Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Robert Del Naja (3D)’ Category

>Bu Şarkılar Özgürlük İçin

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 15 Temmuz 2010

Massive Attack, İstanbul Kuruçeşme Arena’daki konserinde politik mesajlar verdi

Massive Attack, ülkemize kaçıncı kez gelmiş olursa olsun, her defasında büyük coşkuyla karşılanıyor. Salı akşamı “Heligoland” albümünün turnesi için verdikleri konser de aynı ilgiyi gördü.

Grup, 2008 konserinde olduğu gibi, bu kez de yine sahnedeki barkovizyondan demokrasi, insan hakları ve özgürlük üzerine mesajlarını Türkçe yazılarla aktardı dinleyicilere.

Guantanamo’daki işkenceler, medyadaki savaş destekçiliği, korku toplumunun dehşeti, hukukun ayaklar altına alınışı, çevre katliamı ve bütün bunlar olurken medyanın toplumu magazinle uyutuşu yansıdı ekrana…

İsrail de ağır eleştirilerden nasibini aldı. “Safe from Harm”ı “İsrail’in Mavi Marmara’da katlettiği Türkler için söylüyoruz” dediler. “Inertia Creeps”i esin kaynağı İstanbul için çaldılar ve bir kez daha gönülleri fethettiler.

Gelelim konserle ilgili gözlemlere…

“Heligoland” albümünde Massive Attack’la ilk kez çalışan İngiliz şarkıcı Martina Topley-Bird‘ün çok güzel bir sesi var. Ancak grup sahneye çıkmadan önce yaklaşık 40 dakika boyunca tek başına çalması, bana göre, pek iyi bir fikir değildi. Çünkü oraya Massive Attack’ı dinleme beklentisiyle gelmiş kalabalığı tatmin edemedi. O nedenle de pek kimsenin umurunda olmadı Martina’nın seti. O sahnedeyken, en önde bile dinleyenlerin sayısı yok denecek kadar azdı. Belki başka bir grubun konseri öncesinde olsa daha fazla ilgi görebilirdi ama Massive Attack öncesinde değil…

Martina’nın Massive Attack’a eşlik ettiği anlardaki performansı ise, özellikle “Teardrop“da beni bir parça hayal kırıklığına uğrattı. Sound olarak dinlediğim en yalın (stripped-down) “Teardrop”du ve bu değişiklik melodiyi başka bir havaya sokmuştu. Ama hayal kırıklığımın tek nedeni bu da değildi; Martina’nın vokali, ne yazık ki orijinal versiyonda Elisabeth Fraser‘ın ve önceki yıllardaki konserlerde Sarah Jay‘in üstlendiği vokallerin yarattığı etkinin gerisinde kaldı…

59 yaşındaki Jamaikalı muhteşem şarkıcı Horace Andy‘ye ise diyecek söz yok! “Angel” ile yine ateşe verdi ortalığı. Kanımca, canlı dinlenebilecek en iyi şarkılardan birisi bu. “Girl, I Love You“da da yine aynı başarıya tanık olduk. Horace Andy, kesinlikle Massive Attack’ın sahip olduğu en büyük güçlerden birisi.

Diğer kadın vokal Deborah Miller‘ın sahnedeki duruşu ve olağanüstü sesiyle ayrı bir özellik kattığı “Unfinished Sympathy” ve “Safe from Harm“ı söylediği anlar, konserin en güzel anları arasındaydı. İlk olarak Shara Nelson‘ın sesinden duyup sevdik bu şarkıyı ama Deborah Miller da kendi tarzını kabul ettirmekte hiç zorlanmadı. Miller’ın şarkıları söylerken elleriyle ve bedeniyle yaptığı hareketler, performansını daha da karizmatik bir hale soktu.

Kuruçeşme Arena’da ses limitinden doğan sorunlar vardı yine. Konseri en önden dinlememe karşın, doğrusu müziği doyarak hissedemedim. Oysa 2008’de Park Orman’daki konserde ortalarda bir yerden dinleyip çok daha fazla zevk almıştım. Bu ses sorununa mutlaka çözüm bulmak gerekiyor. Çünkü belli bir desibelin üzerine çıkamadığınızda, açık hava konserlerinin de etkisi azalıyor…

Ama yine de Massive Attack’ı dinlemek her zaman büyük zevk. Özellikle unutamadığım anlar, “Angel“, “Safe from Harm“, “Mezzanine“, “United Snakes“, “Future Proof” ve “Unfinished Sympathy“nin İstanbul Boğazı’nda yankılandığı dakikalardı…

Konserden önce bu kez gruptan Daddy G ile konuşma olanağı buldum. Geçen defa 3D ile röportaj yaptığımda canayakınlığına ve konuşkanlığına şaşırmıştım. Aynı gözlemim Daddy G için de geçerli oldu. Yalnız onun bir farkı, soruları yanıtlamaya başladıktan sonra sürekli kendini kaptırıp başka konulara dalması ve sonra da “Soru neydi?” demesi. 3D, çok daha bütünlüklü bir şekilde ve odaklanarak konuşuyor.

Ne kadar süredir turdasınız?
İngiltere’deki konserlerden bu yana sürüyor. Eylül’de bir yıl olacak ve sonra bir süre daha devam edecek gibi gözüküyor. Toplam 18 ay olacak sanırım.

Çok uzun zaman… Nasıl geçiyor?
İyi gidiyor ama doğrusu neler olup bittiğini de tam hatırlamıyorum. Geceleri genellikle sarhoş bir halde geçiriyoruz çünkü… Bir de turdayken zaman kavramınızı yitiriyorsunuz. Bir gün bir ülkede ertesi gün başka bir ülkedesiniz, kıtalar arasında dünyanın her tarafında durmadan seyahat ediyorsunuz. Bu durumu ancak zaman kavramından biraz uzaklaşarak aşabiliyorsunuz.

“Heligoland, bugüne kadar yaptığınız albümler içinde sound olarak en organik olanı. Bunu kayda başlamadan önce amaçlamış mıydınız?
Evet, öyle denebilir. Biraz geriye dönüp daha organik bir sound yakalamak istedik. “Blue Lines”ın izinden gitti bu albüm de. Biliyorsunuz, “100th Window” çok daha elektronikti. Bu son albümde bunu azaltmayı hedefledik. Çünkü albüme katkıda bulunacak arkadaşlarımızı da işin içine katmak, onlarla birlikte yapmak istedik albümü. Bu da bir nedendi tabii…

Bu albümde birçok önemli vokalle çalışmanızın özel bir nedeni var mı?
Bu, Massive Attack’ın tercih ettiği bir çalışma yöntemi genelde; farklı sesleri albümlerimize taşımayı seviyoruz ama istemediğimiz kimseyle de çalışmıyoruz. “Heligoland”, biraz aile içinde yapılmış gibi oldu. Çünkü dostlarımızla çalıştık. 3D ve Guy Garvey tanışıyorlardı zaten, Damon iyi bir dostumuz. Önceden tanıdığımız insanlarla çalışmak bizim için çok rahatlatıcı. O nedenle tercih ediyoruz.

(Tam bu sırada Daddy G’nin cep telefonu çaldı. Otel lobilerinde çalan demode müzikleri andıran bir melodi yayıldı telefondan. Bir an öyle şaşırdım ki, “Bu çalan müzik ne?” diye sordum kendisine. “Sıradan, eski, berbat bir telefon müziği. Adını bile bilmiyorum ama değiştireceğim” dedi. Benden özür dileyip telefonu yanıtlamadı Daddy G. Ama arayan ısrar edince “OK, bye bye diyerek” bastı tuşa kapattı telefonu. O melodi de komik bir anı olarak tarihe geçti.)

Siyahların ve beyazların müziklerini İngiliz tarzıyla birleştirip, tamamen size özgü bir füzyon yaratmanın sihirli formülü ne?
Yaptığımız müzik yaşadığımız yeri yansıtıyor. Müziğimiz hepimizin ait olduğu farklı kültürlerin bir toplamı gibi. Çünkü çokkültürlü bir toplumdan geliyoruz, 1980’lerde İngiltere’de DJ’lik yaparak büyüdük, The Wild Bunch böyle doğdu ve Massive Attack’a dönüştü. Özellikle de Bristol’da yaşayan herkes gibi biz de hip-hop’la büyüdük. Bir şarkıcı elinde bir Technics turntable ile stüdyoya girer ve müzik yapardı. Bu daha çok New York tarzı bir yöntemdi ve biz de bunu büyük ölçüde aynen kopyaladık. O zamanlar hip-hop ilk olarak New York’ta doğduğundan o sırada baskın bir İngiliz aksanı rap yapmak aptallık olur diyorduk. Ama ilk Massive Attack albümünden bu yana müziğe yaklaşımımızda bilinçli olarak bir İngiliz vurgusu var. Karanlık bir İngiliz soundu söz konusu…

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, İngltere’de farklı etnik kökenleri barındıran bir yerden geliyoruz. Müziğe ilk başladığımız dönemlerde siyah beyaz çatışması oldukça güçlüydü. Reggae ile punk’un buluşması önemliydi. The Clash’ın punk’ın içine reggae öğelerini sokup, siyah etkisiyle farklı bir müzik yapışı, Public Image Ltd.’in baskın bas soundu ile ortaya çıkıp bunu reggae’den etkilenişi vb. olaylar oldu. Daha sonra New York dans sahnesinde de bunlar kaynaştı.

Ben ve D de yıllar önce punk camiasındaydık. 80’lerde bir siyahın oraya ait olması için özel bir çaba harcaması gerekliydi. Irklar ve kültürler arası geçiş, punk’ın reggae ile flört etmeye başladığı dönemde müziğe yansıdı. Sonuç olarak, müziğimiz hem yaşadığımız yerin çokkültürlü yapısından hem de bizim farklı kökenlerimizden beslendi.

“Heligoland”i bir görüntü ve bir renk ile özdeşleştirmeye çalışsanız, ne derdiniz?
Bu çok iyi bir soru. Çünkü şu anda beni hayal gücümü kullanmaya zorluyorsunuz. Ama biraz düşünmem lazım…

(Daddy G, soruyu yanıtlamak için 40 sn. kadar düşündü gerçekten de… Birisine soru sorup yanıtı almak için 40 sn. bekleyin bakın nasıl uzun geliyor. Hele de röportaj süreniz sınırlıysa…)

Yine karanlık mı?
Tamamen karanlık değil. Aklıma şöyle bir görüntü geliyor. Karanlık bir tünelden geçiyorsunuz, ama tünelin ucunda ışık görünüyor ve palmiye ağaçları var. Ancak palmiye ağaçlarını geçer geçmez tekrar karanlık başlıyor…

Vokalistlerinizden Horace Andy’nin grubun ruhunu temsil ettiğini söylemiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?
Kesinlikle grubun ruhunu o temsil ediyor. Müziğe ilk başladığımızda çevremizdeki farklı etkileri keşfediyorduk. İlk iki albüm daha çok reggae etkisindeydi, daha sonra Mezzanine’de olduğu gibi new wave unsurları girdi işin içine, sonra farklı elektronik akımlar ve rock öğeleri kullandık. Bugüne kadar yaptığımız işlerin hiçbiri tek bir şeyi temsil etmiyor. Yıllardır çıktığımız turnelerden çok besleniyoruz. 3D’nin sanat yönü de grubu etkileyen faktörlerden birisi. Bildiğiniz gibi, kendisi esas olarak bir graffiti sanatçısı. Grubun kendisini açıkladığı işlerde sanatsal yönü o üstlenir. Bütün bunların hepsi DJ temelli bir gruptan türedi. Horace Andy ise, eski bir reggae şarkıcısı ve şarkı yazarı. 1960’lardan beri müzik yapıyor ve bize turnede eşlik ediyor. Ama en önemlisi, Horace, olağanüstü şeylerin ancak insanın en rahat edebileceği alanı terk edip farklı rotalara yöneldiğinde ortaya çıkacağını bilen bir müzisyen. Bu ruh, Massive Attack’ın özüdür.

Dünya meseleleri üzerine kafa yoran ve aktif tavır alan gruplardan birisiniz. Bu anlamda son albümü etkileyen olaylar nelerdi?
Bizi ilgilendiren meseleler Blue Lines’dan bu yana hep aynı. Körfez Savaşı, Afgan Savaşı, ekonomik kriz, yoksulluk, işsizlik… Hem dünyada hem İngiltere’de büyük bir sorun bu. 80’lerde Thatcher döneminde şiddetle yaşadığımız sorunlar bugün yine ortaya çıktı…

Şimdi Cameron başkanlığında bir koalisyon hükümetiniz var…
Bu yeni iktidar yaptıklarıyla toplumun sonunu hazırlayacak. Kamusal varlıkları ve sosyal hizmetleri özelleştirecekler. Gelecek 5 yıl İngiltere için çok zorlu olacak ve sonunda bir süredir yine çıkışta olan faşizm akımı güçlenecek.

Filistin sorunu ile ilgilendiğinizi ve Filistinli gençlere yardım için para toplanan kampanyalara destek verdiğinizi biliyorum. Bir süre önce Elvis Costello, baskılar sonucunda İsrail’deki konserini iptal etmek durumunda kaldı. Siz bu tür kültürel boykot hakkında ne düşünüyorsunuz?
Aslında hangi ülkeye gitseniz görüyorsunuz ki, orada yaşayan ve sizin gibi düşünen çok sayıda insan var. Çatışmalara neden olan kararları politikacılar alıyor. İnsanların o kararları yüzde yüz desteklendiğini hiç sanmıyorum. Bu nedenle özellikle İsrail halkını suçlayamam; suçladıklarım orada uygulanan kararları alanlar. Biz grup olarak Filistinlilerin haklarını şiddetle destekliyoruz.

İsrail’de konser vermeyi düşünür müsünüz?
Hayır, hiç düşünmedik bunu… Mavi Marmara gemisinde olanları izledik. İsrail’in yaptığını hiçbir şekilde anlayışla karşılamıyoruz. Filistin’de çok zor koşullarda ayakta kalma savaşı veren insanlar var. İsrail’in yaptıkları tümüyle yanlış. Bütün bu olanlardan sonra bir çözüm yolu bulunup Filistin halkının hak ettiği yaşama kavuşması gerek. Ancak o şekilde barış sağlanabilir. Kahrolası Amerika bunu yapabilir ama hepimiz neden yapmadığını biliyoruz.

Elvis Costello, konseri iptal etmeden önce kültürel boykotla ilgili olarak “Bu Margaret Thatcher yüzünden İngiltere’yi boykot etmek gibi bir şey” demişti…
Ben her zaman Margaret Thatcher yüzünden İngiltere’yi boykot eden hareketin bir parçası oldum.

Yeni albümle ilgili bazı dedikodular duydum. Bir sonraki albümde bizi ne bekliyor?
İnanın bunu bizler dahi bilmiyoruz. 2008’de adının “Weather Underground” olacağını düşündüğümüz bir albümle tura çıktık ve ama o yılın sonuna doğru eve geri döndüğümüzde baştan yeni kayıtlar yapmaya karar verdik. Damon Albarn’la çalışmamız da o şekilde başladı. Bazı şarkı fikirleri var ama fazla bir şey belli değil şu anda.

Yine farklı vokalistlerle çalışacak mısınız?
Tunde Adebimpe, Martina-Topley Bird, Guy Garvey ve Damon’la çalışmamız tamamen arkadaş ilişkileri içinde gelişti. Belki yine böyle işbirlikleri olabilir. Ama gidişata göre karar vereceğiz.

Reklamlar

>3D: “Sanat Bir Kaçış Yolu”

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/19 Temmuz 2008

Yazının başlığındaki söz, elektronik müzik devi Massive Attack’ın kurucusu 3D’ye (Robert Del Naja) ait. İngiliz grup, geçtiğimiz hafta sonu İstanbul konseri için Parkorman’daydı. 3D ile konser öncesinde röportaj yapma olanağım oldu. Ama aşağıda okuyacağınız röportajdan önce, konserden izlenimleri de yazmak istedim.

Massive Attack, muhteşem bir performans sergileyip 1 saat 45 dakika boyunca çaldı; fakat o süre kimseye yetmedi. Bis için sahneye tekrar geldiler. Ama dinleyiciler yine doymadı. Duydukları müzikle adeta hipnotize olan kalabalık, yeniden çıkarlar umuduyla mekandan bir türlü ayrılamadı.

Daddy G’den sonra artık grubun üçüncü elemanı gibi olan Horace Andy de vardı konserde. O müthiş sesiyle “Angel”ı söyleyince kalabalık üzerinde yarattığı etki görülmeye değerdi. “Unfinished Sympathy”, “Karmacoma”, “Teardrop”, “Inertia Creeps”, “Mezzanine”, “Safe From Harm” gibi hitlerin yanı sıra yeni parçalar da çalındı konserde.

Röportajda okuyacağınız gibi, 3D’ye hem müzik hem de politikaya ilişkin sorular yönelttim. Karşımda Irak Savaşı’nı ve İngiliz hükümetinin bu konudaki tavrını protesto etmek için gazetelere tam sayfa ilanlar veren bir müzisyen vardı. Ölüm cezasına karşı çalışmalar yürüten Reprieve adlı kuruluşa büyük destek veren, Arap-İsrail çatışmasına dikkat çekmek için yardım konserleri düzenleyen bir grup Massive Attack.

İstanbul konserinde de yine politik mesajlar verdiler. Bu defa sahnedeki barkovizyonda çeşitli yazılar kullandılar. Grubun isteği üzerine Türkçe’ye çevrilen bu yazılar, ilginç bir şekilde ülkemize anlamlı mesajlar gönderiyor gibiydi. Amerikalı gazeteci Horace Greeley’in “Haklarını çiğnediğim herkesten daha aşağıdayım” sözü ile, “Korku, uygar insan aklının doğal yapısına özgü değildir”, “Kanunlar önünde herkes eşittir” ve “Sesini duyur” en çok dikkat çekenlerdi. Amerikalı Senatör Dennis Kucinich’in Bush hakkında Kongre’ye sunduğu 35 maddelik suç duyurusu da yer aldı ekranda.

Röportaja gelecek olursak… Sanatın bir bireysel kaçış olduğu noktasında 3D ile aynı görüşte değilim. Eğer öyleyse neden konserlerde politik mesajlar verip, insanları uyandırmaya çalışıyorlar? Söyleşi süremiz kısıtlı olmasaydı soracak çok şey vardı, ama yine de içtenlikle konuştu 3D.

İngiltere’nin en önemli sanat festivallerinden Meltdown’ın bu yılki küratörlüğünü üstlendiniz. Heritage Orkestrası Blade Runner filminin soundtrack müziğini canlı olarak çalarken sizin de aynı anda mikslediğinizi duydum. Nasıl bir deneyimdi?

“Çok iyiydi. Ama son ana kadar kimse yapılabileceğinden emin değildi. Müziği oldukça elektronik ve orkestral yapmak istiyorduk. Epey zor bir işti. Filmden konuşmaların, örneğin Harrison Ford’un sesinin duyulduğu önceden kayıt edilmiş bölümler vardı. Ama konser günü bunları kullanmayıp sadece müziğe yer verdik. Birçok insan aynı anda ekranda filmi göreceğini düşünerek gelmişti ama biz arka planda ışıklar ve barkovizyon kullandık.”

Sıra rahatsız edici soruda: Yeni albüm ne zaman çıkacak?

“Bittiği zaman…”

Ne zaman bitecek?

“Bu yıl içinde biterse iyi olur. Tamamladığımız şarkılar var ama hangilerinin yeni albümde yer alacağına henüz karar vermedik. Üzerinde çalıştığımız çok sayıda şarkı da var. Yine de kasım ya da aralık gibi bitirip gelecek yıl baharda yayınlayabiliriz herhalde.”

Albümün soundu nasıl? Bir yenilik var mı?

“Bunu ancak ortaya çıktığında bilebiliriz. Önceden bir belirleme yaparak yola çıkarsanız, bazen çok zorlama olabiliyor. Tabii bazıları bu şekilde çalışarak çok başarılı örnekler verebiliyor. Örneğin Radiohead… Yeni albümdeki bazı şarkılar yumuşak, bazıları da daha agresif. Karşıtlıkların bir araya gelişi söz konusu.”

Müziğinizde bir derinlik arayışı var. İnsanları sarsmaya çalışıyorsunuz sanki…

Farklı duyguların bileşimi aslında. Ben kişisel olarak, duygulu, melankolik ve içinde bir tür hüzün barındıran müziklere eğilimliyim. Fakat ilginçtir; bazı neşeli pop şarkıların, örneğin The Beatles’ın kimi şarkılarının da duygusal derinliği var. Ama hayatınızı sürdürmek için paraya ya da çevrenizde insanlara ihtiyaç duyduğunuz bir dönemdeyseniz, mutlu şarkılar yerine bu tür müziklere yönelirsiniz. Reggae, soul, punk ya da new wave olsun, daima bize gerçek ve yakın gelen şey, işin bu en hüzünlü kısmı. Bu nedenle, biz de albüm için bir araya geldiğimizde, yaptığımız müzik daha işin en başında o hüznü taşıyor oluyor.

Reprieve’in kurucusu Clive Stafford Smith ile yaptığınız söyleşiyi okumuştum. O röportajda Smith, “İyi müzik vardır, çok iyi müzik vardır ve politik bir yanı olmadığı sürece de hiçbir müzik çok iyi olamaz” diyor. Katılıyor musunuz bu görüşe?

Bütünüyle değil… Politik olmayan ama çok sevdiğim şarkılar var. Aşk şarkıları mesela. Blues da öyledir. Kişisel acıları yansıtır. Aynı zamanda çalışan sınıfın ortak dertlerini de anlatabilir tabii. Fakat Clive’ın bakış açısıyla aynı görüşte olduğum nokta şu ki, iyi grupların yapabilecekleri şarkı sözleriyle sınırlı değil. Eğlence sektörü, ancak insanların söylediklerinizi dinlemek istedikleri sürece varlığınızı koruyabildiğiniz bela bir sektör. Ama bir şekilde de, bir politik duruş olmalı. Yoksa pop kültürü içinde ürün satmaktan öteye geçmez yaptığımız iş. Ben her zaman politik duruşu olan grupları sevdim. Clive ile bu anlamda aynı görüşteyim.

Pablo Picasso’nun bir sözü var: “Sanat, gerçeği kavramamızı sağlayan bir yalandır.” Sanatçıların toplumdaki rolü açısından bu sözü nasıl yorumluyorsunuz?

İnsanların sanata bunun için ihtiyaç duyduklarını düşünmüyorum. Sanat, bireylere kendilerini topluma gösterme, anlatma olanağı veriyor. Kişisel bir ego var. Sanat bir kaçış yoludur. Bana göre, halk politikayı ve hayatı anlamak için sanata ihtiyaç duymuyor. Okumayan, sanat galerilerine gitmeyen ama televizyon kültürüyle beslenen öyle çok insan var ki…

Sanatçıların Bob Dylan ya da The Beatles döneminde olduğu gibi politik duruş sahibi olması bugün neden zor?

Birçok müzisyen daha güvenli olan yolu seçiyor. Örneğin çevre sorunları gibi. Bugün bu konu artık uluslararası fenomen haline geldi. Ya da aşırı tüketim, küreselleşme karşıtlığı ve ticarette adillik gibi konular var. Önemli sayıda insan artık bu sorunların dünyayı giderek yaşanılmaz bir yere götürdüğü konusunda hemfikir. Dolayısıyla da, bunlar hakkında konuşmak güvenli. Fakat hükümetleri eleştirenler, yaşayacak alan bulmakta zorlanıyor. Çünkü tam bu noktada asıl politika işin içine giriyor. Özellikle siyasi açıdan yarı yarıya ikiye bölünmüş ülkelerde, bu durum, hayranların bir bölümü ile ters düşmek anlamına geliyor. Bu yüzden, gruplar da dinleyici kitlesinin önemli bir kısmını kaybetmekten çekiniyor.

Written by zülalk

19 Temmuz 2008 at 23:11