Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Schumann’ Category

>Vitrindeki Albümler 44:

with 3 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 14 Kasım 2010

GİDON KREMER & KREMERATA BALTİCA – De Profundis (Nonesuch Records)

Son yıllarda çıkan en güzel klasik müzik albümlerinden birisinin altında Gidon Kremer imzasının bulunmasına hiç şaşırmadım. “De Profundis”, 67 dakika boyunca insanı bir duygusal maceraya çıkaran, olağanüstü etkileyici bir çalışma.

Şüphesiz yaşayan en iyi kemancılardan birisi Gidon Kremer; Kremerata Baltica adlı oda orkestrası ile çok sayıda önemli albüm yayımladı bugüne kadar.

“De Profundis”, eser seçiminden konseptine ve yorumların ustalığına kadar öylesine profesyonel bir çalışma ki, topluluğun kariyerinde mutlaka ayrı bir yeri olacak.

Albümde Sibelius, Arvo Pärt, Schumann, Michael Nyman, Schubert, Shostakovich, Astor Piazzola, Schnittke ve Georgs Pelecis’in de aralarında olduğu bestecilerden eklektik bir eser seçimi yapılmış.

Dinleyicide derin duygular yaratan bu 12 eserden oluşan albüm, sessiz kalmayı reddedenlere ve Rus işadamı Mikhail Khodorkovsky’ye adanmış. Kremlin’e karşı Komünist Parti’ye destek veren Khodorskovsky, birkaç yıl önce yolsuzluk suçlamalarıyla tartışmalı bir şekilde yargılanıp hapse atılmıştı.

Latin dilinde kalbinin derinliklerinden Tanrı’ya yakarış anlamına gelen “De Profundis”, Kremer’e göre, daha iyi bir dünya için çağrıda bulunan sanatçıların sesini duyuruyor.

Albüm bütünüyle büyüleyici; ama özellikle Arvo Pärt’den “Passacaglia” ve Pelecis’den “Flowering Jasmine”e dikkat çekmek isterim. Kendinize bir iyilik yapın ve bir saatinizi ayırıp bu şiir gibi albümü baştan sonra dinleyin.

Albümde yer alan eser listesi:

Jean Sibelius– Scene with Cranes (1906)
Arvo Pärt-Passaglia (2003, rev. 2007)
Raminta Šerkšnytė-De Profundis (1998)
Robert Schumann– Fugue No. 6 from Six Fugues on the Name B.A.C.H., Op. 60 (1845)
Michael Nyman-Trysting Fields (1992)
Franz Schubert-Minuet No.3 and Trios in D minor, D. 89 (1813)
Stevan Kovacs Tickmayer-Lasset Uns Den Nicht Zerteilen (2005)
Dmitri Shostakovich-Adagio (from Lady Macbeth of the Mtsensk District) (1932)
Lera Auerbach-Sogno di Stabat Mater (2005, rev. 2009)
Astor Piazzola-Melodia en la menor (Canto de Octubre) (c.1995)
Georgs Pelecis-Flowering Jasmine (1947)
Alfred Schnittke-Fragment

_

Reklamlar

Written by zülalk

14 Kasım 2010 at 17:11

>Klasik Müziğin Genç Fenomeni

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 3 Haziran 2010

Tom ve Jerry, kim bilir kaç çocuğun hayatını etkiledi? Ünlü çizgi filmin etkisi yalnız Amerika’yla sınırlı kalmayıp, gösterildiği bütün ülkelere yayılarak bir popüler kültür fenomenine dönüştü. İşte o fenomen, bir başka fenomeni de yarattı.

Kedi ile farenin bitmeyen kovalamacası, yıllar önce Çinli bir çocuğun hayatını da değiştirdi. Ama 2 yaşındaki Lang Lang’ı etkileyen, kovalamacanın kendisi değil, ona eşlik eden müzikti.

Kedi Tom’un piyanonun üstünde gezinirken patileriyle çaldığı müziği çok sevmiş, ona özenmişti. Franz Liszt’in “Macar Rapsodisi”ni kendisi de çalmak istiyordu. Piyano dersleri almasına bu eser neden oldu.

Bugün 27 yaşında dünyaca ünlü, çok başarılı bir piyanist Lang Lang. Yıllık programı, biletleri tamamen satılmış konserlerle dolu. 10 Haziran’da da Uluslararası İstanbul Müzik Festivali’nin konuğu; Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ile Şakir Eczacıbaşı anısına verilecek konserin solisti. Schumann ve Chopin’den eserler çalacağı performansı, büyük bir merakla bekleniyor.

Lang Lang’ı hiç tanımayan birine internet sitesinin adresini verin. Bir süre sitede gezindikten sonra muhtemelen şu yorumu yapacaktır: “Kendi müzikal imparatorluğunu kurmuş bir rock yıldızını andırıyor.”

Çünkü bir rock yıldızının sitesinde yer alan her şey var o sitede: Kendi adına üretilmiş ipek eşap, Adidas’ın onun için yaptığı özel tasarım ayakkabı ve hayat hikayesini anlatan kitapların satıldığı online alışveriş mağazası; turne günlüğünden fotoğraflar ve videolar; her türlü sosyal medya aracılığıyla hayranlarla kurulan bağ…

Ancak sitede Lang Lang International Music Foundation adlı bir bölüm daha var. Oraya girdiğinizde görüyorsunuz ki, bu genç müzisyen, yaşından beklenmeyecek büyük işler başarmış.

Ülkesindeki çoçukların hayallerini müzik aracılığıyla gerçekleştirmelerini sağlamak için, The Recording Academy ve UNICEF’in desteğiyle bir vakıf kurmuş. Çin’deki 40 milyon çocuğa piyano çalmaları için esin kaynağı olmuş. Bu nedenle, artık herkesin bildiği “Lang Lang etkisi”nden söz ediliyor.

Büyük ses getiren uluslararası etkinliklerde çalması için davet edilen müzisyenlerin başında Lang Lang geliyor. Varşova’da verdiği konserle Chopin’in 200. Doğum Yılı kutlamalarını tüm dünyada resmen o başlattı. 2008’de Pekin Olimpiyatları’nın açılış gösterisinde çaldı. Münih’te Dünya Futbol Şampiyonası açılış ve kapanışında, Barack Obama’nın ödül aldığı 2009 Nobel Barış Ödülü töreninde dünya yine onu dinledi.

Bu kadar işi yapınca da, Time dergisinin “Dünyanın En Etkili 100 İnsanı” listesine girdi. Bununla da kalmadı; The New Yok Times, onu “klasik müzik gezegeninin en ateşli sanatçısı” ilan etti.

Tabii bu övgülerin yanı sıra, Audi, Versace, Sony Electronic gibi küresel markaların elçisi olmayı kabul ettiği için eleştirilere de hedef oldu.

Ancak eleştiriler bununla sınırlı değil; piyanistliğini beğenmeyenler de var. Bazıları, eserlerdeki duygu yoğunluğunu tam olarak yansıtmayan sıkıcı bir tarzı olduğu görüşünde…

Küresel bir marka haline gelen, punk saçları ve performans sırasındaki abartılı hareketleriyle ilgi odağı olan bir sanatçı Lang Lang.

Ama elbette ki, başarıları, sadece “Lang Lang Inc.” diye anılmasına yol açan ticari ve sosyal faaliyetleriyle açıklanamaz. Asıl tartışılması gereken müzikteki yeteneğidir.

Lang Lang’ın tarzı, özellikle romantik bestecilerin eserlerini çaldığında kulağa garip gelebilir. Kariyerini başlatan “Macar Rapsodisi”ni ondan dinlerseniz, nota geçişlerinin alışıldığı gibi seri değil, daha kesin vuruşlarla direkt olduğunu fark edersiniz.

Eleştirilerin önemli bir kısmı da, yorumladığı parçalardaki ritim farklılıklarından kaynaklanıyor. Ben Lang Lang’ın yorumuyla romantizmin doruklarına sürüklenmesem de, bu tarzı ilginç buluyorum.

İngiliz orkestra şefi Mark Wigglesworth, “sütlü çikolata” diye tanımlıyor onun tarzını. Dinlemesi kolay, yenilikçi ve keyif veren bir yorumu olduğunu söylüyor.

En iyisi konsere gidip bu çikolatanın tadına taze taze bir daha bakmak…

Written by zülalk

03 Haziran 2010 at 16:10