Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Robbie Williams’ Category

>İki Dönüş İki Albüm

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/19 Aralık 2009

2009’da müzikte çok sayıda geri dönüş yaşandı. Bunların arasında en önemlileri, Eminem, Alice in Chains, Blink 182, Whitney Houston, Blur, The Cranberries, Creed, Faith No More, Limp Bizkit, Phish, Public Image Ltd. ve Skunk Anansie idi.

Müzikten tamamen kopmasalar da yıllardır yeni albüm yayınlamayanlar da vardı. Bugün bunlardan ikisini ele alacağım. Birisi,1970’li yılların en popüler hard rock/ heavy metal gruplarından Kiss. Diğeri ise, bir terapi sürecinin ardından yeniden sahneye dönen pop yıldızı Robbie Williams.

KISS- SONIC BOOM

Kiss’in 11 yıl aradan sonra yayımladığı “Sonic Boom”, 3’lü bir set olarak dünyanın en büyük perakende şirketi Wal-Mart aracılığıyla satışa sunuldu. Yeni şarkılardan oluşan albümle birlikte, Buenos Aires’te verilen bir konserin DVD’si ve en sevilen şarkıların yeniden kaydedildiği bir diğer CD’nin de yer aldığı bu set, Amerika’da Wal-Mart mağazalarında sadece 12 dolara satılıyor…

Kiss, elbette sendika karşıtı Wal-Mart ile anlaştığı için Bruce Springsteen gibi pişman olup özür dilemedi… Aksine grubun solisti Gene Simmons, “Wal-Mart’ın daha fazla kasiyeri var,” diyerek kendileri için önemli olanın aldıkları para olduğunu vurguladı.

Kiss’i tanıyanlar için şaşırtıcı değildi bu. 35 yıl önce ilk kurulduklarında da, bütün stratejileri büyüklük, çok satma ve stadyumları coşturma üzerineydi. Grupla özdeşleşen abartılı yüz makyajları, parlak dar kıyafetler, Gene Simmons’un ateş yutma numaraları, duman saçan gitarlar ve lisanslanan Kiss kıyafetlerinden action figürlerine kadar, her şey bunun gereğiydi.

Şarkılarında her zaman partilerden, kadınlardan, içip dağıtmaktan söz ettiler. Bu yüzden, yaptıkları müziği seksist ve maço bulanlar oldu. “Sonic Boom”un ana teması da yine seks, kadınlar ve partiler…

Bu defa gruptan ayrılan Peter Criss ve Ace Frehley’in yerine, davulda Eric Singer, gitarda Tommy Thayer var. Gene Simmons, “Sonic Boom, Destroyer’dan bu yana kaydettiğimiz en iyi yeni albüm,” diyor ama ben bundan çok emin değilim…

Albümü dinlediğinizde hissettiğiniz ilk şey, 70’lerin klasik soundu oluyor. 35 yıl sonra aynı soundu elde etmek bir başarı mı, yoksa hiç gelişmemenin göstergesi mi? Bu tartışılır…

Albümle ilgili bu izlenimde, kaydın dijital stüdyo yerine analog ortamda yapılmasının etkisi büyük. Bu nedenle, bütün şarkılar her şeyiyle eskiyi anımsatıyor. Bu durum, nostalji yaşamak isteyenler için iyi olabilir ama açıkçası beni heyecanlandırmadı…

Çünkü müzikal anlamda bir gelişme göstermediğinizde, sürekli kendinizi tekrarlama tehlikesiyle karşılaşıyorsunuz… Yine de, 1977’ye geri ışınlanıp, bir Amerikan kasabasının barında eğlenmeyi düşleyenlere iyi gelebilir bu albüm…

ROBBIE WILLIAMS- REALITY KILLED THE VIDEO STAR

Pop müziğin en yetenekli isimlerinden Robbie Williams, yeni albümüyle yine gündemde. Yeni şarkısı “Last Days of Disco”da, “Buna geri dönüş demeyin,” diye uyarıyor bizi; ama son birkaç yıldır Robbie cephesinde olanlara bakınca ben buna başka bir şey diyemiyorum…

Çünkü 2006’da çıkan “Rudebox” adlı albümü yok farz etmek istiyorum… Listelerde 1 numaraya yükselse de, Robbie’nin bugüne kadar yaptığı en kötü albümdü bana göre. Nitekim kendisi de, daha sonra onu “kariyerinde bir intihar” olarak değerlendirmişti. Neyse ki, sonunda bu albümle asıl müzikal rotasına geri döndü…

Müziğe ara verdiği sürede kilo aldı, ilaç ve alkol bağımlılığı nedeniyle terapi gördü, sakal bırakıp Los Angeles’ta UFO arayışına girdi Robbie Williams… Son görüntülerine bakılırsa, epeyce toparlanmış ama eski süperstar havasından da uzaklaşmış sanki…

“Reality Killed the Video Star”, radyolarda çalınmaya uygun akılda kalıcı melodileriyle ortalamanın üstüne çıkan bir pop albümü. Robbie’nin X Factor adlı şovda söylediği “Bodies” ilk single olarak yayınlandı; ancak bana kalırsa, albümün en güzel şarkısı “You Know Me”.

İlginç sözlerinin yanı sıra, dinlerken bir yandan da vals yapabileceğiniz hoş bir melankolik havası var bu şarkının. John Barry’nin “Midnight Cowboy” adlı film müziğinden uyarlanan yaylılar ve piyano kullanımı dikkate değer… “Morning Sun”da ise, The Beatles’dan “I Am the Walrus”a gönderme var.

Bu albümde kendisini toplum dışına itilenlerle aynı safta görüyor Robbie. Bir pop yıldızının böyle hissetmesi oldukça şaşırtıcı… Bence bu kez içten bir karşılamayı hak ediyor Robbie. Özletmişti kendini…

Reklamlar

Written by zülalk

20 Aralık 2009 at 12:10

Bruce Springsteen, Gene Simmons, Kiss, Robbie Williams kategorisinde yayınlandı

>Müzikte Büyük Geri Dönüşler Yılı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/3 Ocak 2009

2009, müzik dünyasında büyük birleşmelerin yılı olacak gibi görünüyor. Led Zeppelin’in tam kadro bir araya gelme umudu, Robert Plant “Ben yokum,” deyince suya düştü, ama sevindirici başka birleşme haberleri var.

BLUR VE THE PRODIGY YENİDEN BİR ARADA

Britpop’un en büyük gruplarından Blur, gelecek yaz Londra Hyde Park’ta bir konser vermeye hazırlanıyor. Konser duyurusu öylesine heyecan yarattı ki, biletler tam anlamıyla kapışıldı. 50 bin bilet satışa çıktıktan tam iki dakika sonra tükenince, hemen ikinci bir konser planlandı.

Gitarist Graham Coxon, 2002’de Blur’dan ayrılınca, grubun dağıldığı söylentileri yayılmıştı. Fakat vokalist Damon Albarn, baterist Dave Rowntree ve basçı Alex James yollarına devam edip, 2003’te “Think Tank” adlı albümü çıkardılar. Rowntree ile o yıl Londra’da yaptığım bir röportajda bu dağılma konusunu da sormuştum. Böyle bir şey olmadığını söylüyordu; ama bu albümün sonrasında grup üyeleri, kendi özel projelerine yöneldi.

Bu dönemi müzik açısından en verimli kullanan Damon oldu. Mali’ye gidip yerel müzisyenlerle albüm yaptı; animasyon karakterlerden oluşan ilk elektronik rock grubu Gorillaz ile büyük başarı kazandı; The Good, The Bad and the Queen adlı rock grubunu kurdu; son olarak da “Monkey” adlı bir opera yazdı…

Graham Coxon, kendini solo albüm yapmaya verdi. Küçük bir caz grubuyla çalışmalar yapan Alex James’in peynir üreticiliğine soyunduğu, Rowntree’nin ise parlamentoya girmeyi düşündüğü haberleri geliyordu. Tam bu sırada Blur’un orijinal ekibiyle konser vereceği duyulunca, yüreğimize su serpildi.

Son zamanlarda duyduğum en iyi geri dönüş haberi ise, breakbeat’in unutulmaz üçlüsü The Prodigy’den geldi. Grup, kısa bir süre önce, yeni albümleri “Invaders Must Die”ın, 2009 Mart başında çıkacağını duyurdu. Albümle aynı adı taşıyan ilk single’ı internette dinledim. Yine old school rave ile teknolojinin geliştirdiği dans müziğini buluşturdukları anlaşılıyor.

Bu albümün bir özelliği de, 1997’de yayımladıkları “The Fat of the Land’den sonra grubun üç üyesini (Liam Howlett, Keith Flint ve Maxim Reality) buluşturan ilk çalışma olması. Ayrıca, rock grubu Foo Fighters’dan Dave Grohl ile işbirliği yapmış olmaları da, albüme yönelik merakımızı kamçılıyor.

THE SMITHS VE TAKE THAT İÇİN UMUT VAR

Kesinleşen bu birlikteliklerin yanı sıra, henüz tam olarak netleşmeyen ama olumlu işaretlerini aldıklarımız da var. Bunlardan birisi, gelmiş geçmiş en önemli gruplardan The Smiths!

Sadece 1982-1987 arasında müzik yaptılar ama adeta indie rock’ın alfabesini yazdılar. Synthesizer ağırlıklı new wave akımına karşı gitar temelli rock müziğini öne çıkararak birçok grubu etkilediler. Morrissey, yazdığı çarpıcı şarkı sözleri, olağanüstü güzel sesi ve güçlü kişiliği ile büyük beğeni kazandı.

Gitarist Johnny Marr ile Morrissey’in izlenecek müzikal rota konusundaki sürtüşmeleri artınca, grup, dört stüdyo albümü yaptıktan sonra bir anda dağıldı. 87’den bu yana, hayranları Morrissey’in solo çalışmalarını yakından izlemeyi sürdürse de, The Smiths hiç unutulmadı…

Son gelen haberlere göre, Marr ve Morrissey birkaç aydır görüşüyorlar. Basçı Andy Rourke ve baterist Mike Joyce’u da alıp eski kadroyla yeniden konser verirlerse stadyumlar dolmaz mı? Hele bir de “Meat Is Murder”ı çalarlarsa, muhteşem olmaz mı?

Son iyi haber de, 90’ların sevilen pop grubu Take That hakkında. Grubun Robbie Williams dışındakı dört üyesinin, 2005’den bu yana yeniden bir araya gelip albüm çıkardıklarını biliyoruz.

İngiltere’nin en sevilen müzisyenlerinden Robbie Williams ise, 95’te gruptan ayrıldığından beri çalışmalarını tek başına sürdürüyor. Bugüne kadar yaptığı albümlerle sayısız ödül kazandı, bir gün içinde 1.6 milyon konser bileti satıldığı için Guinness Rekorlar Kitabı’na bile girdi.

Fakat dünya çapında ün ve yığınla para, Robbie Williams’a pek de mutluluk getirmedi. Alkol ve uyuşturucu batağına saplandı genç müzisyen. Los Angeles kliniklerinde tedavi görüp hayata yeniden dönüş yaptı. Bir büyük dönüşü daha Take That’e katılarak yapabileceği söyleniyor. Kendisi de, bunu gerçekten istediğini internet sitesinden duyurdu. Geçmişte kavgalı olduğu vokalist/şarkı yazarı Garry Barlow ile konuşuyorlarmış bir süredir…

Bu arada, Take That’in geçen ay çıkan “Circus” adlı albümü, İngiltere’de tüm zamanların en hızlı satılan ikinci albümü oldu. Şimdi yanlarına Robbie gibi bir yeteneği yeniden alırlarsa, kimse tutamaz onları…

Written by zülalk

03 Ocak 2009 at 22:04

>Kylie İle Boğaz’da Bir Gece

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Mayıs 2008

Salı akşamı Turkcell Kuruçeşme Arena’daydık. Roger Waters ya da Depeche Mode konserleri kadar olmasa da, yine kalabalıktı mekan. İşten çıkıp gelenler, yiyecek satan yerlerin önünde uzun kuyruklar oluşturmuş, bazıları da yere atılan kocaman yastıkların üzerine yatmış dinleniyordu.

Gecenin merakla beklenen yıldızı, Avustralyalı şarkıcı Kylie Minogue’du. 40. yaşına İstanbul’da giren Minogue, pop müziğin en sevilen sanatçılarından birisi. Kısa bir süre önce göğüs kanserini yenip sahnelere geri döndü ve Advantage Card’ın 10. yıl kutlamaları kapsamında ilk kez Türkiye’ye geldi. Hem de kendisine eşlik eden 50 kişilik bir grup ve 12 tırla birlikte…

Kylie Minogue’un İstanbul konseri, kanımca, “Başarılı bir pop müzik konseri nasıl düzenlenir?” sorusuna iyi bir yanıt oluşturuyor. Yazıyı, daha çok bu bakış açısıyla yazdım.

Konser saati 21 olarak açıklanmıştı ve tam o saatte de başladı. Bu dakiklik nedeniyle Kylie’ye hemen bir artı verdik. Bu tür konserlerde, dünyaca ünlü müzisyenlerin sahneye geç çıkması, nedense bir tür gelenek olmuştur. Oysa teknik bir arıza olmadığı sürece, konser saatine uymak, sanatçının hem çalışma disiplinini, hem de kendisine olan saygısını gösterir. Üstelik de, ayakta bekleyenlerin sabrının tükenerek, konserden aldığı zevkin azalmasını önler.

Daha önce basına yapılan açıklamalarda, konser için üç asansörün yer aldığı üç katlı bir sahne kurulacağı ve hareketli dev ekranlar kullanılacağı söylenmişti. İzleyiciye sahneden yansıyan görsellik oldukça etkileyiciydi ama dev ekranlar yoktu. Bol ışıklı, bol danslı ve yine bol dumanlı bir konserdi. (Sigara dumanı ile yiyecek büfelerinden gelen dumanın oluşturduğu karışım, bir İstanbul konser klasiği ne yazık ki…)

Minogue’un konseri baştan sona farklı konseptlere göre düzenlenmiş. Bir baktık, “cheergirl” kıyafetleri içinde çıktı sahneye. Bu bölümde söylediği şarkıların hepsi, müsamerelerdeki çocuk şarkılarını anımsattı bana. Açıkçası, konserin en başarısız kısmını oluşturan bu amigo kız halini, unutmak ve hiç olmamış gibi düşünmek istiyorum.

Bir süre sonra, elektroniğin dozunun arttığı şarkılarda, sado mazoşist kıyafetler içinde vamp bir kadına dönüştü Kylie. Bu imaj, pop müzikte her zaman çok sattı. Madonna’nın da bundan bir türlü vazgeçememesinin nedeni budur. 50 yaşına da gelse, hala elinde kamçıyla deri kıyafetler içinde pozlar veriyor. Fakat Kylie’nin bunu, o üzerine yapışan “Şeker Kız Candy” imajı yüzünden, Madonna kadar çarpıcı hale getiremediğini belirtmek gerek.

Her bir konsept için farklı kıyafet giyen Minogue, eğer doğru saydıysam, konser süresince yedi kez kıyafet değiştirdi. İlginç olansa, konser boyunca fazla hareket etmemesiydi. Arkasındaki dans grubundan bağımsız bir halde, sahnenin bir soluna yürüdü, bir sağına. Fakat akıllıca bir çözüm bulunmuş ve müziğin zorunlu kıldığı hareket, daha çok sahnedeki perdelerin üzerinde yer alan görüntülere ve dansçılara kaydırılmıştı. Bir ara sahnede neredeyse 25 kişi vardı.

Kylie’nin dansçılara eşlik ettiği Barry Manilow’un “Copacabana” adlı şarkısı, en büyük alkışı alanlardan birisiydi. En beğenilen ve hemen herkesin birlikte söylediği bir diğer şarkı, Robbie Williams’ın “Kids”i oldu. İkisi de başkalarının meşhur ettiği şarkılardı, ama onları hakkını vererek söyleyince, alkışlar Kylie’ye gitti. Tam arkamda, “That’s Robbie” diye sürekli bağıran turist kızı saymazsak…

Ama Kylie en doğru seçimi, sahneye bis için tekrar geldiginde yaptı. Sürpriz bir şekilde konseri “I Should Be So Lucky” ile bitirdi. Sanatçının 1988 tarihli ilk albümünde yer alan ve onu tüm dünyaya tanıtan şarkıydı bu. O zamanlar 20 yaşındaydı. Şimdi hala çok güzel, ama herkes gibi o da gençlik izlerini kaybediyor.

Fakat gecenin ortaya koyduğu bir gerçek vardı. Bazı şarkıların hiç eskimediği bir kez daha kanıtlandı o akşam. Melodinin hatırlattığı anılarıyla heyecanlanan orta yaşlılar ve şarkıyla yaşıt olan gençler, hep beraber dans ederek noktaladı geceyi. Gördüğü ilgiden memnundu Kylie. “En kısa zamanda yine gelmeliyim,” diyerek veda etti İstanbul’a…

Written by zülalk

25 Mayıs 2008 at 20:43

>Özgün, Dahi ve Ölümsüz…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/22 Eylül 2007

Barbra Streisand- Live In Concert 2006 (Sony BMG)

Bu yazının başlığına, müzik dünyasının ünlü isimlerinden Jay Landers’ın bir albüm kapağında çıkan yazısı ilham verdi. Landers’ın ilhamı ise, Amerika’nın en başarılı kadın sanatçılarından Barbra Streisand. 65 yaşındaki çok yönlü sanatçıyı bu üç sıfatla anlatıyor Landers. Streisand’ı zaten tanıyanların bu tanımlamaya hiçbir itirazları olmayacaktır. Ama onu tanımayanların da, “Streisand Live In Concert 2006” adlı iki CD’lik albümü dinledikten sonra bu görüşe katılacakları kesin.

Sanatçının geçen yıl gerçekleştirdiği 20 konserlik turnesinden sonra yayımlanan bu albüm, şarkı seçiminden ses kalitesine kadar öylesine özenle ortaya çıkarılmış ki, gözlerinizi kapayıp dinlerseniz kendinizi konserde sanabilir, hatta kendinizi kaybedip kulağınızda yankılanan alkışlara siz de katkıda bulunabilirsiniz. Toplam 31 şarkının yer aldığı albüm, farklı konserlerden en güzel performansların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Şarkı aralarında anekdotlar halinde anılarını anlatıp espriler yapıyor Streisand. Örneğin “Happy Days Are Here Again” adlı şarkıyı anons ederken, 1932 yılında Amerika’da Demokrat Parti’nin bu şarkıyı kampanya şarkısı olarak seçtiğini anlatıyor ve geçen yıl yapılan Kongre seçimlerini kastederek ekliyor: “Umarım bu yıl 7 Kasım’da bu şarkıyı yeniden söyleyebilirim.” Uzun yıllardır Demokrat Parti’ye aktif olarak destek veren sanatçı, her fırsatta Başkan Bush’a karşı olan görüşlerini dile getirmeyi sürdürüyor.

Streisand hayranları için bu albümü ilginç kılabilecek bir diğer özellik, şimdiye kadar hiçbir yerde yayımlanmayan şarkıları da içermesi. “Starting Here, Starting Now”; Broadway müzikali “Nine”dan “Unusual Way”, dünyaca ünlü pop opera grubu Il Divo’nun eşlik ettiği “The Music Of The Night” ve “Somewhere”, en dikkat çeken performanslar.

Amerikan tarihinde Grammy, Emmy, Altın Küre ve Tony ödüllerinin hepsini birden kazanma yeteneğini gösterebilmiş az sayıdaki sanatçıdan birisi Barbra Streisand. Oyuncu, prodüktör, besteci, şarkıcı ve yönetmen… 2006 turnesiyle adını taşıyan vakıf için 92.5 milyon dolar gelir elde etmiş. Şimdiye kadar 60’dan fazla albüm yapmış ve 60 altın, 30 platin, 13 multi-platin albüm ödülüne değer görülmüş. Bu sayılar çok başarılı olduğunun birer göstergesi. Çok güzel olmadığı için sahneye uygun olmadığını düşünürmüş annesi. Nasıl da yanılmış! O, 47 yıldır sahnede ve en önemlisi unutulmaz yorumlarıyla ölümsüz kalacağı da kuşkusuz.

Dean Martin-Forever Cool (Capitol Records-EMI)

Bugünkü yazıya, ana başlıktaki tarife uygun ikinci bir isim konuk oluyor: Dean Martin. Çünkü ilerleyen teknoloji sayesinde Martin’in popüler sanatçılarla yapılan düetlerinden oluşan “Forever Cool” adlı toplama albüm piyasaya çıktı ve ilk haftasında Billboard Top 200 listesine 39 numaradan giriş yaptı. İnternet üzerinden şarkı indirilen sitelerdeki popülaritesi ise kayda değer; iTunes’un Top 10 Albüm listesinde beş numaraya ulaşmış.

Bir zamanlar birisi Dean Martin’e bir gazete kupürü vermiş. Uzun yıllar boyunca Martin’in soyunma odasının duvarında asılı duran bu kupürde bir karikatür varmış. Sıkıcı bir işte çalışan bir memur diğerine sızlanıyormuş: “Tekrar hayata gelirsem, Dean Martin olarak gelmek istiyorum.” Dean Martin dünyaya ne olarak geri gelmek isterdi bilinmez ama hala kendisi olarak varlığını sürdürüyor. Ses sanatçısı olmanın en garip ama en güzel yönlerinden birisi bu olsa gerek. 1995 yılında yaşama veda eden bir sanatçı, derleme bir albümle çok satanlar listelerine geri dönüyor! Üstelik artık fizik olarak var olmasa da, sesi, dönemin en popüler isimleriyle yapılan düetler aracılığıyla yeni kuşaklara ulaşıyor. Dean Martin’in Kevin Spacey, Chris Botti, Robbie Williams, Joss Stone, Charles Aznavour gibi tanınmış isimlerle düetlerinden oluşan albüm, özellikle 50’lerin ve 60’ların caz müziğinden hoşlananlar için kaçırılmayacak bir çalışma.

Dean Martin’in tüm zamanların en beğenilen erkek sanatçılarından birisi olduğu tartışılmaz. Hatta Elvis Presley bile, en hoş yani “cool” olanların kralının Dean Martin olduğunu itiraf etmiş. Romantik şarkılarıyla özellikle kadınların kalbini kazanmış bir ikondur o. Smokini, şapkası, siyah rugan ayakkabıları ve karizmatik gülüşüyle yarattığı imaj hafızalara kazınmıştır. Kendisi yaşarken hep başarılı bir sinema oyucusu olarak anılmak istemişse de, biz onun dinlerken insanı garip bir şekilde rahatlatan sesini hiç unutmuyoruz.

Albümde Joss Stone’la, “I Can’t Believe That You’re In Love With Me” (Bana Aşık Olmana İnanamıyorum) adlı şarkıyı söylüyor Dean Martin. Sorun annenize ya da anneannenize neden aşıklarmış Dean Martin’e… Çünkü çocuklarınız ve torunlarınız da size soracaklar aynı soruyu. İşte bu da Dean Martin’in ölümsüzlüğünün kanıtı.

Written by zülalk

22 Eylül 2007 at 19:25