Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Richard Wright’ Category

>Muhteşem Bir Konser Albümü

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/25 Ekim 2008

Bugünlerde müzik marketlere uğrarsanız, raflarda efsane isimlerin yeni yayımlanan albümlerini göreceksiniz. Bunlardan birisi de, Pink Floyd’un eski gitaristi ve vokalisti David Gilmour’un “Live In Gdansk” adlı albümü.

Geçmişte fırtınalar estirip büyük izler bırakmış müzisyenler yeni albüm yayımladığında bir kuşku düşer insanın içine… “Bu albümde farklı ne olmalı ki almalıyım?” diye düşünerek incelersiniz CD’yi. Hele bir grubun hayranı iseniz ve bu nedenle geçmişte yayımladıkları bütün plaklara, kasetlere, CD’lere sahipseniz, yeni diye piyasaya sürülen albümün eskilerin bir tekrarı olmasından çekinirsiniz.

“Live In Gdansk”ı da biraz bu kuşkuyla elime aldım. Ve defalarca dinledikten sonra diyorum ki; sizin de böyle kuşkularınız varsa, bunların hepsini bir yana bırakıp bir an evvel bu albümü edinin.

DAYANIŞMA HAREKETİ’NİN YILDÖNÜMÜ KONSERİ

David Gilmour, 2006 yılı yazında gerçekleştirdiği dünya turnesinin son konserini 26 Ağustos’ta Polonya’nın Gdansk kentinde vermişti. Çünkü konser, Lech Walesa’nın önderliğinde yakın tarihin en büyük işçi hareketi olarak başlatılan Dayanışma Hareketi’nin 26. yıldönümüne adanmıştı.

İşte yeni yayımlanan “Live In Gdansk” albümü, elli bin kişinin katıldığı bu büyük konserin kayıtlarından oluşuyor. 2 CD olarak piyasaya sürülen albümün ayrıca DVD’li versiyonları da var.

1.CD, Pink Floyd’un 1973 tarihli “The Dark Side of the Moon” albümünden “Speak To Me”, “Breathe” ve “Time” ile açılıyor ve Gilmour’un “On An Island” isimli solo albümünden şarkılarla devam ediyor.

2.CD ise, tamamen Pink Floyd klasiklerine ayrılmış. Bu albümde, David Gilmour’un kendi adını taşıyan ilk solo çalışmasından ve “About Face” adlı ikinci albümünden şarkılara yer verilmemiş olması bir eksikliktir doğrusu. Bu durumda albümün öncekilerin bir tekrarı olduğunu düşünenler olabilir.

Fakat fark şu ki, Gilmour, “On An Island” albümünün tamamını ilk kez bu albümde bir orkestra eşliğinde çalıyor. Ayrıca 2.CD’de yer alan “High Hopes”, “A Great Day For Freedom” ve “Comfortably Numb” da, şef Zbigniew Preisner yönetimindeki Baltik Filarmoni Orkestrası ile birlikte yorumlanmış. Genellikle orkestra eşliğinde gerçekleştirilen rock kayıtlarında orkestra soundu çok belirgin olur. Oysa bu albümde ilginç bir şekilde orkestra öne çıkmamış. Bunu bir artı olarak gördüğümü belirtmeliyim.

Albümün bir diğer konuk sanatçısı, Polonyalı piyanist Leszek Mozdzer. Ünlü sanatçının “A Pocketful of Stones” adlı şarkıdaki performansı gerçekten büyüleyici. “A Great Day For Freedom”daki orkestra düzenlemelerinin de 2003’te yaşama veda eden Amerikalı besteci Michael Kamen tarafından yapılmış olması ayrıca kayda değer.

RICHARD WRIGHT’I ANARKEN…

Bütün bunlara karşın, Gilmour’un 2007’de yayımladığı “Remembering that Night” adlı konser albümünü hatırlayanlar, “Live In Gdansk”ın çok da farklı olmadığını düşünebilir. Gilmour, Royal Albert Hall’da verdiği o konseri de DVD haline getirmişti.

Ama yine de, Gilmour hayranı olmayanlar için bile bu albümün ayrı bir önemi olmalı. Çünkü Gdansk konserinde Roxy Music’in gitaristi Phil Manzanera’nın yanı sıra, Richard Wright da Gilmour’a eşlik ediyordu. Pink Floyd’un efsanevi klavyecisini “Comfortably Numb”ın vokallerinde de dinliyoruz bu albümde. Geçtiğimiz 15 Eylül’de kaybettiğimiz müzisyenin muhtemelen son kayıtlarıydı bunlar… Pink Floyd’un kurucularından Richard Wright’ı bir kez daha saygıyla anıyoruz bu vesileyle…

“Live In Gdansk”ı önemli yapan bir diğer etken de, Pink Floyd’un en güzel eserlerinden “Echoes”un 25 dakikalık versiyonunun albümde yer alması. Tek başına bu bile albümü arşive katmak için yeterli! Bu olağanüstü güzellikteki şarkıyı, hem CD’de hem de DVD’de dinlemek gerçek bir zevk.

Rock tarihinin gelmiş geçmiş en yetenekli gitaristlerden Gilmour’un bütün albümde saksafon ve vokallerdeki hakimiyeti de ayrıca dikkat çekici.

Yaklaşık iki buçuk saat süren iki CD’lik bu muhteşem albümü bir İstanbul-Ankara yolculuğunda dinledim. Bozkırlar daha güzel, gökyüzü rengarenk gözüktü gözüme. Çimenler daha yeşildi, ışık daha parlaktı…
Dünya bir başkaydı… Büyük Umutlar vardı… İki buçuk saatliğine…

Written by zülalk

28 Ekim 2008 at 20:12

David Gilmour, Phil Manzanera, Pink Floyd, Richard Wright kategorisinde yayınlandı

>Pink Floyd’un İlk Albümünün 40. Yılı

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/27 Ekim 2007

Bir müzik yazarının karşılaştığı en büyük zorluklardan birisi nedir biliyor musunuz? Sürekli yeni gruplar kurulup yeni albümler çıkarken, yazılarında bunlardan bir kısmına yer verememek ve tercih yapmak zorunda kalmak. Ama ben bu haftaki tercihimi, çok eski bir grubun ilk albümünden yana kullanıyorum: Pink Floyd’un bu yıl 40. yıldönümü kutlanan ünlü albümü “The Piper at the Gates of Dawn”. Geçen ay çok şık özel bir paketle (mono ve stereo cd’ler halinde) yeniden piyasaya sürülen albümde bazı şarkıların daha önce yayımlanmamış versiyonları da bulunuyor.

The Piper at the Gates of Dawn, Pink Floyd’un orijinal kadrosunun (Syd Barrett, Nick Mason, Roger Waters ve Richard Wright) birlikte kaydettiği ilk albüm olma özelliğini taşıyor. Fakat tek özelliği bu değil. Tamamen Syd Barrett’ın etkisinde yapılan ilk ve tek çalışma bu. Pink Floyd’un ilk dönemlerinde grubun solistliğinin ve gitaristliğinin yanı sıra şarkı yazarlığını da üstlenen Barrett’ın, bu albümden sonra giderek artan uyuşturucu sorunu, grupla yollarının ayrılmasına neden oldu. Albümün şarkı sözlerinde dikkat çeken psychedelic etki, acid gitar soundu ve mizah tümüyle onun yaratıcılığını yansıtıyor. Tüm zamanların en etkili albümlerinden birisi olarak görülmesinin nedeni ise, psychedelic rock ve space rock gibi müzik türleri üzerindeki etkisi.

ALBÜMÜN ADI NEREDEN GELİYOR?

Pink Floyd’un albüme neden böyle garip bir isim verdiğini merak ediyorsanız haklısınız. Hiç de akılda kalıcı bir isim değil ama ilginç olduğu kesin. İngiliz yazar Kenneth Grahame’in 1908 tarihli kitabı “The Wind in the Willows”un (Söğütlükte Rüzgar) 7. bölümünün başlığı albüme isim kaynağı olmuş. Bugün çocuk edebiyatının klasikleri arasında sayılan kitap, hayvan karakterleriyle eğitici bir macerayı konu ediniyor. Yedinci bölümün başlığında yer alan “The Piper”, Yunan mitolojisinde çoban ve sürülerinin, ormanların ve ovaların tanrısına atıf yapıyor. “See Emily Play” adlı şarkıyı biliyorsanız şimdi biraz kafa yorma zamanı: Bu şarkı, Barrett’in halüsinojenik bir ilacın etkisiyle ormanda uyuyup kalışını ve sonra birden uyandığında karşısında gördüğünü söylediği Emily adlı kızı mı anlatıyordu gerçekten? Barrett, daha sonraları bunun yalnızca reklam için söylendiğini belirtmişti. Öyleyse şarkıdaki Emily, 60’larda Londra’da adı öne çıkan İngiliz heykeltraş Emily Young mıydı? Bu soruları yanıtlayabilecek tek kişi herhalde Syd Barrett’ın kendisiydi ve ne yazık ki, geçen yıl yaşama veda etti.

Tabii bütün bu kafa yormalar, Syd Barrett’in şarkıları yazarken kitaptan ne ölçüde esinlendiğini belirlememizi sağlamıyor. Fakat şunu söylemek mümkün: Albüm, 1967 yılında, yani hippi akımının yayıldığı, uyuşturucu kullanımının yaygınlaşıp özgür cinselliğin doruğa ulaştığı, işsizliğin ve yüksek enflasyonun egemen olduğu bir dönemde kaydedildi. Bu dönemi anlamadan albümü de tam olarak anlamak olanaklı değil. Pink Floyd, Londra’daki ünlü Abbey Road Stüdyoları’nın bir odasında bu albümü kaydederken, hemen yanlarındaki bir diğer odada The Beatles “Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band” adlı albümü kaydediyordu. (Belli ki, o dönemde albümlere garip isimler vermek modaymış.) Birçok kişi tarafından gelmiş geçmiş en önemli albümlerden biri olarak görülen Sgt. Pepper’s’da da aynı dönemin etkilerini görüyoruz. Bir benzerlik de, yine kullanılan çağrışımlarda…“Lucy in the Sky with Diamonds”ı hatırlayın. Lucy, John Lennon’ın oğlu Julian Lennon’ın resmini çizdiği okul arkadaşı Lucy idi. Peki ama şarkı ne anlatıyordu?

Müzikle ilgilenen ve bugün 60’lı yaşlarında olan çoğu kişinin haberdar olduğu bu bilgiler, umarım yeni kuşaklar için de ilginçtir. (En azından kendilerine “Pink Floyd olmasaydı bugün Radiohead olur muydu?” diye soranlar için…)
The Piper at the Gates of Dawn, müzik tarihinin en ilham verici gruplarından birisi olan Pink Floyd’un efsanevi solisti Syd Barrett’ın yaratıcı dehasını tanımak için en önemli kaynak. Müthiş bir hayal gücüyle bezenmiş dolu dolu bir albüm bu. Her bir şarkısının üzerine sayfalarca yazı yazılabilir, saatlerce yorum yapılabilir. Özellikle progressive ve psychedelic rock’a meraklı olanların, EMI tarafından çıkarılan bu özel albümü kaçırmamalarını tavsiye ederim.

Written by zülalk

28 Ekim 2007 at 18:57