödeyeceği karşılığı kendisinin belirlemesine olanak tanıyan bir yöntem izlenmiş; hatta isteyenin hiçbir şey ödemeden indirmesi sağlanmıştı.

Bu yönteme karşı çıkanlar çok oldu; oysa grup, batmakta olan müzik sanayisinde klasik plak şirketi mantalitesini sorguluyordu. Elbette ancak Radiohead kadar kendine güvenen, büyük bir grubun izleyebileceği bir stratejiydi; ama alışılmış kuralları yıkan, devrimci bir uygulamaydı.

Yıllardır “In Rainbows”un satış gelirinin, önceki albümlerden daha az olmadığı söylense de, bu konudaki spekülasyon hiç bitmedi. Bu nedenle grubun yeni albümde nasıl bir strateji izleyeceği merak ediliyordu. Albüm, duyurulandan bir gün önce, 18 Şubat’ta satışa çıkınca, bir öncekinin aksine sabit ücret politikasına dönüldüğü anlaşıldı.

Ancak bu kez, sadece 9 dolarlık MP3 ya da 14 dolarlık CD kalitesinde WAV dijital versiyonlar değil, 48 dolarlık bir başka versiyon da önerildi dinleyicilere. “Newspaper album” denilen ve doğada çözünebilir bir maddeden yapılan bu paket, iki plak, çeşitli çizimler, yayınlanmamış bir CD ve MP3 versiyonunu da kapsıyor.

Gitarist Ed O’Brien, bir süre önce müziğin daha ulaşılabilir olması için dinleyicilere farklı alternatifler önermek gerektiğini söylemişti. Anlaşılabilir bir durum; geçen defa da sonradan CD ve LP olarak yayınlandı albüm.

Ama burada asıl konu, ücretlendirme politikası. Madem geçen defaki “pay-what-you-want” politikası yeterince iyiydi, o zaman neden vazgeçildi diye sormadan da edemiyor insan?

Bu konuda altı çizilmesi gereken bir başka nokta, plak şirketi baskısı olmayınca, dijital platformda müziğin daha ucuza satılması ve gerçek hayranların her zaman CD ve LP almaya gönüllü olması. Plak şirketlerinin yapamadığı doğru hesap da budur…

KID A/AMNESIAC ÇİZGİSİ DEVAM EDİYOR

Gelelim albümdeki şarkılara…

Sekiz parçanın yer aldığı “The King of Limbs”, toplam 37 dakika 29 saniyelik kısa bir çalışma. Albüm çıkmadan önce en merak edilen konu, Radiohead’in “OK Computer” dönemindeki tarzına mı, yoksa “Kid A“deki gibi elektronik seslerle flört ettiği döneme mi yakınlaşacağıydı. Yanıtımızı aldık; “The King of Limbs”, grubun en iyi albümü olan Kid A ve ondan sonra çıkan Amnesiac sounduna yakın.

Grubun daha gitar odaklı eski albümlerini sevenler için bu belki iyi bir haber değil; ama kanımca, Radiohead’i bugünün en iyi alternatif rock grubu yapan şey, yıllar ilerledikçe genel beğeniye daha kenarda kalmış bir alana yönelmesi. “The King of Limbs”, “Kid A” ya da “Amnesiac” kadar uçta ve o kadar çarpıcı değil elbette; onlara göre genel dinleyici açısından daha kolay alışılabilir bir soundu var.

Gitar geri plana alınırken, bas soundunun baskın olarak kullanılması dikkat çekici. İçinde hem organik sesler var, hem de glitch, synth ağırlıklı sesler; akustik gitar da var dubstep ve deep funk da. Ama sonuçta duyduğunuz müzik, grubun 2000’li yıllarda girdiği yolun izlerini çok başarılı ve özgün bir kolaj içinde yansıtıyor.

Bu anlamda şaşırtıcı bir yön değişimi içermiyor “The King of Limbs”. Sadece çok sayıda farklı olasılıklar öneren özel bir ses dünyasının içine sokuyor dinleyeni.

Thom Yorke‘un vokali, yine bazen mırıldanırcasına, kendinden geçercesine söylediği belli belirsiz sözlere dayanıyor. Şarkılar, başından sonuna tek bir anlamlı öykü anlatmıyor. Duyduğunuz metaforlardan çıkarsama yapıyorsunuz çoğunlukla. Dünya meseleleri de var, doğanın dertleri de, kişisel olaylar da… Yalnızlık, kayıplar, depresif ruh halleri yine odak noktası…

Medyaya yansıyan bilgilerden, albümün isminin “In Rainbows”un kaydedildiği stüdyonun yakınındaki Wiltshire Ormanı’nda bulunan bir meşe ağacına referans yaptığını öğrendik. Yok olmakta olan dünyada o ağacın dertlerini de duyabilirsiniz, intiharın eşiğine gelmiş bir insanın iç seslerini de…

Thom Yorke, o insanın iç seslerini o kadar güzel duyuruyor ki, belki de bu nedenle beni en çok etkileyen parça “Codex” oldu. Piyanoyla çelik üflemelilerin mükemmel bir hüzün yansıtan diyaloğu bana epey dokundu.

Albümün satışa çıktığı gün videosuyla adeta olay yaratan “Lotus Flower”, hepsinin içinde en melodik olanı. Thom’un videodaki sıra dışı dansı çok tartışıldı. Ben, müziğin algılanışını etkilediği için, genel kural olarak, müzisyenlerin kendilerinin göründüğü videoları; özellikle de kadın şarkıcıların güzel kıyafetler giyip yatakta bir o yana bir bu yana döndüğü videoları sevmem.

Ancak bu video baştan sona Thom Yorke’a odaklansa da, diyecek herhangi olumsuz bir sözüm yok. Çünkü bugüne kadar gördüğüm en içten, en dürüst videolardan birisi. Thom, sempatik gözükmeye ya da genel beğeniye oynamaya çalışmamış. İçinden geldiği gibi, çılgınca, garip bir şekilde dans ediyor. Dansta da deneysel bir tavır içinde aslında. O gariplik, deneysellik albümün genel yapısıyla da uyuyor.

Sözünü etmek istediğim bir diğer şarkı, “Morning Mr Magpie”. Thom Yorke’un yıllar önce (2002) bir webcast sırasında sadece gitarla canlı çaldığı, önceden duyduğumuz bir parçaydı bu. Ancak yeni versiyona bir loop eklenmiş. Mükemmel bir bas ve perküsyon bileşimi sunan şarkının albüm versiyonu, çok daha canlı ve ritmik olmuş.

“The King of Limbs” çıkmadan önce acaba ikinci bir “Idioteque” olacak mı diyorduk. Doğrusunu söylemek gerekirse, öyle bir parça yok ve kanımca “Kid A” hala Radiohead’in en iyi albümü. Ancak bu, yeni albümün de belli bir çıtanın üstünde olduğu gerçeğini değiştirmez.

Radiohead, “satar mı satmaz mı, konserde canlı çalmaya uygun olur mu olmaz mı?” diye düşünmeden istediği müziği yapıyor. Kariyerleri ilerledikçe müziklerinin deneysel bir alana yönelmesi, beni kişisel olarak memnun ediyor.

The Guardian’ın sorduğu gibi, “The King of Limbs müzik endüstrisini kurtaracak mı?” bilmem ama bugünün en heyecan verici müziğini bu cesaretli yaklaşım ve deneysel ruh yaratıyor.

(Not: Duymayanlar için şu bilgiyi de vermek isterim. Yayılan dedikodulara bakılırsa, abümün sonundaki “Separator” adlı şarkı, grubun kısa bir süre sonra ikinci bir albüm çıkaracağını müjdeliyor. “Kid A”den hemen sonra çıkan “Amnesiac” gibi bizi yeni bir albüm bekliyor olabilir. Hem “The King of Limbs”in kısalığı hem de Separator’de Thom’un “If you think this is over/ Then you are wrong” demesi de bu iddiayı güçlendiriyor. )

Reklamlar

Written by zülalk

02 Mart 2011 at 07:24

Ed O'Brien, Radiohead, Thom Yorke kategorisinde yayınlandı

>Macy Gray’den Çığlıklı Konser

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 16 Şubat 2011

Macy Gray’in konseri aylar öncesinden basına duyurulurken “İstanbul’da bir diva” başlığı seçilmişti. 43 yaşındaki Amerikalı sanatçı, kendine özgü sesi ve yorumuyla, gerçekten de R & B ve soul müziğin en yetenekli isimlerinden.

Albüm çalışmalarını yakından izlememe karşın, kendisini sahnede ilk kez canlı dinledim ve diyorum ki; Babylon’da bugüne kadar gördüğüm en güzel konserlerden biriydi.

Macy Gray ve beş kişilik ekibi, o akşam “İyi bir sahne performansı nasıl olur?” sorusunun yanıtını verdi. Önce davulcu, klavyeci ve gitaristler çıktı sahneye.

Sonra oldukça kilolu, kısa boylu ve afro saçlı siyahi bir kadın vokal belirdi. Anonslarıyla kalabalığı öyle bir coşturdu ki, Macy Gray göründüğünde ortalık yıkıldı adeta.

Konser boyunca şunu gözlemledim: Macy Gray, bir yandan diva tanımlamasına yakışacak bir görüntü içindeyken, bir yandan da dinleyiciye yakın olmasını biliyor. İki saatlik konser boyunca dört kıyafet değiştirip boynunda kocaman tüylerle dolaşsa da, esprileriyle dinleyicilere kahkahalar attırıyor. Hem bir “star”, hem de herkes kadar doğal…

Sevgililer Günü’ne denk gelen ilk geceki konserde, önce İstanbul’a neden geldiklerini bir tür Google falına bağladı. Bas gitarist, Google’a “İstanbul’a neden gitmeliyiz?” yazmış, yanıt şu çıkmış: “Erkekleri ve kadınları çok seksi, akıllı ve güzeldir; harika çığlık atar, eğlenmeyi severler.

Bunları anlatıp “Siz ne kadar güçlü çığlık atarsanız, sesimiz o kadar iyi çıkar” deyince, elbette salonda toplu bir çığlık koptu.

Macy Gray, kendi boğuk sesini hiç beğenmediği halde tesadüfen şarkıcı olmuş. Oysa groove, funk, soul, R & B, rock, reggae esintili şarkıları yetkinlikle yorumlayabildiği sıra dışı bir sese sahip. Konserde bunu bir kez daha kanıtladı.

Sürpriz yaparak Radiohead’in unutulmaz şarkısı “Creep”i seslendirdi. Bugüne kadar çok sayıda müzisyen tarafından cover’landı bu şarkı. Macy Gray’inki de farklıydı ama ayrı bir güzeldi.

Konserde iki ilginç cover daha vardı. Birisini güçlü sesi ve danslarıyla herkesin ilgi odağı olan vokalist Shemika Secrestseslendirdi. Metallica’nın büyük hiti “Nothing Else Matters”ın neo soul versiyonunu dinledik. (Shemika’nın çok güzel bir sesi olmasına karşın bu cover’ı beğenmediğimi belirtmeliyim. Çünkü şarkının dokusunu bozup bambaşka bir karaktere büründürdü ve o karakter bana yakın değildi. Elbette tartışmalı bir konudur bu…)

O arada kıyafet değiştirip tekrar sahneye geldi Macy Gray. Bir kez daha “Çığlıklar atılsın!” dedi. Ortalık karıştı.

When I See You Again”, “Sweet Baby”, “Demons” ve “Sexual Revolution” gibi en sevilen şarkılarını arka arkaya seslendirince, bir ara baktım ki istisnasız herkes dans ediyor.

Sıra elbette kendisine 2001’de En İyi Kadın Pop Vokal Performansı dalında Grammy kazandıran “I Cry”a da geldi. Ama asıl şov, “Oblivion”da gerçekleşti. Vokalistle birlikte elinde kartonlar olan bir adam belirdi sahnede. Macy Gray şarkı söylerken, onlar üzerinde şarkının sözleri yazan kartonları dinleyicilere attılar. Kaotik ama eğlenceli bir görüntüydü.

Gecenin son cover’ı Queen’den “We Are the Champions” oldu. Gitar solonun ardından salondaki herkes Macy Gray’le birlikte söyledi şarkıyı.

Konserin kapanışı için son albümünden oldukça neşeli bir şarkı olan “Beauty in the World”ü seçmiş Gray. Ancak bis için geri geldiğinde melankolik “Slowly”i söyleyince müthiş bir kapanış oldu.

Hızla akıp giden zamanda biraz yavaşlayıp bu kargaşadan uzaklaşsak güzel olmaz mı?” diyordu şarkı. Biz o akşam, dışardaki kargaşadan biraz olsun uzaklaşıp mükemmel bir konsere tanık olduk.

Macy Gray “Creep” cover’ı (Bu videoyu YouTube’a yükleyen Kemal Özleyen’e teşekkürler.)

Konserin son şarkısı “Slowly”:

_

Written by zülalk

16 Şubat 2011 at 15:04

Macy Gray, Metallica, Queen, Radiohead, Shemika Secrest kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Abümler 8:

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 28 Şubat 2010

PETER GABRIEL-Scratch My Back (Virgin Records)

Peter Gabriel, yaklaşık yedi yıllık bir aradan sonra Bob Ezrin prodüktörlüğünde yeni bir albüm yayınladı. Ancak, progresif rock grubu Genesis’in vokalisti olarak ünlenen müzisyen, kendisi de iyi bir besteci olmasına karşın, bu defa da yeni şarkı yazmamış.

Scratch My Back”, Gabriel’in en sevdiği sanatçıların şarkılarını yorumladığı bir cover albümü. Bu sanatçıların arasında, kendi döneminin devleri David Bowie, Paul Simon, Lou Reed, Randy Newman, Neil Young ve Talking Heads’le birlikte; günümüzden Radiohead, Arcade Fire, Bon Iver, Elbow, The Magnetic Fields ve Regina Spektor da yer alıyor.

“Scratch My Back”, bir cover albümü olmakla birlikte, onu diğerlerinden ayıran bir özelliği var. Peter Gabriel, bu albümde şarkılarını söylediği her sanatçı ya da grubun, karşılık olarak onun şarkılarından birisini söylemesini talep ediyor. Böylece, ortaya çıkan çalışmalar, her ay iki şarkılık bir single olarak yayımlanacak.

Ardından hepsinin bir araya geldiği toplu bir albüm piyasaya çıkacak. O albümün adının ise, “I’ll Scratch Yours” olacağı açıklandı. İlk başta pazarlama açısından akıllıca bir yöntem olarak görülse de, bence cover albüm anlayışına yeni bir boyut getirdiği için oldukça yaratıcı.

Albümün müzik açısından en dikkat çekici özelliği, şarkıların gitar ve bateriden arındırılarak, basit bir orkestral düzenlemeyle, bazen sadece bir piyano eşliğinde ve daha çok Peter Gabriel’in sesini ön plana çıkaracak şekilde yorumlanması. Belli ki, ünlü müzisyen, bir şarkıcı olarak farklı düzenlemelerle neler yapabileceğini görmek istemiş.

Albümde tek tek şarkılar bazında başarılı olanlar da ver olmayanlar da… Örneğin Talking Heads’den “Listening Wind”de funk havası bir kenara bırakılınca, şarkının sözleri daha belirgin hale gelmiş ve eski halinden daha dokunaklı bir melodi çıkmış ortaya.

Ama aynı şeyi her şarkı için söyleyemem. Orijinal “Heroes”u mükemmel kılan şey, Bowie’nin naif bir hayalciliği yansıtan yorumudur. Oysa Peter Gabriel’in “Heroes”u oldukça karamsar.

Ne kadar dinlesem de hakkında olumlu bir düşünce edinemediğim bir başka cover ise, Radiohead‘in “Street Spirit” adlı şarkısı oldu.

Peter Gabriel, bu şarkı hakkında Thom Yorke‘dan herhangi bir geri dönüşüm almamış. “Galiba pek hoşlanmadı benim yorumumdan,” diyor Gabriel. Bana kalırsa, Thom da bu durumda böyle efsanevi bir sanatçıya ne diyeceğini bilememiş olabilir…

Albümdeki en dikkat çekici cover’lardan birisi “Flume“. Bon Iver’in bu mükemmel şarkısı, Peter Gabriel’in albümünde de tartışmasız öne çıkıyor.

Sonuç olarak, Peter Gabriel’in aynı tondaki yorumunun biraz bıkkınlık yarattığını belirtmekle beraber, The Durutti Column ile yaptığı çalışmalardan tanıdığımız John Metcalfe’nin albümdeki düzenlemelerini başarılı bulduğumu söylemeliyim.

“Scratch My Back”de cover’lanan şarkı listesi şöyle:

1. Heroes (David Bowie)
2. The Boy in the Bubble (Paul Simon)
3. Mirror Ball (Elbow)
4. Flume (Bon Iver)
5. Listening Wind (David Byrne/Talking Heads)
6. The Power Of the Heart (Lou Reed)
7. My Body is a Cage (Arcade Fire)
8. The Book Of Love (The Magnetic Fields)
9. I Think It’s Going To Rain Today (Randy Newman)
10. Apres Moi (Regina Spektor)
11. Philadelphia (Neil Young)
12. Street Spirit (Fade Out) (Radiohead)

Albümü dinlemek ve “Flume”ü yasal olarak ücretsiz indirmek için buraya tıklayın.
buraya tıklayın.

_

>2009 onlarsız olmazdı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/26 Aralık 2009

Bu yıl bitmeden özellikle iki gruptan söz etmek istiyorum. Birisi Patrick Watson, diğeri The Pains of Being Pure at Heart. İkisi de birkaç hafta önce 2009’un en iyilerini sıraladığım listede yer alıyordu; ama yaptıkları müziği bugüne kadar ayrıntılı bir şekilde tanıtma fırsatı bulamadım…

Bugünkü yazımı, bu çok başarılı iki gruba ayırdığım için mutluyum. 2009’u onları yazmadan kapatsaydım, görevimi tam yapmadığım düşüncesiyle suçluluk duyardım…

PATRICK WATSON-WOODEN ARMS

Yılın en parlak gruplarından Patrick Watson, vokalde gruba adını veren Patrick Watson, perküsyonda Robbie Kuster, basta Mishka Stein ve gitarda Simon Angell’den oluşuyor.

Kanadalı grup bu yıl 3. albümü “Wooden Arms” ile tüm dünyada büyük başarı kazandı. Ancak benim hayatıma 2006’da “Drifters” adlı olağanüstü güzel bir şarkıyla girmişlerdi.

O günden bu yana sürekli ilgiyle izledim onları. Çünkü bu sıra dışı dörtlü, benim müzikteki bir hayalimi gerçekleştiriyor: Farklı ses arayışıyla deneysel çalışmalar yapıp, türler arasında mükemmel bir kombinasyon yaratıyorlar.

Aynen laboratuvarda araştırma yapan çılgın bir kimya profesörü gibi, onlar da stüdyoda değişik sesler bulma çabasına girişiyor ve o sesleri, çevrelerindeki çeşitli objeleri kullanarak kendileri yaratıp canlı kaydediyorlar.

Örneğin, “Beijing” adlı şarkıdaki bisiklet sesini elde etmek için stüdyoya bisiklet getirmişler. Bu yıl beni en çok heyecanlandıran şarkıyı seçmem gerekse, bu şarkının adını veririm.

Grubun sitesine girip (www.patrickwatson.net) konser videolarını seyrederseniz, grup elemanlarının bu şarkıdaki olağanüstü performanslarını görebilirsiniz. Robbie Kuster’ın ters çevrilmiş farklı boyuttaki tencerelerden elde ettiği sesler de harika, Patrick Watson’ın müthiş falsettosu da…

Sadece vokale eşlik eden gitarla kaydedilen “Man Like You” ise, müzikal açıdan bir diğer ilginç parça. Nick Drake’i andıran yumuşacık bir vokalle şekillenen, country pop tarzında bir şarkı bu. O kırılganlığa uyacak titrek tınılar yaratmak için, şarkının girişinde akustik gitarı kaşıkla çalmışlar. Radiohead’i andıran enstrümantal “Down at the Beach” ise, bağımlılık yaratacak kadar güzel…

Uzun zamandır klasik müzikle cazı, ambient müzikle kabare-pop’u, indie rock’la deneysel müziği böylesine güzel bir şekilde buluşturan bir albüm dinlememiştim. Müziğin yansıttığı sinemasal etkiden mi, duyduğum seslerin çarpıcılığından mı bilmiyorum, çok etkilendim bu albümden.

Türkiye’deki konser organizatörlerine sesleniyorum: Acaba Patrick Watson’ı Türkiye’ye getirmek olanaklı mı?

THE PAINS OF BEING PURE AT HEART-THE PAINS OF BEING PURE AT HEART

Son yıllarda New York’un Brooklyn bölgesi, adeta bir müzik laboratuvarı işlevi görüyor. Yeni gruplar orada kuruluyor, müzik trendleri orada şekilleniyor… Bu öyle bir noktaya geldi ki, artık tipik bir Brooklyn soundu bile var. The Pains of Being Pure at Heart da, Brooklyn’in müzik dünyasına kazandırdığı yeni gruplardan…

İtiraf edeyim, benim bu grupla tanışmam, garip isimleri nedeniyle oldu. Geçen yıl bir müzik blogunda rastladım onlara. Türkçe’de “Kalben saf olmanın acıları” adlı bir grup düşünün; müziklerini dinlemeden geçebilir misiniz? Ben de geçemedim ve internette yeni grup keşfine çıkmış bir müziksever olarak hemen araştırdım…

Grubun vokalisti Kip Berman’ın bir arkadaşının yazdığı, henüz yayımlanmamış bir çocuk öyküsünün adıymış gruba esin kaynağı olan… Dahice değil ama ilgi çekici olduğu kesin…

Önceleri kendi halinde bir arkadaş grubu olarak başlayan bu dörtlünün yıldızı 2009’da çok parladı. Bu yıl çıkan ve grupla aynı adı taşıyan ilk albümlerinde 80’lerin İngiliz popundan esintiler var; new wave, shoegaze pop ve dance-punk karışımı bir tür indie pop yapıyorlar.

Şarkılarını dinledikçe ders çalışmaktan başka derdinizin olmadığı lise yıllarına dönesiniz geliyor… Geçmişe özlem var ama geleceğin heyecanı da yok olmamış. Beni en çok çeken şey de bu oldu.

Kip Berman, “Hayatımızı sadece bisiklete binip pasta yiyerek geçiremeyiz. Kötü şeyler de oluyor dünyada… Ama biz öfkeden kudurup, bileğimizi kesecek tipler de değiliz. İkisinin arasında bir yer bulmak mümkün,” diyor.

Sonuçta albümden yansıyan hava, insana daha çok hayatın olumlu yönlerini düşündürüyor. Şarkıları, romantik, melankolik ama aynı zamanda taze umutlar da içeren hoş melodiler vaat ediyor. Onlara kulak verin.
www.myspace.com/thepainsofbeingpureatheart

Written by zülalk

26 Aralık 2009 at 19:55

>Spotify, müzik endüstrisini kurtarır mı?

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/21 Kasım 2009

İnternet çağında MP3 dönemi yaşıyoruz. Ben, hâlâ CD’lere fiziksel olarak sahip olup arşivlemeyi sevsem de, şu bir gerçek ki, CD formatı öldü.

Artık insanlar albüm değil, tek tek şarkı alıyor; daha da kötüsü, almıyor yasadışı sitelerden indiriyor… Bu durumda Radiohead, Rush gibi kimi gruplar da bir daha albüm yapmayacaklarını, sadece şarkı yayınlayacaklarını açıklıyor…

Yasadışı paylaşım sitelerinden yediği darbeyle çöküşün eşiğine gelen müzik endüstrisini ne kurtatır? Bizde bu soruna çare olabilecek etkili bir yöntem henüz bulunamadı, ama dünya bugünlerde Spotify’ı konuşuyor.

iTunes’un kullanıma sunulduğu 2003’ten bu yana gündeme gelen en devrimci sistem olarak nitelenen Spotify, geçen yıl Martin Lorentzon ve Daniel Ek adlı iki İsveçli tarafından başlatıldı.

SİSTEM NASIL ÇALIŞIYOR?

Bilgisayar ve mobil cihazlarda müzik dinlenmesine olanak sağlayan sistem kısaca şöyle çalışıyor: İnternetten bedava Spotify uygulamasını bilgisayarınıza yüklüyorsunuz. İki tür üyelik var ve ikisi de sadece yüklenen uygulama ile birlikte çalışıyor:

1-Sistemi bilgisayarınızda kullanacaksanız stream (Wi-Fi ya da 3G üzerinden internet yayını) ücretsiz ve sınırsız. Ancak şarkı aralarına reklam alınıyor.

2-Eğer Spotify’ı cep telefonunuzda (3G’li olması gerek) kullanmak istiyorsanız, ayda yaklaşık 10 euro verip Premium uygulamasına abone oluyorsunuz. Üyelik ücretini ödemeyi keserseniz, sistem kullanılamıyor; ama tekrar ödemeye başlarsanız, şarkılar aynen telefonunuza geri geliyor.

Ayrıca, Premium üyeliğe geçenler, Spotify’ı internete bağlanmadan da bilgisayarda ve cep telefonunda kullanabiliyor. Offline mode denilen bu durumda, 3333 şarkı reklam yayını olmadan dinlenilebiliyor.

NEDEN TUTTU?

Bu sistemin arkasındaki düşünce şu: 20. yüzyıl satış mantığı değişti. Artık insanların önce parasını alıp sonra satış yapamazsınız. Çünkü ilk önce aldıkları hizmeti ya da ürünü denemeleri gerek. Bu nedenle, müziği internette stream formatında bedava dinlemelerine olanak sağlanmalı.

Bu stratejinin Spotify modelinde başarıyla uygulandığı görülüyor. Yapılan bir araştırmaya göre, bu sistemi kullanananların yüzde 80’i mobil modele yöneliyor. Artık hemen herkesin cep telefonu var ve çoğu kişi, ücretli de olsa, Spotify’ı cep telefonunda kullanmayı tercih ediyor.

Tüketicinin bu eğilimini iyi saptayan Spotify, sadece iPhone için değil, Android ve BlackBerry için de uygulamalar geliştirmiş. Yani tek bir yere bağlanmadan, herkesle çalışıyorlar.

Spotify’ın Avrupa’da başarılı olmasını sağlayan en önemli neden, plak şirketleri ile yayın hakları konusunda anlaşma sağlanması. Büyük plak şirketlerinin bu sistemden hoşlanmasının nedeni ise, Spotify hisselerinin yüzde 18’ini daha önceden satın almış olmaları…

Ancak Spotify’ın iki modeli de (bedava ve ücretli) şu anda İngiltere ve Kuzey Avrupa’da erişilebilir durumda olmasına karşın, henüz telif hakları sorunu çözülemediğinden Amerika’da görüşmeler sürüyor.

SPOTIFY, iTUNES’U ÖLDÜRÜR MÜ?

Yasal Napster” olarak tanımlanan Spotify, yayın hakları konusundaki engelleri aşarsa, iTunes’un sonunu getirecek gibi gözüküyor. Çünkü iTunes’da CD fiyatına alıyorsunuz müziği. Oysa milyonlarca şarkının yer aldığı Spotify, ayda bir CD fiyatına binlerce şarkı dinleme olanağı sunuyor.

Sistemde parçaların kopyalanmasını ve paylaşımını engelleyen özellikler var; ancak kullanıcının istediğinde istediği şarkıya yüksek bit oranlarında ulaşabilmesi çok önemli. Böylece, cihazların belleğinde şarkı taşınmasına ve yasadışı MP3 indirilmesine de gerek kalmıyor.

Ülkemizde de bugüne kadar aylık üyelik üzerinden çalışan müzik siteleri denendi ama pek başarılı olmadı. Spotify ise, kullanıcılara mobil kullanımda kolaylıklar sunduğu için tercih ediliyor.

Sistemin şu anda Avrupa’da 8 milyon abonesinin bulunduğu bildiriliyor. 3G uygulamasının başlamasıyla, Spotify, gerçekten korsana karşı bir çare olabilir…

Ama şunu da belirtmek gerekir ki; bu sistemde bağımsızlara ve büyük plak şirketlerine farklı muamele söz konusu. Bağımsızlara ön ödeme yapılmıyor, stream başına sabit bir ödeme belirlenmiyor, sadece belli bir reklam geliri söz konusu oluyor. Ayrıca herhangi bir plak şirketiyle anlaşması olmayanlara sistemde yer verilmiyor. Dinleyici açısından en kötü yanı bu kanımca…

Sonuç olarak, bütün bu yenilikler, müziğin geleceğini çok etkileyecek. Çünkü eskiden, bir albüm satıldıktan sonra dinlenmese bile, bu plak şirketlerini ilgilendirmiyordu. Oysa Spotify gibi bir sistemde artık önemli olan, şarkının ne kadar dinlendiği… Asıl rekabet şimdi başlıyor!

Written by zülalk

22 Kasım 2009 at 09:29

iTunes, müzik endüstrisi, Radiohead, Rush, Spotify kategorisinde yayınlandı

>Müziğin geleceği, Geleceğin müziği

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 17 Ekim 2009

Geçtiğimiz günlerde Washington’daki Georgetown Üniversitesi’nde müzik sektörü için çok önemli konuların ele alındığı bir zirve yapıldı.

Kâr amacı gütmeyen “Future of Music Coalition” adlı örgüt tarafından düzenlenen toplantı, tam bir beyin fırtınası etkinliğiydi. Üç gün devam eden zirveye ben şahsen katılmadım fakat internet üzerinden yapılan webcast yayınları takip ettim.

Etkinlik kapsamında düzenlenen panellerde, çok sayıda müzisyen, yapımcı, radyo programcısı, yazar ve müzik eleştirmeni, konuşmacı olarak yer aldı. Konuşulan konular da, doğal olarak, teknoloji ile müzik sektörü arasındaki ilişki ve gelecekte müzisyenlerin izlemesi gereken stratejiler üzerinde yoğunlaştı.

Yapılan tartışmaların hepsini bu yazıya sığdırmak olanaklı değil; ama özellikle önem verdiğim iki konuya değinmek istiyorum.

MÜZİK YAYINLARI NASIL OLMALI?

Zirvenin en ilginç etkinliği, “Müzik Yayıncılığının Geleceği” konulu toplantıydı. Katılımcılar arasında, Chicago Tribune’ün müzik eleştirmeni Greg Kot, internetten yayın yapan müzik dergisi Pitchfork’un Yayın Yönetmeni Scott Plagenhoef, URB dergisinin kurucusu Raymond Leon Loker, Washington Post yazarı David Malitz ve Amerikan kamu radyosu NPR’ın müzik eleştirmeni Tom Moon gibi saygın isimler vardı.

Tartışılan sorular arasında en önemlisi şu oldu:

Dijital devrimin müziğin üretim ve dağıtımını tamamen değiştirdiği, ayrıca gazetecilik yöntemleri üzerinde de tartışma başlattığı bir dönemde, medyanın müziğe ve sanatçılara destek verebilmesi için yayınlarda nasıl bir yöntem izlenmeli?

Sektör açısından hayati bir soruydu bu… Bu konuda Raymond Leon Loker’ın yaptığı bir yorum, panelin gidişatını değiştirdi. “Artık içerik kral değil; yeni kral dinleyici,” şeklinde bir yorumda bulundu Loker…

URB’ün yüzeysel içeriğini bildiğim için hiç şaşırmadım bu görüşe… Müzik analizlerine gerek kalmadığını, popüler kültürde öne çıkan haberlerin yeterli olduğunu; çünkü okuyucunun bunu istediğini savunuyordu Loker…

Bu görüşe en vurucu yanıtlar, Tom Moon ve Greg Kot’tan geldi. Moon’a göre, “Müziğin anlaşılması için içerik odaklı yayın şarttır. Fakat sorun şu ki, bugün birçok eleştirmen ve yazar müziğe olan merakını kaybetmiş durumda…

Panele damgasını vuransa, Kot’un şu sözleriydi: “Eğer, bu sektöre, yazar ya da müzisyen olarak yaptığınız işi ticari bir meta haline dönüştürmek amacıyla girdiyseniz, yanlış yoldasınız demektir. Ben, hem yazmayı hem de müziği çok sevdiğim için müzik eleştirmeni oldum. İyi müzik yazarlığının üç temel unsuru vardır: Eğitmek, aydınlatmak ve eğlendirmek.

Moon ve Kot kuşkusuz haklı. Çünkü içerik kaygısı duymadan sadece ticari amaçla yapılan içi boş yayınlar, müziğe destek değil köstek olur. Kanımca buradaki esas mesele, bir denge kurmak; yani son teknolojiyi kullanıp popüler kültürden haberleri hızla verirken, aynı zamanda yaptığınız yayında estetik bir değer yaratabilmek…

Şunu da belirtmek gerekir ki, içeriği zenginleştirmek yani analiz yapabilmek için gerekli bilgi birikimine sahip olmak, müzik konusunda heyecan duymak ve araştırmaya zaman ayırmak gerekir.

Bugün bu özelliklere sahip kaç müzik yazarı var? Kaç yayın yönetmeni bu yönde yayın yapmaya istekli? Yayınlardaki içerik yoksunluğunun suçunu teknolojiye ve dinleyiciye yüklemek yerine, bunları konuşmak lazım…

SANATÇININ İZLEYECEĞİ STRATEJİ

Üzerinde durmak istediğim diğer başlık, sanatçıların başarı kazanmak için izlemesi gereken yöntemle ilgili.

Bu konu, Wired dergisi yazarı Elliot Van Buskirk’ün, menajerlik firması Courtyard Management‘ın ortaklarından Brian Message ile yaptığı söyleşide ele alındı. (Courtyard Management, Radiohead, Supergrass gibi grupların menajerliğini üstlenen bir firma ve müzik sektöründe sanatçı haklarının korunması için yapılan çalışmalarda aktif rol oynuyor.)

Message, konuşmasında sanatçılara bazı önerilerde bulundu. Söylediklerini maddeler halinde sıralarsam, iyi bir özet olabilir:

1. Sanatçının tek hedefi satış olamaz. Bugün bir müzisyenin hayranları ile kurduğu ilişki, daha önce hiç olmadığı kadar önemli bir hale geldi.

2. Bir sanatçının, Myspace, Facebook ya da Twitter gibi sitelerde edindiği “arkadaş” sayısının çokluğu önemli değildir. Önemli olan, o insanlar arasında ne kadarının sanatçıyı gerçekten izlediği ve gönülden bağlı hayran (engaged fan) statüsünde olduğudur.

3. Bu nedenle esas olan, hayranlar ile saygı-güven ilişkisinin kurulmasıdır.

4. Bunun yolu da, sanatçının hayranları ile arasında duygusal bağ yaratacak eserler üretmesinden geçer. Eskiden beri bildiğimiz türden kültürel bir ilişkidir bu.

5. Bütün bunları başarmak için de ilk şart, yapılan işi iyi yapmaktır.

Umarım herkes bu öerilerden faydalanır…

Written by zülalk

18 Ekim 2009 at 09:37

müzik endüstrisi, Radiohead, Supergrass kategorisinde yayınlandı

>Rock Yıldızlarının Paradoksu

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 15 Ağustos 2009

Son aylarda sık sık basında U2 ve Bono’ya methiyeler düzen yazılar görüyorum. Grubun 360° adlı dünya turnesinin ne kadar görkemli olduğunu anlatıyor herkes.

Bono’nun yaptığı tanıma göre, konserde kullanılan sahne, “Gaudi tarafından tasarlanan bir uzay istasyonunu” andırıyor. Bu turne için özel olarak tasarlanan sahnenin özelliği, şu ana kadar bir konserde kullanılan en büyük ve dönüştürülebilir ilk LED ekranına yer vermesi…

U2’yu performansı sırasında 360 derece çevreleyen ekran, görüntüleri sürekli değiştirip toplam 500 bin piksellik bir video kalitesinde izleyicilere anında aktarıyor. Grubu böyle bir sahnede dinleyenler de mest oluyor…

O kadar ki, dev konser organizasyon şirketi Live Nation’a ödedikleri astronomik bilet fiyatlarını bile umursamıyorlar.

“Satan memnun, alan memnun” gibi bir durum olarak gözükse de, işin hoş olmayan bir yanı da var. U2’nun yaklaşık 400 milyon dolar kazanmayı garantilediği turne, gerçekte grubun “çevreci” tavırlarının nasıl göstermelik olduğunu da ortaya koyuyor.

Bono, bir yandan “Gezegenimizi gözetmek konusunda artık daha özenliyiz,” diyor; bir yandan da U2 konserlerinde salınan karbon miktarı, akıl almaz boyutlara ulaşıyor.

The Guardian gazetesinde çıkan bir habere göre, grubun bu turnesinde ortaya çıkan karbon miktarı, Mars’a gidiş ve dönüşü kapsayan bir seyahatte salınacak karbona eşit…

Ya da başka şekillerde ifade edilirse, şu sonuçlar bulunuyor: U2’nun Londra Wembley Stadyumu’nda verdiği bir konserde, 90 bin kişilik kalabalığın tümünü Londra’dan Dublin’e uçakla götürmeye yetecek kadar karbon salınıyor.

Grubun neden olduğu karbondioksit oranı, 6500 İngiliz’in bir yıl boyunca ürettiği ortalama karbondioksite eşit; ki bu da bir ampulün 159.000 yı boyunca hiç durmadan yanmasıyla ortaya çıkan karbondioksit miktarıyla aynı…

FIRST CLASS UÇUŞLA GETİRTİLEN ŞAPKA

U2 elemanları, eleştiriler karşısında, turne dolayısıyla meydana gelen karbon salınımını dengelemeye çalıştıklarını söylüyor. Ama çevreciler, bunun olanaksızlığını ortaya koyacak ilginç bir bilgi daha veriyor: U2’nun doğaya verdiği zararı yok etmesi için yılda 20.118 adet ağaç yetiştirmesi gerekli…

Aslında Bono’nun ikiyüzlü tavırları bu turne ile başlamadı… En sevdiği şapkasını British Airways’in 1. sınıf uçuşuyla İtalya’ya getirtmek için 1700 dolar verdiği biliniyor.

“Sana ne adamın parası varsa getirtir. Üstelik o dünyayı turlayan bir rock star,” diyenler çıkabilir. Rock yıldızlarının sürdüğü abartılı hayatların, çevreci yaklaşımlarla pek de uyum göstermediği doğru…

Ama Bono gibi, Afrika’daki açlığı sona erdirme iddiasında olan bir adamın o abartının boyutlarına dikkat etmesi beklenir. Üstelik kendisi, “şarkılarındaki ana hedefin, insan kalbinin ikiyüzlülüğü” olduğunu söylüyor…

Nitekim, Bono’nun bu davranışı, çoğu kişinin tepkisini çekmiş ve The Wall Street Journal’ın sitesinde, o 1700 dolarla Afrikalılara yardım için neler yapılabileceğine dair bir liste yayınlanmıştı: AIDS hastası 42 öksüz ve yetim çocuğun bir ay boyunca bakımını sağlamak da bunlardan biriydi…

LIVE EARTH’DEKİ İKİYÜZLÜLÜK

Bu yazıya turneleri güncel olduğu için U2 ve Bono ile başladım; ama eleştirilmesi gereken yalnızca onlar değil tabii. 2007’de düzenlenen ve yeryüzünün en “çevreci” etkinliği denilen Live Earth konserinde yaşanan skandalı da unutmamak lazım.

Etkinliği televizyonlardan canlı izleyen iki milyon insana, “Çevreyi koruyun, kullandığınız elektriği, benzini azaltın,” uyarıları yapan müzisyenler, bir yandan da bunun tam tersi davranışlar sergiliyordu.

Onlardan biri de Madonna’ydı. Son turnesinde de çevreye zarar vermek konusunda U2’dan aşağı kalmadı. Hâlâ yanında 100 teknisyen, dansçılar, kuaförler, aşçılar, menajerler, asistanlar ve ailesi ile büyük bir kalabalık halinde özel jetlerle seyahat ediyor, en fazla yakıt tüketen arabaları kullanıyor…

Anlaşılmaz olan da bu… “Büyük rock yıldızı olunca paradokslar görmezden gelinir,” diye mi düşünüyorlar acaba?

Öyleyse, turnelerinde karbon salınımını azaltmak için her türlü yolu deneyip, ekipmanı gemilerle taşıtan Radiohead grubu aptal mı? Hiç sanmıyorum. Çünkü onlar, dudak uçuklatan sahne tasarımları olmadan da, yaptıkları müzikle dünyanın en iyi rock grubu olmayı başardılar.

Ama kimbilir; belki de abartılı sahnelerin, dev sayıların arkasındaki neden, o karşı konulmaz egodur. O ego, “less is more” deyişinin güzelliğini hiç göremedi zaten…

Written by zülalk

16 Ağustos 2009 at 12:16

Bono, Live Earth, Madonna, Radiohead, U2 kategorisinde yayınlandı