Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Rock’n Coke’ Category

>The Prodigy: “Dinozor Değiliz”

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 25 Temmuz 2009

Geçen hafta İstanbul Park’ta Rock’n Coke’un altıncısı yapıldı. İlk gün gece yarısı 00.45’te sahneye çıkan The Prodigy de, kalabalığı coşturan gruplardan biriydi.

Konserin hemen öncesinde grubun üyeleri Liam Howlett, Keith Flint ve Maxim Reality ile kuliste sohbet ettik.

MÜZİĞİN KATI KURALLARI YOK

Mart ayında New York konserinize gelmiştim. Dinleyiciler arasında genç bir Asyalı çift vardı. İşin ilginci, 6 aylık bebekleri de yanlarındaydı. Çok yaygın bir dinleyici kitleniz olduğunu biliyorum ama o kadarı da garipti…

Liam: Gerçekten bebek mi vardı? The Prodigy ‘nin müziği kesinlikle bebeklere uygun değil!

Dinleyici kitlenizin son derece karma bir karakteri var. Bunun nedeni ne?

Maxim: Biz hep sınırlara karşı olduk. Müziğimize de bunu yansıttık. Bunun etkisi olabilir.

Keith: Sahneye en yakın yerler her zaman en ateşli hayranlarındır. Onların arkasında herkes yer alabilir. Biz konserimize gelecek insanlar için herhangi bir kural belirlemiyoruz.

Bu sorum Keith’e. “Konserdeki kalabalıklar benim yakıtım,” dediğinizi okumuştum. Konser dinleyicisi ile aranızda nasıl bir ilişki var?

Keith: Dediğim doğru değil mi? Dinleyici yaptığınız müziğe tepki veriyor. Onlardan aldığınız enerjiyle daha canlı çalmaya başlıyorsunuz.

Maxim: Ortaya çıkan enerjiyi paylaşıyoruz. Müzik statik bir şey değil. Bir konserin dinamizmini belirleyen en önemli faktörlerden biridir dinleyici tepkisi. Onu hissedemediğinizde, siz de karşılık olarak fazla bir şey veremezsiniz.

Gelecek yıl 20. yıldönümünüzü kutlayacaksınız. Geriye dönüp baktığınızda, bütün bu dönem içinde kendinizle en çok gurur duyduğunuz şey ne?

Liam: İşler kötü gittiğinde bile gitmek istediğimiz yoldan hiç dönmedik. Bu ilkeden hiç vazgeçmedik.

Maxim: Daha iyisini başarabilmek için gerektiğinde ödün verebildik ve böylece yolumuza devam ettik.

The Prodigy, Big Beat akımının yaratıcılarından biri olarak elektronik müziği en çok etkileyen gruplardan biri. Bu türün bugünkü durumunu nasıl buluyorsunuz?

Liam: Oldukça güçlü. Çok iyi albümler çıkıyor, başarılı gruplar var. Birçok rock grubu, elektronik müziği de işin içine katan çalışmalar yapıyor. Bize göre müziğin katı kuralları yok. O nedenle bunların olması sevindirici. Bugün eski rave kültürünün varlığından söz etmek olanaklı değil, ama hâlâ yeraltında süren deneysel çalışmalar var. Bu da sağlıklı bir durum.

“SADECE KENDİMİZE KARŞI SORUMLUYUZ”

Placebo’nun solisti Brian Molko, “The Prodigy, punk etkisindeki çoğu gruba göre tavır olarak daha punk,” demişti. Katılıyor musunuz buna?

Liam: Pek değil. Bu bir övgü tabii, ama müziğimizle ilgili değil. Yalnızca bir tavır olarak söz konusu olabilir, değil mi Keith?

Keith: Evet, doğru… Bizim için önemli olan inandığımız yoldan dönmemek. İşimizi kendi bildiğimiz yöntemlerle yapıyoruz. Başkası bizim için ne düşünecek diye endişelenmiyoruz. Sadece kendimize karşı sorumluyuz. Biz ruhumuzu asla satmadık.

Liam: Bu, grubun kabul ettiği etik bir kural…

“The Fat of the Land”, 90’ların gençliğini etkileyen en önemli albümlerden biriydi. Yayımlanışından 13 yıl sonra onu yeniden dinlediğinizde nasıl buluyorsunuz?

Liam: Çok etkili şarkılar var orda ama bana göre bütünlüğü olmayan bir albümdü o. Bazı sivri yönleriyle öne çıkmıştı. Oysa yeni albümümüz, kendi içinde çok daha uyumlu bir bütünlük taşıyor.

Keith: Geçmişte bizi temsil eden bazı şeyleri geride bıraktık…

Onları geride bıraktıysanız, geldiğiniz yeni yer neresi?

Keith: Demek istediğim, geçmişte yaşayamazsınız. Yenilikler yapabilmek için eskileri aşmanız gerekir. Biz rave kültürünün içinde ortaya çıktık, fakat dinozor gruplardan değiliz. Günü yakalamak istiyoruz. Ama bunları söylerken, o albümün önemini azaltmaya da çalışmıyorum.

Maxim: BBC Radio 1 geçenlerde bir yayınında albümün tümünü çaldı. Hâlâ çok etkili bir albümdür. Yayımlandığı zaman aldığı tepkileri düşünürseniz, bugün tümüyle çalınıyor olması hayli ilginç.

Bu sorum da Keith’e. Firestarter ilk yayımlandığında büyük tepki aldı. Hatta bazı televizyon kanalları klibi göstermeyi reddetti. Görüntünüz nedeniyle koparılan fırtına için bugün ne diyorsunuz?

Keith: Sadece gülüyorum. Olanları hiç anlamadım. Bana göre hepsi saçmalık…

Liam: Keith, o fırtınanın koparıldığı zaman da şimdikiyle aynı insandı…

Reklamlar

Written by zülalk

25 Temmuz 2009 at 21:01

Brian Molko, Placebo, Rock'n Coke, The Prodigy kategorisinde yayınlandı

>Eğrisiyle Doğrusuyla Rock’n Coke

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 21 Temmuz 2009

Türkiye’nin en büyük açık hava etkinliği Rock’n Coke, geçtiğimiz hafta sonunda İstanbul Park’ta yapıldı. Önce olumsuz eleştirilerimi belirtip, sonra alkışladıklarımı yazacağım.

Bu sene mekan olarak Hezarfen Havaalanı yerine İstanbul Park’ın seçilmesi, iyi bir tercih olmadı. İstanbul Park, motor sporları açısından dünyanın en iyi pistlerinden birisi olabilir; ama asfalt zeminin bir müzik festivalinin ruhundan bir şeyler alıp götürdüğü kesin.

Bunun dışında, parlak ışıklarla bezeli oyun alanları da, rock festivalinden daha çok bir fuarı andırıyordu.

Ama mekanın fizik şartları ile ilgili asıl önemli sorun, ana sahnede çalan müziğin alternatif sahnedeki müziği bastırmasıydı. Böyle bir durumun ortaya çıkmaması için, gelecek yıl mutlaka bir çözüm bulunması gerekir.

Festival katılımcılarının yakındıkları bir diğer konu da, bilet fiyatlarının ülke standartlarında pahalı oluşuydu. Çünkü bu tür festivallerin asıl hedef kitlesi üniversite gençliği. Fakat onlar bilet ücretini karşılayamayınca, festivalin izleyici kitlesi dramatik bir şekilde değişiyor. Nitekim hafta sonunda İstanbul Park’a müzik için değil sosyalleşmek için gelen epeyce insan vardı.

Ana sahnenin karşısına yerleştirilen dev sponsor çadırı, sahnenin birçok açıdan görülmesini engelledi. Bu da genel tepki alan uygulamalardan biriydi.

Performans sıralamasında bazı tercihlerin doğru olmadığını da söylemek gerek. Ülkemize ilk kez gelen ünlü alternatif rock grubu Jane’s Addiction’ın Duman’dan önce sahneye çıkmasının nedenini kimse anlayamadı.

Festivalin Yıldızı Janelle Monae

En anlaşılmaz olansa, Janelle Monae alternatif sahneye çıktığında aynı anda ana sahnede Kaiser Chiefs’in olmasıydı. İkisini de ilk kez dinleme şansını bulan dinleyici, tercih yapmak zorunda kaldı. Bu durumda, birçok kişi, herhalde “ana sahne daha önemli” diye düşünerek Kaiser Chiefs’i dinlemeye gitti ve festivalin en iyi performansını kaçırdı.

Janelle Monae, bu yıl Rock’n Coke’da dinlediğim en etkileyici isimdi. Michael Jackson’ı anmak için taburenin üstüne çıkıp, onun en sevdiği “Smile” adlı şarkıyı söyledi. Sonra da çok başarılı bir Moonwalk denemesi yaptı. Ama o muhteşem sesiyle söylerken, ana sahneden Kaiser Chiefs’in inleyen gitarları karıştı müziğe…

Janelle Monae’ye Prince’in kadın versiyonu diyorlar, Amerika’nın Shirley Bassey’i diyenler de var. Ne denirse densin ama kesinlikle olağanüstü bir yetenek. Festival yetkililerine Monae’yi İstanbul’a getirdikleri için teşekkür borçluyuz.

İki gün boyunca vasat olanların yanı sıra, tatmin edici performanslar da dinledik. Linkin Park, güçlü yorumuyla herkesi etkiledi. Dinleyicilerin şarkılara hep bir ağızdan eşlik edişi, festival ortamına canlılık getirdi.

Birinci günün sonunda gece yarısı sahneye çıkan The Prodigy, ülkemizde daha önce konser vermesine karşın yine büyük ilgiyle karşılandı ve festival alanını adeta ateşledi. O ana kadar asfalt üzerinde oturanlar, grubun çılgın ritimlerine dayanamadı ve ayağa kalkıp dansa başladı.

Festivali düzenleyenler bir diğer övgüyü de, Nine Inch Nails konusunda hak ediyor. Sonunda bu efsane grubu İstanbul’a getirmeleri, rock dinleyicisini çok memnun etti. Ben onlar sahnedeyken, kuliste The Prodigy röportajını beklediğim için, performansın önemli bir bölümünü çok üzülerek kaçırdım…

Yorucu ama müzikle dolu güzel bir hafta sonuydu. Katkıda bulunan herkese teşekkürler…

Written by zülalk

21 Temmuz 2009 at 21:09

>Bir The Prodigy Konseri

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 25 Nisan 2009

Yaz yaklaşırken, bu yıl ülkemizde konser verecek konuklar da birer birer açıklanmaya başladı. Bunların arasında heyecanla beklenen gruplardan birisi de The Prodigy. 1990’larda breakbeat ve punk rock unsurlarını birleştirerek büyük başarı kazanan İngiliz grup, temmuz ayında Rock’n Coke kapsamında İstanbul’a geliyor.

Elektronik müziğin dehalarından biri kabul edilen programcı Liam Howlett ile karizmatik vokalistler Keith Flint ve Maxim Reality’den kurulu ekip, daha önce 1998 ve 2004’te de İstanbul’da konser vermişti.

The Prodigy, şu sıralarda, geçtiğimiz ay yayımlanan beşinci albümü “Invaders Must Die” için çıktığı dünya turnesini sürdürüyor. Onları İstanbul’a gelmeden, turnenin New York ayağında yakaladım!

KONSERDE 6 AYLIK BİR BEBEK!

Manhattan’daki Roseland Ballroom’da gerçekleşen konser için 52. Sokak’a gittiğimde, grubun hayranlarının oluşturduğu uzun bir sırayla karşılaştım. O geniş sokak yeterli olmamış, Broadway Caddesi’nin üzerine taşmışlardı.

Binanın kapısına yaklaşır yaklaşmaz, iriyarı bir görevli tarafından durduruldum. O anda, EMI Türkiye’den Arzu Güldiken’e yürekten teşekkür ettim. Çünkü adımı konseri izleyecek basın listesine yazdırmıştı. Görevliye durumu anlatıp içeri girince, sahneyi iyi görebileceğim bir yer bulabildim.

Şunu söylemeliyim ki, New York’ta gittiğim en garip konserlerden biriydi. Daha önce The Prodigy konserine gidenler bilir; konserden öte bir tür rave partisidir bu. (80’lerde, özellikle acid house akımı ile bir altkültür fenomeni olarak gelişen, hızlı ve tekrar eden ritimler eşliğinde ışıkların kullanıldığı, uzun süreli dans partileri.)

O gece de, hem 20’li yaşlarında gençler vardı, hem de 40’larını sürenler… Yüzü boyalılar, punk saçlılar, sanki pazar yürüyüşüne çıkmış gibi sıradan görünenler, her türden insan gelmişti. Ama 6 aylık bebekleri ile gelen Tayvanlı bir ikili, gariplikte herkesi gölgede bıraktı…

Sağ tarafıma bir baktım ki, bir bebek arabası ortada duruyor, baba elleri havada dans ediyor, anne biberonla bebeğin karnını doyuruyor… Kocaman arabayla salona nasıl girdiklerini hiç anlamadım. Bir bebek için son derece uygunsuz bir ortamdı; her şeyden önce, ses düzeyi, insanın kulak zarlarını titretecek kadar yüksekti …

“FIRESTARTER” HEP BİR NUMARA

The Prodigy sahnede görününce, yarattıkları etkiyi anlatmak olanaksız. Yeni albüme adını veren ilk şarkıyı çalmaya başladıklarında, çığlıklar birbirine karıştı. Çılgın ritimlere uyan ışıklar yanıp sönerken, salondakilerin havaya kalkan elleri görülmeye değerdi.

Arkasından ikinci single “Omen” geldi. Yeni albümün soundu, bu kez de çok enerjik. 1997’den beri grubun üç üyesini de tekrar bir araya getiren ilk çalışma olması da, hayranları arasında büyük bir heyecan yaratmış durumda.

Foo Fighters’dan Dave Grohl’un bateride eşlik ettiği “Run With the Wolves” ise, rock severleri memnun etmiş gözüküyor. Fakat yine de, “Invaders Must Die”ın, 1997 tarihli olağanüstü albüm “The Fat of the Land” gibi çığır açmadığı kesin…

Nitekim, konserde de arka arkaya çaldıkları yeni şarkılarla hava ısınıyor; ama herkesin beklediği “Firestarter”. Yayımlandığında haftalarca listelerin bir numarasında kalan o muhteşem şarkı duyulduğu anda, salonda adeta bir arbede yaşanıyor. Bir şarkının, yüzlerce insan üzerinde aynı anda bu kadar kuvvetli bir etki yaptığına, çok ender tanık olursunuz. Sanki hepsine elektrik verilmiş gibi!

Keith Flint, şarkının videosunda yaptığı, kendine özgü garip dansı, aynen sahnede de tekrarlıyor. Artık şaçları, o videodaki gibi kafasının iki yanından çıkan boynuzları andırmıyor.

Dansı ve bir deliyi çağrıştıran görüntüsü, bir zamanlar az gürültü koparmamıştı. Birçok televizyon kanalı, videoyu göstermeyi reddetmiş, radyolar şarkıyı çalmamıştı. Keith, bugün artık o tür bir saç kesimine ihtiyaç duymadığını, görüntüsü etrafında koparılan fırtınanın da saçmalık olduğunu söylüyor.

Elektronik müziğin küçümsendiği dönemde, dünya çapında rock yıldızı statüsüne ulaşan ilk rave grubu olmuştu The Prodigy. 90’lı yıllarda gitar rifflerini dans müziğine taşıyarak devrim yarattılar. Bugün o devrimin izinden gidiyorlar ama yeni bir şey eklemeden…

Konserin sonunda dinleyiciler, kulakları daha az duyar bir halde, enerjileri tükenmiş ama mutlu bir şekilde ayrılıyor salondan… Bebekleri ile gelen Tayvanlı aileye ne mi oldu?

Gece boyunca eğlendiler, ama konserin bitimine 15 dakika kala güvenlik görevlileri tarafından sorgulanmaya başladılar. Başlarına üşüşen televizyon kameralarından korkan anne, bebeğine sıkıca sarılmış ağlıyordu. İlk rave konserine gelen bebek ise, geceyarısında gözlerini kocaman açmış etrafa bakıyordu… Dedim ya, garip bir konserdi…

Written by zülalk

25 Nisan 2009 at 21:20

Dave Grohl, Rock'n Coke, The Prodigy kategorisinde yayınlandı

>Bir Festival Sezonunun Ardından…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/8 Eylül 2007

Geçen hafta sonunda yapılan Rock’n Coke’la birlikte 2007 festival sezonu sona erdi. Bu yazı ardı ardına gerçekleştirilen organizasyonlarla müthiş hareketli geçiren İstanbul, yeniden sonbaharın dingin günlerine merhaba diyor. Bu aşamada geriye dönüp belli başlı konaklamalı müzik festivallerini değerlendirmek yararlı olabilir. Çünkü aynı organizasyonlar seneye yine tekrarlanacak, hatta belki yenileri de yapılacak! Maddeler halinde sıralarsak dikkatimizi çeken konuları şöyle özetlemek mümkün:

1-Konaklamalı festivallerde en önemli işlerden birisi güvenliğin sağlanması. Bu yılki organizasyonlarda kamuoyuna yansıyan önemli bir olayın yaşanmamış olması, festival düzenleyicilerinin bu konuda gerekli özeni gösterdiğini ortaya koyuyor.

2-Bir diğer önemli başlık ise temizlik. Bu yıl festivallerde çevre kirliliğine neden olunmaması için özel çaba harcandığı gözlemlendi. Örneğin Rock’n Coke’da 500 ton katı atık çevre korumacı yöntemlerle tahliye edilirken, temizlik hizmetleri bir çevre mühendisi gözetiminde 30 kişilik bir ekip tarafından verildi. Tuvaletlere gelince… Her festivalin en büyük kabusudur o mobil tuvaletler. O kadar ki, tuvaletiniz gelecek diye korkar ve bira içmemeyi bile düşünürsünüz. Yüzlerce mobil tuvalet vardır festival alanında, ama festival başladıktan birkaç saat sonra etrafa korkunç kokular yayan tuvaletlerden herhangi birinin kapısını açmak cesaret ister. Bu yıl bu sorunun daha sık temizlik yapılarak bir ölçüde giderildiğini söylemek olanaklı. Fakat ben bu konuda festival düzenleyicilerini değil, tuvaletleri o hale getiren kullanıcıları sorumlu görüyorum. Tuvalet eğitimi 18’inden sonra verilemiyor tabii…

3-Çevre koruma konusunda Rock’n Coke ekibini kutlamayı gerektirecek bir yeni uygulama, bilinçli su tüketimi için pompalı olarak tasarlanan muslukların kullanılmasıydı. Susuzluktan kıvranan bir ülke için çok akıllıca bir uygulama!

4-Her yıl yaşanan yemek sorunu bu yıl da sürdü. Bu konuda kişisel olarak da çok mağdur olduğum için festival yöneticilerine sesleniyorum: Lütfen satışa sunulan yemek çeşitlerine karar verirken vejetaryen ve vegan olanları da düşünün! Bu tür festivallerde alana dışardan yiyecek sokamadığınız için ne satılıyorsa onu alıp yemek zorundasınız. Eğer et yemiyorsanız iki ya da üç gün süren bir festivalde işiniz zor… Ama vegansanız; yani hayvansal ürünlerin hiçbirini tüketmiyorsanız, o zaman hayatınız tehlikede olabilir. Radar Live ve Rock’n Coke’da en azından aç kalmamayı başarmak mümkündü, ama Masstival’de sadece et ürünleri satıldığından bu konuda büyük sıkıntı yaşandığını belirtmeliyim. Masstival bu yıl ilk kez düzenlendiğinden, bu sorunun gelecek yıl aşılmış olacağını umuyorum. İstenilen özel bir yemek değil; yalnızca elma, muz gibi raf ömrü daha uzun meyveler bulunsa o da yeterli olur.

5-Buraya kadar sıraladıklarımın hepsi müziğin dışındaki faktörlerle ilgili. “O kadar önemli mi bunlar?” diye soranlar olabilir. Önemli, ama konu müzik festivaliyse elbette öncelik müziktedir. Ben de müziği oksijeni olarak tanımlayan biri olarak, eğer sahneye çıkan grup ya da sanatçılardan hoşnutsam, festivallerdeki kaliteyi etkileyen bu hizmetler kimi zaman aksasa bile fazla şikayet etmeyebilir, hatta aç kalabilir ya da tuvalete az gitmek için bira içmeyebilirim. Bu yılki konaklamalı müzik festivallerini ülkemize getirdikleri sanatçılar açısından değerlendirirsek, 2007’nin en başarılısı Radar Live oldu derim. Hem günümüz müziğine yön veren en parlak isimleri ve yıllardır ülkemizde beklenen Marilyn Manson, James gibi grupları aynı festivalde buluşturdu, hem de elektronik, rock, dans, pop gibi farklı türlerde müzik yapan geniş sanatçı katılımıyla hemen herkese hitap edebilecek bir etkinlik oldu. Bir sahneden diğerine koşarken arada kaçırdığımız şarkılara üzüldük sadece…

6-Rock’n Coke’un “Müzik Kasabası” düşüncesi her müzikseveri heyecanlandırmaya yetecek bir projedir. Düşünsenize; binlerce insan bir araya geliyor, kamp kurarak açık havada birçok müzisyeni dinleme olanağı buluyor ve rutin dünyasından birkaç gün için uzaklaşıyor! Rüya gibi bir şey! Fakat bu yıl dikkatimi çeken bir şeyden söz etmeden geçemeyeceğim. Festival alanında birden bir kalabalık gözüme çarpıyor. Bir çadırın önünde oldukça fazla sayıda insan (% 99’u erkek) toplanmış, pür dikkat tv ekranlarına bakıyor. O da ne! Futbol maçı seyrediyorlar. Bu kalabalık iki gün boyunca hiç azalmıyor. Hatta maçlardan sonra sloganlar atılıyor, tezahürat yapılıyor ve maç yorumlarının yapıldığı programlar izleniyor. Neden insan festival için bilet alıp İstanbul’a bir saat uzaklıktaki Hezarfen Havaalanı’na gelir ve konserler devam ederken maç izlemeyi tercih eder? Neden bunu evinde yapabilecekken bir müzik kasabasında yapar? Eğer orası söylendiği gibi bir “Müzik Kasabası” ise, acaba futbol maçı yayınlayan tv ekranlarının yerleştirilmesi konsepte uyuyor mu? Belki de “Eğlence Kasabası” dense daha doğru bir tanımlama olabilir…

Bütün bu olumlu ve olumsuz eleştiriler, aslında beklentilerin karşılanma düzeyini artırmaya yöneliktir. Bunlara ek olarak mutlaka vurgulanması gereken bir nokta daha var: Ülkemizde son yıllarda sayıları giderek artan müzik organizasyonları, festival kültürünün yerleşmesi bakımından son derece önemli bir işlevi yerine getiriyor. O nedenle, bu etkinliklerin finansmanını sağlayanlara ve düzenlenmesinde emeği geçen herkese teşekkür etmek gerekir. Gençlerin bütün bir hafta sonunu müzik dinleyip, çocuklar gibi koşup oynayarak, dans ederek geçirmelerini ve en önemlisi bunu kendi ülkelerinde yapmalarını sağlayanlara teşekkürler!

Written by zülalk

09 Eylül 2007 at 20:02

Masstival, Radar Live, Rock'n Coke kategorisinde yayınlandı

>Bu Kasabian Başka!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/31 Mart 2007

Kasabian’ı bilir misiniz? Hayır, 60’lı yılların sonunda Amerika’nın en karanlık isimlerinden Charles Manson’ın kurduğu hippi komününün içinde yer alan Linda Kasabian’dan değil, ismini ondan alan İngiliz rock grubu Kasabian’dan söz ediyorum.

Grup üyeleri, sadece kelimenin telaffuzunu beğendikleri için bu ismi seçmişler. Açıkçası, bir grup için biraz garip bir isim tercihi, ama belki de istedikleri bu yolla dikkat çekmekti ve bunu fazlasıyla başardılar.

Onları hala hatırlamadıysanız, bir ipucu daha: Geçen yaz Rock ‘N Coke Festivali kapsamında konser veren ve solistleri Tom Meighan’ın belirgin İngiliz aksanıyla sürekli “İstanbul” diye bağırdığı grup vardı ya? İşte o.

Son yıllarda parlak bir çıkış yapan Leichesterlı ilginç bir grup Kasabian. Müzik dünyasının ünlüleriyle girdikleri polemiklerle sık sık müzik dergilerinde gündeme geliyorlar. Neyse ki, Oasis’in tam onayını almış durumdalar. Hatta Noel Gallagher, bir konserde sahnede gruba eşlik bile etti. Kendilerinden bahsederken hiçbir zaman alçakgönüllü olmadılar. Bu tavırları, kimilerince ukala bulunup eleştirilse de, onlar hiç geri adım atmadılar.

Üstelik, “Empire” adlı yeni albümlerinin, Oasis’in 1994’te yayımladığı “Definitely Maybe”den bu yana yapılmış en iyi albüm olduğunu bile söylediler. Nasıl tepki çektiklerini tahmin edersiniz herhalde.

FARKLI TÜRLERDE DENEYSEL BİR MACERA

Bir milyona yakın satılan ilk albümlerinin getirdiği başarının ardından yayımladıkları bu ikinci albümleri şubat ayında ülkemizde de satışa çıktı. Kasabian, acid rock ile electronica’yı karıştıran tarzı nedeniyle benim de ilgi alanıma giriyor. Müzikleri sık sık Primal Scream’e de benzetilen grubun, hayranları arasında Bobby Gillespie’nin de olması boşuna değil demek ki.

Müziklerindeki benzerliğin yanı sıra, müzik üretimine yaklaşımlarındaki tercihin de aynı oluşu dikkat çekici. Kasabian da Primal Scream gibi, farklı müzik türlerini denemekten hiç kaçınmıyor. “Neden tek bir müzik türüne takılıp kalalım ki? Farklı türleri bir araya getirmekten ya da farklı davul seslerini kullanmaktan korkmuyoruz” diyorlar. Bana çekici gelen de bu. Nedense, genellikle müzisyenlerin bir albüm yaparken tek bir tür içinde kalması sanki daha uygun görülür. Oysa, iyi bir müzisyenin çeşitliliği denemesi çoğunlukla olumlu sonuçlar yaratıyor.

“Empire”ı dinlediğinizde, hem Led Zeppelin, Oasis ve Primal Scream ve John Lennon’dan, hem de DJ Shadow, Chemical Brothers, Fatboy Slim, New Order ve Muse’dan izler buluyorsunuz. Her şarkının ayrı bir havası var.

Daha önce Editors ve Arctic Monkeys gibi gruplarla çalışmış olan Jim Abbis’in prodüktörlüğü üstlendiği albüm, 70’leri anımsatan rock şarkılarını, akustik baladlar ve techno müziğe özgü vuruşlarla dengeleme başarısını gösterebilen, deneysel bir çalışma olarak tanımlanabilir.

Tabii, bu farklı müzik denemelerini, “grubun henüz kendi tarzını bulamadığı” şeklinde yorumlayanlar da var, ama bence tam tersi; bu bir arayış değil, grubun bilinçli olarak tercih ettiği bir yol.

SAVAŞI DURDURUN! HEPİMİZ HARCANIYORUZ!

Kasabian, bana kalırsa, John Lennon’ı anımsatan “British Legion” gibi baladlardan daha çok, “Stuntman” gibi indie rock ile acid house tınılarını birleştiren enerjik şarkılarda daha başarılı. Nitekim, albümün bir diğer dikkat çekici şarkısı, bas gitarın vurucu seslerini elektronik seslerle bütünleştiren “Sun Rise Light Flies”. Tam bir kitle coşturma şarkısı. Kralların gelip geçici olduğunu haykıran, “Shoot The Runner” da özellikle gitar seslerinin öne çıktığı aynı türden bir şarkı.

Albüme adını veren “Empire” ise, içindeki tempo değişiklikleri nedeniyle, ancak birkaç kere dinlenildiğinde oturuyor. İlk single olarak yayımlanan bu şarkı, savaş karşıtı sözleri ve grup elemanlarının Kırım Savaşı’ndaki askerler gibi gözüktükleri video klibiyle de çok konuşuldu.

Çünkü, habercilik yapan küçük çocuğun vuruluşuyla başlayan klip, meydana gelen yıkıma ve ölümlere karşı “Durun! Hepimiz harcanıp gidiyoruz!” diyerek savaşmayı reddeden askerin kendi komutanı tarafından öldürülüşüyle devam ediyor ve en sonunda ekranda “Dulce et decorum est pro patria nori” yazısı beliriyor.

Bu, Romalı şair Horace’in “Odes” adlı şiirinin bir mısrası. Türkçe’de “Vatan için ölmek tatlı ve yüce bir şeydir” anlamına geliyor. 1. Dünya Savaşı sırasında asker olan ve ateşkese bir hafta kala meydan savaşında ölen İngiliz şair Winfred Owen, bir şiirini bu sözün koca bir yalan olduğunu söyleyerek bitirmişti.

Bütün şarkıları, gruba gitar, synth ve arka vokallerde eşlik eden Sergio Pizzorno’nun yazdığı albümün tek konusu savaş değil elbette; yalnızlık, korkular, aşk ve gözyaşları da var.

Kasabian, henüz yedi yıllık genç bir grup ama bu ikinci albümüyle indie rock gruplar arasındaki yerini sağlamlaştırdı. “Empire”, cesaretle, farklılıkları denemekten korkmadan yapılmış, dinamik ve eklektik bir albüm. Kim ne derse desin, onlar diyor ki, “Bizi sevebilir ya da nefret edebilirsiniz ama bizi görmezden gelemezsiniz.” Bilmem siz ne dersiniz?

Written by zülalk

31 Mart 2007 at 20:17

>Editors Rock’n Coke’da…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/26 Ağustos 2006

Indie rock’ın önde gelen gruplarından İngiliz dörtü Editors, ülkemizdeki ilk konserinde izleyicileri bir şekilde harekete geçirecek; duygusal ya da fiziksel…

Rock’n Coke Festivali’ne bir hafta kaldı. 2-3 Eylül tarihlerinde İstanbul Hezarfen Havaalanı’nda dördüncüsü gerçekleştirilecek olan festival’in bu yılki programında, dünyada alternatif rock’a yön veren topluluklar, Türk rock müziğinin önemli isimleri ve dans müziğinin ses getiren DJ’leri yer alıyor. Bunlar arasında Muse, Placebo, Editors, Kasabian, The Sisters of Mercy, Gogol Bordello, Mercury Rev, Reamonn’un da aralarında olduğu çok sayıda yabancı grubun yanı sıra, yerli sanatçı ve gruplardan Duman, Dorian, Şebnem Ferah, Yüksek Sadakat, Haylo Cepkin, Vega ve Ogün Sanlısoy da var.

Festivalin 3 Eylül Pazar günkü konuklarından birisi, ülkemizde ilk kez konser verecek olan İngiliz grup Editors. Statfordshire Üniversitesi’nde okurken tanışan dört grup üyesinin yaş ortalaması 23. Bu kadar genç olduklarına bakmayın; bu yetenekli müzisyenler, son iki yıl içinde alternatif müzik dünyasının ve indie rock’ın en beğenilen gruplarından birini yaratmayı başardılar.

Büyük satış rakamlarına ulaşarak başarı kazanan ilk albümleri “The Back Room”, kısa bir süre önce İngiliz Mercury Müzik Ödülü’ne de aday gösterildi. Albümü dinlerken New Yorklu grup Interpol’ü anımsıyorsunuz sık sık. Hatta kimileri onları, “İngiltere’nin Interpol’e verdiği cevap” şeklinde değerlendiriyor. Şarkı sözleri melodramatik ve karanlık, gitarlar ise oldukça dikkat çekici. Grubun üyelerinden baterist Ed Lay festival öncesinde sorularımı yanıtladı.

Grup için “Editors” ismini kim buldu? Neden bu ismi tercih ettiniz?

Bu ismin tam olarak nasıl ortaya çıktığını hatırlamıyorum. Belki 10 yıl sonra her birimiz “ben bulmuştum” iddiasında bulunacağız. Bu isim bizim için daha çok müziğimizi duyurmaya yarayacak bir afiş ya da pankart gibi; önemli olan sözcüğün anlamından çok nasıl göründüğü.

Grubun bütün üyeleri Birmingham’da yaşıyor. Oradaki atmosfer müziğinizi nasıl etkiliyor?

İlk albümün tamanını orada kaydettik. Depresif bir işi başarmak için kasvetli bir kentte çok çalışıyorduk. Sanırım albümün bir bütün olarak yansıttığı atmosfer, o dönemde tam anlamıyla nasıl hissettiğimizi bir ölçüde anlatıyor.

Birçok kişi Editors’ı post punk akımının temsilcisi olarak görüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Grup olarak müzikte belli bir yöne çok fazla eğilim göstermektense, daha çok ilginç ve güzel melodiler yaratmakla ilgilendiğimize inanıyorum. Bu nedenle, şarkılarımızın herhangi bir diğer akımdan daha çok post punkla ilişki içinde olduğunu düşünmüyorum.

Müziğiniz her zaman karanlık ama aynı zamanda bir parça dans müzik etkisini de barındırıyor. Editors’ın müziğinde en sevdiğim taraf bu. Sizce şarkılarınıza “dark-dicso” özelliğini veren şey bu mu?

Bir kalabalığı hareketlendirip canlandırmaktan daha keyif verici bir şey yok. Bunu epik, yavaş bir şarkıyla onları duygusal olarak etkileyerek de yapabilirsiniz ya da hızlı bir dans şarkısıyla çılgınca dans da ettirebilirsiniz. Biz ikisini karıştırıp uygulamayı deniyoruz.

Müziği ile sizi etkileyen belli bir sanatçı ya da akım var mı, yoksa bu daha çok birçok şeyin karışımından doğan bir etkilenme mi?

Geçmişte her birimiz farklı şeyler dinliyorduk . Ben daha çok rock müzikle ilgiliydim. Solistimiz Tom Brit pop’a, gitaristimiz Chris ise drum and bass ya da hip hop’a meraklıydı. Sorunuzu yanıtlamak gerekirse; evet, hepimiz farklı müzik türlerinden etkilendik. Fakat sonuçta tek istediğimiz, heyecan duyduğumuz müziği yapmak.

Joy Division’dan esinlenmek için yeterince yaşlı olmadığınızı söylediğinizi biliyorum. Fakat ben büyük bir Joy Division hayranı olarak sizin müziğinizi ilk dinlediğimde, solistiniz Tom Smith’in tarzı ile Joy Division’ın solisti Ian Curtis’in tarzı arasındaki benzerlik dikkatimi çekti. Bana kalırsa bu iyi bir şey ve bence Ian Curtis de bunu onaylardı. Siz ne düşünüyorsunuz?

Tom’un mükemmel bir sesi ve doğuştan gelen bir yeteneği var. Çok çok az sayıda şarkıcı onun sesiyle yarattığı etkiyi yaratabilir. Bir insan kendi doğal tarzı bu kadar iyiyken neden sadece başkası ile karşılaştırılmaktan kaçınmak için onu değiştirsin ki? Ian Curtis kesinlikle bunu yapmazdı.

İlk albümünüz “The Back Room” altın plak ödülü aldı ve bu yıl Mercury ödülüne aday gösterildi. Albümün bu kadar başarılı olacağını tahmin ediyor muydunuz?

Hayır. Şarkılarımıza her zaman güvendik, fakat İngiltere’de yılın en çok tanınan gruplarından biri haline gelmemiz şaşırtıcı. Aslında geldiğimiz bu durumun tam olarak farkına da varamadık, çünkü son 18 aydır sürekli turdayız. Bu yüzden Mercury adaylığı takdir edilmenin zevkine varmak için iyi bir fırsat.

Şarkılarınızı nasıl yapıyorsunuz? Süreç grup içinde temel olarak nasıl işliyor?

Prodüktöre göre değişir. İlk albüm çok hızlı bir şekilde kaydedildi; dördümüz stüdyoya girip sırasıyla şarkıları çaldık, olan esasen buydu. Gelecek albüm, kaydedilecek materyalin tümü henüz hazır olmadığından, kuşkusuz daha metodik olacak.

Hoşlandığınız gruplar var mı? Son zamanlarda ne dinliyorsunuz?

Amerika’nın Batı yakasından “Cold War Kids” adlı bir grubu dinliyorum. Albümleri harika şarkılarla dolu.

Eylül ayında İstanbul’da Rock’n Coke Festivali’nde çalacaksınız. Daha önce İstanbul’da bulundunuz mu?

Bu dördümüz için de ilk ziyaret olacak. Tamamen yeni bir izleyici grubunun önünde çalacağız. Ayrıca bu yaz çalacağımız son festival de bu. Eminim muhteşem geçecek.

Written by zülalk

26 Ağustos 2006 at 21:16

Editors, Ian Curtis, Joy Division, Rock'n Coke kategorisinde yayınlandı