Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Roger Waters’ Category

Yıldızların Altında Marianne

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 23 Mayıs 2011

İstanbul’da her günü kaçırılmayacak konserlerle dolu, festival gibi bir haftayı cumartesi gecesi Marianne Faithfull’la sonlandırdık. 2008’de ilk kez Babylon’da canlı dinlediğimde, bazıları çatallaşan sesi yüzünden artık eskisi gibi şarkı söyleyemediğini düşünse de, ben çok zevk almıştım.

Bu defa İstanbul Modern’in bahçesinde arkada İstanbul Boğazı ve gemi görüntüleri, gökte yıldızlar ve havada kuşlar eşliğinde dinledik Faithfull’u. Ancak ocak ayından beri müzenin bahçesindeki konserlerde alkollü içki yasaklanmış. O yüzden keyfimizi bir kadeh şarapla renklendiremedik; çay, kahve içtik…

Rock müziğin efsane sesi Faithfull, 65 yaşın verdiği olgunluk içinde, yine siyah ceket ve pantolondan oluşan sade giyimiyle, açıklanan konser saatinden sadece 10 dakika gecikmeyle karşımızdaydı. Açılış parçası, bu yıl başında çıkan albümüyle aynı adı taşıyan “Horses and High Heels”ti.

Faithfull’a albümde de eşlik eden Doug Pettibone ve MC5’dan tanıdığımız Wayne Kramer (gitar) gibi yetenekli müzisyenlerin yanı sıra sahnede çok sağlam bir grup vardı. Rory McFarlane (bas), Martyn Baker (bateri) ve akordeon, saksofon, piyano, klavye gibi birçok aleti çalan, aynı zamanda Faithfull’ın müzik direktörü Kate St John konserin kalitesinde önemli pay sahibiydi.

Son albümden “Why Did We Have To Part”ın ardından canlı dinlemeyi en çok beklediğim şarkı geldi. Faithfull’un “The Gutter Twins”in “The Stations” adlı parçasına yaptığı cover’ın albümdeki kadar mükemmel bir versiyonunu dinledik.

Bu arada konserdeki dinleyici kitlesinin bilinçli tavrını da vurgulamak gerek. Bu durum Marianne’in de dikkatini çekmiş olmalı ki, “Müziğe yoğunlaşıyorsunuz!” diyerek teşekkür etti.

Faithfull’un her şarkıyı ayrı ayrı sunuşu, onlar hakkında kısa bilgiler aktarışı, konseri bir anlamda onun geçmişinde yolculuğa dönüştürdü. “There’s a Ghost”u Nick Cave ile yazdığını, “Prussian Blue”nun bir dönem yaşadığı Paris’e duyduğu sevgiyi anlattığını, “That’s How Every Empire Falls”da Amerika’ya pek de sevgi duymadığını, “Incarceration of a Flower Child”ı Roger Waters’ın elinden zorla aldığını, “As Tears Go By”ı Mick Jaggerve Keith Richards’ın onun için yazdığını, “Strange Weather”ı ise Tom Waits’in ona yazdığını söyledi.

Kimi zaman elleri ceplerinde, kimi zaman müzisyenlerin sololarında sandalyeye oturup dinlenerek, kimi zaman da bir sigara yakarak sahnede oldukça rahat göründü Faithfull. Sigara içtiği için pişmandı; Londra’ya dönünce hipnotizma yöntemini deneyip bırakacağını söyledi.

Kalabalığın içinden bağırarak şarkı isteğinde bulunanları Babylon konserinde olduğu gibi kibarca susturmasını bildi: “Bu yaşa geldim. Ne çalacağımı bilmediğimi düşünmüyorsunuzdur değil mi? Güvenin bana.

Konserin ilk yarısında ağırlıkla yeni albümden çalarken, ikinci yarıda herkesin heyecanla beklediği eski parçalara döndü. “Sister Morphine”den sonra ezan başlayınca bir an durdu, ne yapacağını bilemedi; sonra kalabalığa sorup onay alınca devam etti.

Broken English” ve John Lennon bestesi “Working Class Hero”yu söylerken sesi çok güçlü çıkıyordu. Baktı ki şarkıyı söyleyenler var, “Bu şarkı hâlâ canlı değil mi? Kuşaktan kuşağa geçiyor mu?” diye sordu. “Evet!” yanıtını alınca keyiflendi: “Sizler iyi çocuklarsınız!

Konserde çalınan şarkıların listesi:

1-Horses and High Heels
2-Why Did We Have to Part
3-The Stations
4-There is a Ghost
5-Crane Wife
6-Prussian Blue
7-Back In Baby’s Arms
8-Going Back
9-That’s How Every Empire Falls
10-Sister Morphine
11-Sing Me Back Home
12-Broken English
13-As Tears Go By
14-Working Class Hero
15-Incarceration of a Flower Child
Bis
16-Lucy Jordan
17-Strange Weather

Reklamlar

Written by zülalk

23 Mayıs 2011 at 12:04

>Ötekileştirmeye Karşı Müzik

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 17 Ekim 2010

Son dönemde yurtiçinde ve yurtdışında gittiğim birçok konserde dikkat çekici ortak bir özellik var. Dünyada giderek artan kültürler ve dinler arası çatışma, aklı başında herkes gibi sağduyulu müzisyenleri de endişelendiriyor. Toplumu aydınlatma sorumluluğunu hisseden duyarlı müzisyenler, insanlığa yol gösterme adına konserleri çok etkili birer gösteriye dönüştürüyor.

Bu yöntem elbette yeni bir şey değil. Kitlelere hitap eden konserler, festivaller her zaman mesaj verme aracı olmuştur. Ancak son yıllarda konserlerde verilen mesajlarda hep şu öne çıkıyor: Sizden farklı olanı ötekileştirmeyin!

Geçen hafta New York Madison Square Garden’da (MSG) gittiğim iki büyük konserde de aynı tema işlendi. Bunlardan ilki, efsane progresif rock grubu Pink Floyd’un kurucularından Roger Waters’ın “The Wall Live” konseriydi. Kesinlikle söyleyebilirim ki, bugüne kadar gördüğüm en etkileyici savaş karşıtı gösteriydi bu!

Rock tarihinin en önemli albümlerinden 1979 tarihli “The Wall”un 30 yıl aradan sonra yeniden tümüyle canlı çalınışı, müthiş sahne tasarımı ve müziğin kuşaklar boyunca insanları aynı heyecanla etkileyişi eşsiz bir deneyimdi.

Konser hakkındaki izlenimlerimi Cumhuriyet’in Kültür sayfasına yazdığım yazıda aktardığım için burada ayrıntılandırmayacağım. Ancak belirtmek istediğim önemli bir nokta var.

Bugün 66 yaşında olan Waters, genç bir rock müzisyeniyken yaşadığı kişisel bunalımdan yola çıkarak oluşturduğu albüm konseptini, bu turnede tüm insanlığı ilgilendirecek evrensel bir boyuta taşımış.

30 yıl önce korkuları yüzünden kendisi ve dış dünya ile arasına kurduğu hayali duvarın benzerini, günümüzde insanların kendilerine benzemeyen herkese karşı kurduğunu söylüyor Waters. Din, etnik köken, ekonomik ve ideolojik temelli çatışmaların, her toplumda sadece ötekileştirmeyi kışkırttığını ve bu yüzden savaşların sonunun gelmediğini söylüyor.

Bu düşüncesini insanlara aktarmak için de konserde çok etkili bir yöntem kullanıyor. “Goodbye Blue Sky” çalarken, duvar şeklindeki dev ekranda bombardıman uçağı B-52’lerden bomba yerine bazı semboller atıldığını görüyorsunuz.

Bunlar arasında, haç, orak çekiç, Mercedes ve Shell logoları, dolar işareti, ay ve yıldızın yanı sıra, Museviliğin sembolü olarak bilinen “Davud’un Yıldızı” da var. Beyaz fonda birbiri ardına kentlerin üzerine atılan kırmızı renkli bu semboller, bir süre sonra her yeri kırmızıya boyuyor.

Bu görüntülerden hoşlanmayanlar oldu elbette. Örneğin ABD’nin ünlü Yahudi örgütü Anti-Defamation League (İftira Karşıtı Birlik), Roger Waters’ı anti-semitist olmakla suçladı. Waters ise, yanıt olarak, bu sembollerde gizli bir amaç olmadığını, asla belli bir grup insanı hedeflemediğini söyledi.

***

MSG’da aynı hafta gittiğim ikinci konser Gorillaz’ındı. Farklı türde müzikleri, çeşitli etnik kökenden müzisyenlerle yorumlayarak bir anlamda müzik aracılığıyla sahnede evrensel bir birlik kurdu Gorillaz. Lübnanlı müzisyenlerle İngilizleri, Amerikalıları aynı sahnede buluşturup, “White Flag” adlı şarkıda beyaz bayrak salladılar.

Aşırı sağın Müslüman nüfusa karşı ırkçı söylemlerinin arttığı bir dönemde Amerika’da müzisyenlerin barış ve hoşgörü söylemleri çok önemli. Milyonlarca genç hayranı olan bu gruplar, kanımca Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilecek önemde işler yapıyorlar.

Belki belli bir yaşın üzerindeki insanların düşüncelerini değiştirmek zor; ama dünyanın geleceğini kuracak genç beyinleri sağduyuya davet etmek mümkün. Keşke politikacılar da bu müzisyenler kadar sorumluluk sahibi olabilse…

Written by zülalk

17 Ekim 2010 at 20:10

Gorillaz, müzik, Roger Waters, ırkçılık kategorisinde yayınlandı

>YIKILSIN BÜTÜN DUVARLAR!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 9 Ekim 2010

Roger Waters, ‘The Wall’un 30. yıl turnesini çarpıcı bir savaş karşıtı etkinliğe dönüştürüyor

NEW YORK- Bugüne kadar çok savaş karşıtı gösteriye tanık oldum ama en etkileyicisini bu hafta New York Madison Square Garden’da izledim. Gösterinin ev sahibi, efsanevi progresif rock grubu Pink Floyd’un ana şarkı yazarı, vokalist ve gitaristi Roger Waters’dı. Gelmiş geçmiş en önemli rock albümleri arasında yer alan “The Wall”un 30. yılını kutlamak amacıyla çıktığı turneyi müthiş bir savaş karşıtı etkinliğe dönüştürmüş Waters!

“The Wall”u uzun uzun anlatmaya gerek yok elbette. 1979 yılında yayınlanan bu olağanüstü rock opera, müzik tarihine tüm dünyada en çok satılan ilk beş albümden birisi olarak geçti.

Ancak kısaca söylemek gerekirse, Pink Floyd’un diğer çalışmaları gibi, bir konsept albümdür bu da. Toplumdan soyutlanmış, çeşitli korkuları ve yetersizlikleri olan Pink adlı bir rock yıldızının bunalımını konu edinir. Babasını savaşta kaybetmiş, aşırı korumacı annesinin baskısı altında kalmış, okulda herkesin dalga geçtiği bir figür olmuştur. Yaşadıklarının etkisiyle yavaş yavaş akıl sağlığını kaybeder ve kendisi ile dış dünya arasında hayali bir duvar örmeye başlar.

Roger Waters’ın hayatı ile pararellik gösteren olayları anlatır “The Wall”. Ancak albüm kişisel bir öyküden yola çıksa da, temayı bu turnede daha geniş ve siyasi bir yorumla ele almış ünlü müzisyen.

Gençken korkuları yüzünden kendisi ile toplum arasında kurduğu duvarın benzerini, bugün bütün insanların dinsel, ideolojik ve etnik farklılıkların etkisiyle diğerlerine karşı kurduğunu söylüyor. 30 yıl önce bir müzisyenin ardına gizlendiği duvar, bu turnede artık farklı olanı ötekileştiren herkesin duvarı…

Sahneye Kurulan Dev Duvar

Konser salonuna girdiğimiz anda sahnede bir bölümü inşa edilmiş beyaz bir duvarla karşılaştık. Zaman ilerledikçe o duvar yükseldi ve “Goodbye Cruel World”ün sonuna doğru Waters, “Fikrimi değiştirmem için söyleyebileceğin hiçbir şey yok” dediği anda son tuğla da yerine kondu. Ve 73 metre eninde, 10.5 metre boyundaki duvar, müzisyenlerle izleyicilerin arasında kocaman bir set oldu…

Aynı zamanda üzerine görüntülerin yansıtıldığı dev bir ekran görevi gören duvarda, “Bring the Boys Back Home” çalarken eski ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’ın 1953 yılında yaptığı “Barışa Bir Şans” başlıklı konuşmadan alınan savaş karşıtı sözler yer aldı.

Savaşta ölenlerin fotoğrafları ekranda görününce, her bir tuğla, kaybedilen bir insanı temsil eder hale geldi. Afganistan ve Irak savaşlarına büyük tepki duyan Amerikalıların en çok alkışladığı anlardan birisi de buydu…

Comfortably Numb”ı bir stadyum dolusu insan birlikte söyledi. Bu parçanın muhteşem gitar solosunda Waters’ın tuğlalara yumruğuyla vurmasıyla duvar dijital olarak yıkılmış gibi göründü ama aslında yerinde duruyordu. Asıl yıkılışı, albümde Pink’in korkularıyla yüzleştiği “Trial” parçasının sonunda Waters’ın “Yıkın duvarı” diye bağırmasıyla oldu. İki saat boyunca üst üste dizilen tuğlalar, bir anda dumanlar arasında yerle bir oldu.

Roger Waters’ın umduğu gibi insanlık, dini, siyasi ve etnik köken farklılıklarına dayalı nefrete son verip duvarları yıkabilecek mi bilmiyorum; ama dilerim herkes bu büyük gösteriyi izleyebilsin.

Ben turnenin New York’taki iki konserinden birine yer bulmak için beş ay önceden harekete geçtim. Ama bütün çabaya değdi. Daha önce gördüğüm hiçbir şeyle kıyaslayamayacağım bir deneyimdi. Çalınan her notası, kullanılan her ışığı ve görüntüsüyle bir konserin çok ötesinde, baştan sona mesajlarla dolu eşsiz bir gösteriydi. İnsan aklının ve yaratıcılığının önünde bir kez daha saygı ile eğildim.

——

KONSERDEN NOTLAR

Savaştaki insan kaybını protesto

Konserde, sivillerin ve askerlerin savaştan sonra nasıl benzer şekilde travma geçirdiklerini anlatan “Goodbye Blue Sky” çalarken, dev ekranda bombardıman uçağı B-52’lerden bomba yerine bazı semboller atılıyor. Bunlar arasında, haç, orak çekiç, mercedes ve shell logoları, dolar işareti, ay ve yıldızın yanı sıra, Museviliğin sembolü olarak bilinen “Davud’un Yıldızı” da var. Bu nedenle Roger Waters, ABD’nin ünlü Yahudi örgütü Anti-Defamation League’in (İftira Karşıtı Birlik), anti-semitizm suçlamalarına hedef oldu. Waters, buna karşı verdiği yanıtta, bu sembollerde gizli bir amaç olmadığını, asla belli bir grup insanı hedeflemediğini; ancak dini, politik ve kültürel çatışmaların insanlar arasında sadece düşmanlığı teşvik ettiğini anlatmaya çalıştığını söyledi.

Kendi babasını 1944’te 2. Dünya Savaşı’nda kaybeden Roger Waters’ın bu turnedeki ana hedefi, günümüzde hâlâ devam eden savaşların yıkıcılığına dikkat çekmek ve yakınlarını yitirenlerle evrensel bir dayanışma yaratmak. Waters, bunun için kendi sitesinde bir duyuru yayınlayarak, savaşta sivil ya da asker yakınını kaybedenlerden, kısa bir mektupla birlikte ölenlerin fotoğraflarını göndermelerini istedi. Bu fotoğraflar, konser sırasında Waters’ın babasının fotoğrafıyla birlikte ekranda savaş protestosu olarak yayınlanıyor.

ROGER WATERS’IN SON BÜYÜK TURNESİ

Pink Floyd’un 11. stüdyo albümü “The Wall”, 30 Kasım 1979’da yayımlandı ve bugüne kadar tüm dünyada 30 milyon kopyası satıldı.

Pink Floyd, 1980-81 arasında çıktığı turnede, dünyada sadece dört kentte Los Angeles, New York, Dortmund ve Londra’da albümü canlı yorumladı. Fakat o dönemde biletleri 12 dolardan satılan konserler, dev prodüksiyon masraflarını ve turne giderlerini karşılamaya yetmedi. Sonunda grubun zararı yarım milyon dolara ulaşınca turnenin devamı gelmedi.

Pink Floyd’un dağılmasından sonra, Roger Waters, The Wall’un tümünü ikinci kez, Berlin Duvarı’nın yıkılışı nedeniyle 21 Temmuz 1990’da Potsdamer Platz’da verdiği konserde çaldı.

Roger Waters, bu yıl albümün 30. yılını kutlamak amacıyla 15 Eylül’de Kanada’nın Toronto kentinde son The Wall turnesini başlattı. 29 Haziran 2011’de Manchester’daki konserle bitecek olan turne, aynı zamanda 66 yaşındaki Waters’ın da son büyük turnesi olacak.

Bu turnede Roger Waters’a eşlik eden müzisyenler şöyle: Graham Broad (bateri); Dave Kilminster (gitar); G.E. Smith (gitar ve bas); Snowy White (gitar); Jon Carin (klavye); Harry Waters (hammond org); Robbie Wyckoff (vokal); Jon Joyce, kuzen müzisyenler Mark Lennon, Pat Lennon ve Kipp Lennon (geri vokal).

—-

Written by zülalk

09 Ekim 2010 at 14:26

Pink Floyd, Roger Waters kategorisinde yayınlandı

>Kylie İle Boğaz’da Bir Gece

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Mayıs 2008

Salı akşamı Turkcell Kuruçeşme Arena’daydık. Roger Waters ya da Depeche Mode konserleri kadar olmasa da, yine kalabalıktı mekan. İşten çıkıp gelenler, yiyecek satan yerlerin önünde uzun kuyruklar oluşturmuş, bazıları da yere atılan kocaman yastıkların üzerine yatmış dinleniyordu.

Gecenin merakla beklenen yıldızı, Avustralyalı şarkıcı Kylie Minogue’du. 40. yaşına İstanbul’da giren Minogue, pop müziğin en sevilen sanatçılarından birisi. Kısa bir süre önce göğüs kanserini yenip sahnelere geri döndü ve Advantage Card’ın 10. yıl kutlamaları kapsamında ilk kez Türkiye’ye geldi. Hem de kendisine eşlik eden 50 kişilik bir grup ve 12 tırla birlikte…

Kylie Minogue’un İstanbul konseri, kanımca, “Başarılı bir pop müzik konseri nasıl düzenlenir?” sorusuna iyi bir yanıt oluşturuyor. Yazıyı, daha çok bu bakış açısıyla yazdım.

Konser saati 21 olarak açıklanmıştı ve tam o saatte de başladı. Bu dakiklik nedeniyle Kylie’ye hemen bir artı verdik. Bu tür konserlerde, dünyaca ünlü müzisyenlerin sahneye geç çıkması, nedense bir tür gelenek olmuştur. Oysa teknik bir arıza olmadığı sürece, konser saatine uymak, sanatçının hem çalışma disiplinini, hem de kendisine olan saygısını gösterir. Üstelik de, ayakta bekleyenlerin sabrının tükenerek, konserden aldığı zevkin azalmasını önler.

Daha önce basına yapılan açıklamalarda, konser için üç asansörün yer aldığı üç katlı bir sahne kurulacağı ve hareketli dev ekranlar kullanılacağı söylenmişti. İzleyiciye sahneden yansıyan görsellik oldukça etkileyiciydi ama dev ekranlar yoktu. Bol ışıklı, bol danslı ve yine bol dumanlı bir konserdi. (Sigara dumanı ile yiyecek büfelerinden gelen dumanın oluşturduğu karışım, bir İstanbul konser klasiği ne yazık ki…)

Minogue’un konseri baştan sona farklı konseptlere göre düzenlenmiş. Bir baktık, “cheergirl” kıyafetleri içinde çıktı sahneye. Bu bölümde söylediği şarkıların hepsi, müsamerelerdeki çocuk şarkılarını anımsattı bana. Açıkçası, konserin en başarısız kısmını oluşturan bu amigo kız halini, unutmak ve hiç olmamış gibi düşünmek istiyorum.

Bir süre sonra, elektroniğin dozunun arttığı şarkılarda, sado mazoşist kıyafetler içinde vamp bir kadına dönüştü Kylie. Bu imaj, pop müzikte her zaman çok sattı. Madonna’nın da bundan bir türlü vazgeçememesinin nedeni budur. 50 yaşına da gelse, hala elinde kamçıyla deri kıyafetler içinde pozlar veriyor. Fakat Kylie’nin bunu, o üzerine yapışan “Şeker Kız Candy” imajı yüzünden, Madonna kadar çarpıcı hale getiremediğini belirtmek gerek.

Her bir konsept için farklı kıyafet giyen Minogue, eğer doğru saydıysam, konser süresince yedi kez kıyafet değiştirdi. İlginç olansa, konser boyunca fazla hareket etmemesiydi. Arkasındaki dans grubundan bağımsız bir halde, sahnenin bir soluna yürüdü, bir sağına. Fakat akıllıca bir çözüm bulunmuş ve müziğin zorunlu kıldığı hareket, daha çok sahnedeki perdelerin üzerinde yer alan görüntülere ve dansçılara kaydırılmıştı. Bir ara sahnede neredeyse 25 kişi vardı.

Kylie’nin dansçılara eşlik ettiği Barry Manilow’un “Copacabana” adlı şarkısı, en büyük alkışı alanlardan birisiydi. En beğenilen ve hemen herkesin birlikte söylediği bir diğer şarkı, Robbie Williams’ın “Kids”i oldu. İkisi de başkalarının meşhur ettiği şarkılardı, ama onları hakkını vererek söyleyince, alkışlar Kylie’ye gitti. Tam arkamda, “That’s Robbie” diye sürekli bağıran turist kızı saymazsak…

Ama Kylie en doğru seçimi, sahneye bis için tekrar geldiginde yaptı. Sürpriz bir şekilde konseri “I Should Be So Lucky” ile bitirdi. Sanatçının 1988 tarihli ilk albümünde yer alan ve onu tüm dünyaya tanıtan şarkıydı bu. O zamanlar 20 yaşındaydı. Şimdi hala çok güzel, ama herkes gibi o da gençlik izlerini kaybediyor.

Fakat gecenin ortaya koyduğu bir gerçek vardı. Bazı şarkıların hiç eskimediği bir kez daha kanıtlandı o akşam. Melodinin hatırlattığı anılarıyla heyecanlanan orta yaşlılar ve şarkıyla yaşıt olan gençler, hep beraber dans ederek noktaladı geceyi. Gördüğü ilgiden memnundu Kylie. “En kısa zamanda yine gelmeliyim,” diyerek veda etti İstanbul’a…

Written by zülalk

25 Mayıs 2008 at 20:43

>Pink Floyd’un İlk Albümünün 40. Yılı

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/27 Ekim 2007

Bir müzik yazarının karşılaştığı en büyük zorluklardan birisi nedir biliyor musunuz? Sürekli yeni gruplar kurulup yeni albümler çıkarken, yazılarında bunlardan bir kısmına yer verememek ve tercih yapmak zorunda kalmak. Ama ben bu haftaki tercihimi, çok eski bir grubun ilk albümünden yana kullanıyorum: Pink Floyd’un bu yıl 40. yıldönümü kutlanan ünlü albümü “The Piper at the Gates of Dawn”. Geçen ay çok şık özel bir paketle (mono ve stereo cd’ler halinde) yeniden piyasaya sürülen albümde bazı şarkıların daha önce yayımlanmamış versiyonları da bulunuyor.

The Piper at the Gates of Dawn, Pink Floyd’un orijinal kadrosunun (Syd Barrett, Nick Mason, Roger Waters ve Richard Wright) birlikte kaydettiği ilk albüm olma özelliğini taşıyor. Fakat tek özelliği bu değil. Tamamen Syd Barrett’ın etkisinde yapılan ilk ve tek çalışma bu. Pink Floyd’un ilk dönemlerinde grubun solistliğinin ve gitaristliğinin yanı sıra şarkı yazarlığını da üstlenen Barrett’ın, bu albümden sonra giderek artan uyuşturucu sorunu, grupla yollarının ayrılmasına neden oldu. Albümün şarkı sözlerinde dikkat çeken psychedelic etki, acid gitar soundu ve mizah tümüyle onun yaratıcılığını yansıtıyor. Tüm zamanların en etkili albümlerinden birisi olarak görülmesinin nedeni ise, psychedelic rock ve space rock gibi müzik türleri üzerindeki etkisi.

ALBÜMÜN ADI NEREDEN GELİYOR?

Pink Floyd’un albüme neden böyle garip bir isim verdiğini merak ediyorsanız haklısınız. Hiç de akılda kalıcı bir isim değil ama ilginç olduğu kesin. İngiliz yazar Kenneth Grahame’in 1908 tarihli kitabı “The Wind in the Willows”un (Söğütlükte Rüzgar) 7. bölümünün başlığı albüme isim kaynağı olmuş. Bugün çocuk edebiyatının klasikleri arasında sayılan kitap, hayvan karakterleriyle eğitici bir macerayı konu ediniyor. Yedinci bölümün başlığında yer alan “The Piper”, Yunan mitolojisinde çoban ve sürülerinin, ormanların ve ovaların tanrısına atıf yapıyor. “See Emily Play” adlı şarkıyı biliyorsanız şimdi biraz kafa yorma zamanı: Bu şarkı, Barrett’in halüsinojenik bir ilacın etkisiyle ormanda uyuyup kalışını ve sonra birden uyandığında karşısında gördüğünü söylediği Emily adlı kızı mı anlatıyordu gerçekten? Barrett, daha sonraları bunun yalnızca reklam için söylendiğini belirtmişti. Öyleyse şarkıdaki Emily, 60’larda Londra’da adı öne çıkan İngiliz heykeltraş Emily Young mıydı? Bu soruları yanıtlayabilecek tek kişi herhalde Syd Barrett’ın kendisiydi ve ne yazık ki, geçen yıl yaşama veda etti.

Tabii bütün bu kafa yormalar, Syd Barrett’in şarkıları yazarken kitaptan ne ölçüde esinlendiğini belirlememizi sağlamıyor. Fakat şunu söylemek mümkün: Albüm, 1967 yılında, yani hippi akımının yayıldığı, uyuşturucu kullanımının yaygınlaşıp özgür cinselliğin doruğa ulaştığı, işsizliğin ve yüksek enflasyonun egemen olduğu bir dönemde kaydedildi. Bu dönemi anlamadan albümü de tam olarak anlamak olanaklı değil. Pink Floyd, Londra’daki ünlü Abbey Road Stüdyoları’nın bir odasında bu albümü kaydederken, hemen yanlarındaki bir diğer odada The Beatles “Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band” adlı albümü kaydediyordu. (Belli ki, o dönemde albümlere garip isimler vermek modaymış.) Birçok kişi tarafından gelmiş geçmiş en önemli albümlerden biri olarak görülen Sgt. Pepper’s’da da aynı dönemin etkilerini görüyoruz. Bir benzerlik de, yine kullanılan çağrışımlarda…“Lucy in the Sky with Diamonds”ı hatırlayın. Lucy, John Lennon’ın oğlu Julian Lennon’ın resmini çizdiği okul arkadaşı Lucy idi. Peki ama şarkı ne anlatıyordu?

Müzikle ilgilenen ve bugün 60’lı yaşlarında olan çoğu kişinin haberdar olduğu bu bilgiler, umarım yeni kuşaklar için de ilginçtir. (En azından kendilerine “Pink Floyd olmasaydı bugün Radiohead olur muydu?” diye soranlar için…)
The Piper at the Gates of Dawn, müzik tarihinin en ilham verici gruplarından birisi olan Pink Floyd’un efsanevi solisti Syd Barrett’ın yaratıcı dehasını tanımak için en önemli kaynak. Müthiş bir hayal gücüyle bezenmiş dolu dolu bir albüm bu. Her bir şarkısının üzerine sayfalarca yazı yazılabilir, saatlerce yorum yapılabilir. Özellikle progressive ve psychedelic rock’a meraklı olanların, EMI tarafından çıkarılan bu özel albümü kaçırmamalarını tavsiye ederim.

Written by zülalk

28 Ekim 2007 at 18:57

>Bu bir mucize…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Haziran 2006

Pink Floyd’un kurucusu Roger Waters İstanbul’da muhteşem bir konser verdi

Efsanevi progressive rock grubu Pink Floyd ‘un kurucusu, gelmiş geçmiş şarkı sözü yazarlarının şüphesiz en iyilerinden birisi ve bana göre en iyisi, gerçek bir müzik dehası Roger Waters , geçen salı akşamı İstanbul’da ilk kez konser verdi. O akşam Kuruçeşme Arena’da bulunanlar, anlatılması çok zor olan, ancak yaşanılarak hissedilebilecek bir deneyime tanık oldular.

Ünlü İngiliz müzik dergisi Q’nun 2002 yılında yayınladığı ölmeden önce sahnede görülmesi gereken müzisyenler ve gruplar listesinde Pink Floyd 5. sıradaydı. 1985’te dağılan grubu artık tam kadro bir arada izleme şansı yok. Burada hemen belirteyim ki, 10 Temmuz’da Pink Floyd’un ”Pulse” adlı DVD’si piyasaya çıkıyor. Bu DVD’yi yalnızca grubun hayranlarının değil, müzikle ilgilenen herkesin edinmesi ya da edinemiyorsa bir şekilde izlemesi gerek. Bunu söylüyorum; çünkü ben izledim. 2 diskten oluşan DVD, dört saati aşkın bir sürede olağanüstü bir şölen sunuyor. Konserin dışında kamera arkası görüntüleri ve videolar da ayrı bir arşiv değeri taşıyor.

TİK TAK SESLERİ

Roger Waters’ın turnesine ülkemizin de dahil edilmesiyle, İstanbul gerçekten hafızalardan silinmeyecek bir performansa sahne oldu. Bu nedenle, organizasyonda görev alan herkesi kutlamak gerek. Işık ve ateş şovları, büyük ekranda gösterilen video projeksiyonları ve özel efektlerle donatılan konser, görsel olarak son derece etkileyiciydi. Fakat en az onun kadar etkileyici olan bir diğer şey, 360 derecelik quadrofonik ses sistemiydi. Bu sistem, dinleyicilere sanki ses etraflarında dolaşıyormuş duygusunu veriyor. Örneğin, ”Time” adlı şarkı sırasında her tarafa yayılan ”tik tak” sesleri nedeniyle dev boyutta saatlerin kulağınızın dibinde çalıştığını, ”Money” de başınızdan aşağıya bozuk paralar yağdığını, ”Breath” adlı şarkıda ortalığı kaplayan kalp atışı seslerinin kendi kalbinizden çıktığını, hatta sahnede çalınan tefi arkanızda birisinin çaldığını sanıyorsunuz.

Sahneyle ve müzisyenlerle ilgili her şey kusursuzdu, ama bana göre konser sırasında meydana gelen bazı garip ve ilginç durumlar da vardı. Örneğin, sahnenin hemen ön kısmında demir paravanlarla çevrilerek bir VIP alanı kurulmuştu. Çok önemli kişiler ve medyamızın ünlü yüzleri için ayrılan bu alana, büyük bir kısım davetiye ile, geri kalanlar da normal bilet fiyatının birkaç katı para ödeyerek aldıkları biletlerle kabul edildi. Böyle bir uygulamanın, bir Roger Waters konserinde yapılması bana garip geldi. Çünkü Waters, Berlin Duvarı yıkıldıktan hemen sonra, Batı ve Doğu Berlin arasındaki ayrımın sona erişini kutlamak için ”The Wall” adlı albümüyle yardım amaçlı bir konser veren ve eşitsizliklere şiddetle karşı çıkan bir müzisyen. O demirden duvara baktıkça bunu düşünmeden edemedim. Demirlerle çevrili alanın içinde VIP’ler vardı, ama asıl heyecan tam da o paravanların arkasındaydı. Örneğin, konser için Bursa’dan sabah otobüsle gelip bütün gün İstanbul’da zaman geçiren, konser başlamadan önce önlerde yer tutabilmek için saatlerce bekleyen, bütün şarkıları ezbere söyleyen, yerinden olmamak için su almaya bile gidemeyen, ama konser bittiğinde de mutluluktan uçarak gece yarısı 02.30 otobüsüyle Bursa’ya geri dönen diş doktoru ve onun gibi daha niceleri vardı. Herkes öylesine coşkundu ki, Waters, konser sonunda kalabalığı ”Harika bir izleyici” diye tanımlayarak teşekkür etti.

Bir de değinmeden geçemeyeceğim bir rastlantı meydana geldi. Sahnede yer alan dev ekranda gösterilen video görüntülerinde bir ara bir de ne görelim? Domuzlar, Kuruçeşme Arena’da! Fakat bu domuzların TRT’nin engeline takılan çizgi film Winnie The Pooh ‘taki domuzlarla hiç ilgisi yoktu. Waters’ın yaratıcı zekasının ortaya koyduğu bir başka albüm ”Animals” ta yer alan domuzlardı onlar. İnsanların hayvan türleri şeklinde gruplandırılıp anlatıldığı bu albümde domuzlar, kendi inançlarını herkese empoze eden dinci ikiyüzlüleri temsil eder. Ne ilginç!

Waters konserde, kendi solo şarkılarının yanı sıra, Pink Floyd’un 1973 tarihli albümü ”The Dark Side Of The Moon” un tümünü çaldı. Dünyada en çok satan albümlerden birisi olarak büyük başarı kazanan The Dark Side Of The Moon’un gördüğü bu ilginin ardında, müzikte açtığı çığır kadar, üzerine kurulduğu genel konsept de yatıyor. Sıradan insanların hayatındaki zaman, para, savaş, ruhsal bozukluklar, ölüm gibi konuları ele alan şarkı sözleri, Waters’ın bu alandaki yeteneğinin birer belgesi. Eğer dünyada bir şeyler müzik aracılığıyla değiştirildi ya da değiştiriliyorsa, onu yapanlardan birisi mutlaka Roger Waters’dır. Röportajlarında sosyalist olduğunu söylediği için değil, o politik duruşunu zamana meydan okuyan olağanüstü şarkı sözlerine şairane bir ustalıkla taşıdığı için.

Roger Waters ve kendisine sahnede eşlik eden muhteşem ekibi, net olarak 2.5 saat süren konser boyunca, ”Wish You Were Here” , ”Comfortably Numb” , ”The Great Gig In The Sky” , ”Brain Damage” , ”Another Brick In The Wall” , ”Mother” , ”Perfect Sense” , ”In The Flesh” vb. gibi birçok unutulmaz şarkıyı seslendirdi. Bunların arasında yer alan ”Leaving Beirut” adlı şarkıda, Tony Blair ve George W. Bush da Waters’ın eleştirilerinden kendi paylarına düşeni aldılar. Benim en çok beklediğim şarkı ise ”It’s A Miracle” dı. Ne yazık ki konserde çalınmadı. Bana göre, tüm zamanların en güzel şarkılarından biridir o. Olumlu ve olumsuz yanlarıyla insanı, hayatı, kapitalizmin eşitsizliklerini alaycı ve iğneleyici bir ifadeyle öylesine iyi yansıtır ki, hangi yılda yazılmış olursa olsun, sanki hep bugünü anlatır gibi gelir her dinlediğimde. Uzun bir şarkıdır bu, ama bilmeyenlere fikir vermesi açısından, eğer çalınsaydı Kuruçeşme semalarında hangi anlamdaki sözlerin yankılanacağını örnekleyebiliriz:

And Dağları’nda Pepsi, Tibet’te McDonalds var.

Yosemite Milli Parkı Japonlar için golf sahasına dönüştürüldü.

Brezilyalı bir adam bir ağaç yetiştirdi.

Manhattan’da bir doktor para almadan bir hastayı ölümden kurtardı.

Bu bir mucize.

Tanrı’nın lütfu ve piyasanın baskısıyla insan ırkı uygarlaştı.

Bu bir muzice.

Okyanuslar dolusu şarabımız, tereyağ depolarımız var.

İhtiyacımız olduğunda ise kıtlık var.

Mercedes, Porsche, Ferrari ve Rolls Royce var.

Öyle, seçeneğimiz var.

Dürüst bir adam sonunda ektiği ekinleri biçti.

Ohio’da bir çiftçi aldığı krediyi geri ödedi.

İnsan ırkı uygarlaştı.

Bu bir mucize.

Fazla söze gerek yok. Bu şarkı gerçek bir mucizedir. Roger Waters gerçek bir mucizedir.

Written by zülalk

25 Haziran 2006 at 19:10

Pink Floyd, Roger Waters kategorisinde yayınlandı