Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Serge Gainsbourg’ Category

>Okuyucu İstekleri

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 24 Ekim 2009

Bu yazının içeriğini, okuyuculardan aldığım e-postalar oluşturdu. Zaman zaman yeni çıkan albümleri sorup, “Neden onu da yazmıyorsunuz?”, “Neden bu albümden hiç söz etmiyorsunuz?” diyorlar.

Öncelikle şunu söylemeliyim; o kadar çok albüm yayınlanıyor ki, hepsini yazmak olanaklı değil. Ancak aralarından ihmal edemeyeceklerimi seçiyorum. Ama bu hafta, okuyucuların sorduğu albümleri yazdım.

PETE YORN & SCARLETT JOHANSSON- BREAK UP

Pete Yorn, bu albüm projesine Scarlett Johansson‘ı katmakla hata etmiş. Çünkü Scarlett’in iyi bir sesi yok ve şarkı söyleyemiyor. Tom Waits şarkılarını seslendirdiği albüm bir felaketti zaten, ama nedendir bilmem ısrarla müzik çalışmalarına devam edeceğini söylüyor. Güzel olan her oyuncunun müzisyen de olabileceği fikrine nasıl varıldı bilmiyorum…

Pete Yorn, şarkılarını yazarken, aklında, Serge Gainsbourg ile Bridget Bardot‘ya benzer bir ikili yaratmak varmış. Düşünmüş kim Bridget Bardot olabilir diye… Ve sinemada onun yerine aday gösterilen Scarlett’i uygun bulmuş. İyi de film çekmiyorsunuz ki, albüm yapıyorsunuz…

Üstelik, Serge ile Bridget arasındaki özel ilişki, Scarlett ile Pete’in arkadaşlık ilişkisinden çok farklı olduğu için, bu albümdeki şarkılarda ruh da yok. Ama albümün iTunes satış listelerinde ilk 10 arasında olmasına bakılırsa, Yorn’un pek de fena bir pazarlama taktiği izlemediğini söylemek mümkün. Scarlet çok ünlü ya, medyada çok haberi çıkıyor.

Keşke, şarkı söylemeyi bilen iyi bir ses bulup, onunla ikili oluştursaydı Pete Yorn… O zaman en azından ortalama bir pop albümü olurdu…

IMOGEN HEAP-ELLIPSE

İngiliz şarkıcı/prodüktör Imogen Heap’in yeni albümü “Ellipse”, elektro pop türünü sevenler için iyi bir seçim olabilir. Aşk, ilişkiler, ayrılık ve doğa temalı şarkılarda, özenli bir prodüksiyon çalışması yapılmış.

Imogen Heap’in çok güçlü ve büyüleyici bir sesi yok; ama kullandığı teknikle bunu aşmanın yolunu bulmuş. Elektronik müziği folk tarzıyla birleştirip, kendine özgü farklı bir yöntem yaratmış. Çoğu zaman fısıldarcasına, usulca söylüyor şarkıları ve melodinin içine kattığı farklı seslerle güçlendiriyor soundu.

Bazı şarkılarda, usta müzisyenler eşlik etmiş Imogen Heap’e. Örneğin, “Canvas” adlı şarkıda akustik gitarı, ünlü Hint kökenli müzisyen Nitin Sawhney çalıyor.

Sakin bir zaman dilimine, sabahın ve akşamın dinginliğine eşlik edebilecek bir albüm “Ellipse”. Bazıları için bu kadar sakinlik sıkıcı olabilir, ama sanatçının önceki çalışmalarını sevenler şüphesiz beğenecektir. Yine de, bana sorarsanız, “Ellipse”in Imogen Heap’in kariyerinde bir dönüm noktası olduğunu söyleyemem…

ARCTIC MONKEYS-HUMBUG

Alternatif rock müziğinin gözde grubu Arctic Monkeys’in 3. stüdyo albümü “Humbug”, oldukça iyi eleştiriler aldı. Çoğu kişi, grubun bu albümle daha olgun bir sound elde ettiğini düşünüyor.

Kanımca, daha önceki albümleriyle kıyaslanırsa, “Humbug” daha sağlam bir altyapıya oturmuş. Bunun önemli bir nedeni, Quens of the Stone Age’den Josh Homme’un da prodüktör olarak bu albüme katkıda bulunması. Fakat bazen, “Crying Lightning”de olduğu gibi, gereksiz gitar sololara girildiğini düşünüyorum…

Bu albüm, The Smiths etkisini daha fazla hissettiriyor. Belki de bu nedenle Humbug’ı öncekilere göre daha dinlenebilir bulduğumu söylemeliyim.

Solist Alex Turner’ın belirgin bir ironi ve espri anlayışıyla aktardığı sosyal hayat gözlemleri ilginç. Morrissey ve Jarvis Cocker’ın şarkı sözlerini sevenleri burdan yakalıyor Arctic Monkeys… Morrissey hayranlarına özellikle “My Propeller”, “Secret Door”, “Cornerstone” ve “Dance Little Liar”ı öneririm.

Bir de, Alex Turner’ın yan projesi “The Last Puppet Shadows”un, grubun müzikal yelpazesinin genişlemesinde epeyce payı olduğu anlaşılıyor. O oluşumdan çok da güzel bir albüm çıkmıştı. Umarım devamı gelir.

Bakalım post-Britpop’da yükselen Arctic Monkeys trendi nereye varacak? NME dergisi, grubu yere göğe koyamayınca, İngiltere Başbakanı Gordon Brown bile her gün Arctic Monkeys dinlediğini söylemişti. Ama sonra da bir soru üzerine hiçbir şarkılarının adını hatırlayamamıştı. Bir grup moda olmaya görsün; o modayı izler görünmek için nasıl da sıraya giriyor insanlar…

Written by zülalk

24 Ekim 2009 at 21:50

>Jane Birkin: "Çok Şanslı Bir Kadınım!"

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 18 Nisan 2009

Jane Birkin… Ünlü İngiliz müzisyen ve oyuncu… 1960’lı , 70’li yılların ikonlarından… 21 Nisan’da TİM Show Center’da bir konser vermek üzere İstanbul’a geliyor.

Dünya, onu, İtalyan yönetmen Antonioni’nin 1966 tarihli filmi “Blow-Up” ile tanıdı. İngiltere’de porno olmayan bir filmde tamamen çıplak gözüken ilk kadın oyuncuydu. Daha 20 yaşındaydı ve sıska bedeni ile beyazperdeye erotizmi taşımıştı.

O sıralarda tanınmış besteci John Barry ile evliydi. Fakat bir kız çocuğuna sahip olmalarının üzerinden çok geçmeden ayrıldılar. 1968 yılı, Birkin’in yaşamında bir dönüm noktası oldu. Yönetmen Pierre Grimblat, “Slogan” adlı filminde oynayacak bir İngiliz oyuncu arıyordu.

Birkin’in Fransızcası hiç iyi değildi ama yeteneğiyle rolü kaptı ve kendisini Fransız kültürünün kural bozan kült figürü Serge Gainsbourg’ün karşısında buldu. Bridget Bardot ile beraberliğini yeni noktalamış olan Serge, setteki tavırlarıyla Jane’i ağlatsa da, sonraları ayrılmaz bir ikili oldular.

Aynı yıl, sansasyonel bir olayı da beraberinde getirdi. Gainsbourg, ayrılmadan önce Bardot için “Je taime… moi non plus” adlı erotik bir şarkı yazmış ve vokalleri de birlikte kaydetmişlerdi. Fakat ilişkileri bitince, Bardot, şarkının o şekliyle yayınlanmasına izin vermedi. Bunun üzerine Serge, kaydı Birkin’le yapmayı önerdi. Jane Birkin’in kadın orgazmını çağrıştıran inlemelerini içeren şarkı, yayınlandığı anda büyük tepki gördü. Papa olayı kınadı, BBC şarkıyı yasakladı… Ama bu durum, plağın milyonlarca kopya satmasını daha da kolaylaştırmıştı.

Birkin ile Gainsbourg’ün fırtınalı ilişkisi, yaklaşık 11 yıl sürdü. Fakat ayrılsalar da, birbirlerinin hayatında hep var oldular. Gainsbourg,1991’de yaşama veda etti… Ama Jane Birkin için sanki hiç ölmemiş gibi… 62 yaşındaki sanatçıyı Paris’teki evinde bulup konuştuğumda, hala Serge’den tutkuyla söz ediyordu…

BİZ KIŞ ÇOCUKLARIYDIK

Son albümünüz “Enfants d’Hiver” (Kış Çocukları) için turnedesiniz ve birkaç gün sonra İstanbul’da konseriniz var. Ama daha önce de gelmiştiniz Türkiye’ye…

İlk geldiğimde kızım Lou ile birlikteydim. 15 yaşındaydı o zaman. Birlikte Ankara’ya gittik. Atatürk’ün mozolesini görmek istedik. İstanbul’da 2004 yılında da bir konser verdim ve kenti gezme olanağım oldu. Her şey harikaydı! İnsanlarını ve doğasını çok sevdik. Eski mimari, tarihi yerler, Topkapı Sarayı ve halıcılar muhteşemdi. Bu defa Serge’in kızkardeşi ile birlikte geliyorum. Ailesi zamanında İstanbul’a göç etmek zorunda kalmış. Serge’in babası İstanbul’da çeşitli barlarda çalmış o dönemde. Benim babam da İstanbul’u çok severdi. Hatta Londra’dan ayrılıp orada yaşamak isterdi. Bu nedenle çok heyecanlıyım!

Bu albümde ilk kez şarkı sözlerini kendiniz yazdınız. Geçmişinizden izler hissediliyor o satırlarda…

Evet, kendi geçmişimden, özellikle çocukluk yıllarımdan esinlendim. Daha çok babamla ilgili anılarım var. İngiltere’de yazları geçirdiğimiz bir ev vardı. Orada babamla tepelere doğru yürüyüşler yapardık. Erkek kardeşim, babam ve ben… Ayrıca soğuk kış günlerinde aile ile geçirdiğimiz tatilleri de hatırlıyorum. Kış çocuklarıydık biz… Hayatımın en güzel günleriydi! Bu albümdeki şarkılar bir aileye sahip olmanın önemi hakkında…

Hem çok yetenekli ve ünlü bir erkekle birlikte olup, hem de kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadın olmaya çalışmak nasıl bir deneyimdi?

Bu aslında hem avantaj hem de engel olabilir. Ama Serge’in benim için yazdığı şarkılar olmasaydı, bugünkü noktada olmazdım… 20 yaş fark vardı aramızda… Serge ile tanıştığımda oyunculuk kariyerime başlamıştım. İlişkimiz bana çok şey kattı. Müthiş yetenekli ve çok komik bir insandı. Hala onun şarkılarını söylüyorum…

Bir röportajınızda, geçmişteki şok edici olayları, sevdiğiniz erkekleri memnun edebilmek için yaptığınızı, çünkü onları kaybetmekten korktuğunuzu söylediniz. Aslında bütün o olaylar nedeniyle de dolu dolu bir hayat yaşadınız. Bugün daha sakin bir hayatınız var. 20 yaşındaki Jane bugünkü Jane hakkında ne düşünürdü?

Kesinlikle şaşırırdı! Üç ayrı ilişkimden olan üç kızım var. Hepsi de başarılı kariyerlere sahip. Zaman zaman onların çocuklarıyla tüm aile bir araya geliyoruz. Kendi evimde onlara yemek yapıyorum. Artık bir büyükanneyim! Müzik ve sinema çalışmalarım sürüyor, konserler veriyorum. Bunun dışında insan hakları çalışmalarına destek veriyorum.

SERGE’İ BİR ŞAİR OLARAK ÇOK ÖZLÜYORUM

Parislilerin Serge Gainsbourg’ü bir tür Woody Allen-Bob Dylan karışımı olarak gördüklerini okumuştum. Mitterand ise, onu “bizim Baudelaire’imiz” olarak tanımlamıştı. Sizin için neydi Serge?

İlişkimiz bittikten sonra bile benim için 45 tane şarkı yazdı… Onun hayatımda olması büyük mutluluktu. Bugün onu en çok şair olarak özlüyorum… Fransızların Fransızca’yı kullanma şeklini değiştirdi Serge… Fransızlar ne kaybetmiş olduklarını bugün daha iyi anlıyor, hala birçok sanatçı onun etkisinden söz ediyor.

Bir defasında onun için “hayatımın direği” demiştiniz…

Öyle… Ama sadece onu “direk” olarak tanımlamam, sevdiğim diğer insanlara haksızlık olur. En önemli dayanaklarımdan birisi de babamdı. Serge ile çok güzel zamanlarımız oldu. Ben çok şanslı bir kadınım!

Bugün Jane Birkin olmanın en iyi tarafı ne?

Özgür olmak!

Birçok kişi için siz hep özgür kadındınız… Kendinizi geçmişte öyle hissetmiyor muydunuz?

60’lı yıllarda çok gençtim… Aşık olduğum insanı mutlu etmekten başka düşündüğüm bir şey yoktu… Şimdi toplumsal bilinç geliştirme konusunda çalışmalara katılıyorum. Biliyorsunuz, Serge, politika ile fazla yakın olmadı. Ben insanların değişim yaratabileceğine inanıyorum. Bu değişime katkıda bulunabildiğim için de kendimi özgür hissediyorum. Saraybosna’da, Vietnam’da, Çin’de insan hakları kampanyalarına katılıyorum. Son albümümde, Burma’da siyasi tutuklu Aung San Suu Kyi için yazdığım bir şarkı var. Albümdeki tek İngilizce sözlü şarkı da odur. Daha çok sayıda insan İngilizce konuşabildiği için mesajı anlamalarını istedim. Bugün bazı sanatçılar, insan hakları uygulamalarını protesto için Burma’ya, Çin’e gitmiyor. Bana göre, bu yanlış…

Çünkü sorunların kaynağı halklar değil, hükümetler…

Kesinlikle öyle… İnsanlarla konuşup tepki göstermek gerekli. Benim yapmaya çalıştığım da, toplumsal sorumluluktan kaynaklanıyor.

Bu tür kampanyalarda aktif olmanızın bir nedeni de, babanızın eski bir savaş kahramanı olması mı?

Evet, benim bu konulardaki uyanışımı babam sağladı. Daha 12 yaşındayken ölüm cezasına karşı yürüyüşe götürdü beni… Çocukluğum ve ilk gençliğim sırasında ondan duyduklarımdan çok etkilendim. Ayrıca, Serge ile babamı birkaç gün arayla kaybettiğim dönemde tamamen yıkılmıştım. Bir süre şarkı söyleyemeyeceğimi düşündüm… Saraybosna’ya gittim ve oradaki insanların halini görünce kendi durumumu başka gözle değerlendirdim. Kendi sorunlarım hakkında üzülmeyi bırakıp, onlar için ne yapabileceğimi düşünmeye başladım. Bu da çok etkili oldu.

Written by zülalk

19 Nisan 2009 at 10:40

Jane Birkin, Serge Gainsbourg kategorisinde yayınlandı

>Chill Out Festival İstanbul 3 Yaşında

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen 2008
Cumhuriyet Hafta Sonu/17 Mayıs 2008

Özellikle İstanbul gibi stresi bol kentlerde yaşayanlar, hafta sonları rahatlamak için kaçacak yer arıyor. Kışın hepimiz yeterince kapalı mekanlarda tıkılıp kaldık. Ama artık bahar geldiğine göre, seçeneklerimiz daha fazla. “Gelecek hafta sonu nereye gitmeli?” diye düşünüyorsanız, size iyi bir önerim var: 25 Mayıs Pazar günü Kemerburgaz’daki Kemer Golf & Country Club’a doğru yola çıkabilirsiniz. Hayır, golf oymamak için değil; çimenlere uzanıp müzik dinlemek için! Çünkü Chill-Out Festival İstanbul, üçüncü yılını bu 10 kilometrelik orman alanının içindeki mekanda kutlayacak.

FARKLI ZEVKLERE HİTAP EDEN MÜZİK

Ülkemizin beğenilen downtempo müzik radyosu Lounge 102 tarafından düzenlenen festival, öğle saatlerinde başlayacak ve kesintisiz 12 saat sürecek. Etkinliğin en dikkat çekici özelliklerinden birisi, katılan sanatçıların cazdan trip-hop’a, latin’den etnik tarzlara kadar geniş bir müzikal yelpazeden seçilmiş olması.

Canlı performansları izlenebilecek grup ve sanatçılar arasında en merak edileni Morcheeba. İngiliz grup, trip-hop, rock, R & B ve pop etkilerini yumuşak vokallerle birleştiren müziğiyle ünlü. 1990’ların ortasında müzisyen kardeşler Paul ve Ross Godfrey’in kurduğu grup, toplama downtempo albümlerinin de vazgeçilmez ismi.

Bana göre Morcheeba’yı en ilginç kılan özellik, yaptıkları müziği kategorize etmenin zor oluşu. Zaman zaman değişik yöntemler kullanıp hiç beklemediğiniz yollara sapabiliyorlar, Bu bazen ilk anda garip gelse de, ortaya çıkan eklektik soundu bu maceracı anlayışa borçluyuz. Solistleri Skye Edwards’ın olağanüstü güzellikteki duygusal vokalinin, grubun uluslararası başarısındaki katkısı büyük. Morcheeba, İstanbul’da, sevilen eski şarkılarının yanı sıra, bu yıl çıkardıkları “Dive Deep” adlı albümden de yeni şarkılar çalacak.

EUROVISION’DA FRANSA’YI TEMSİL EDEN TELLIER DE GELİYOR

Festivalin bir diğer ilginç konuğu Sebastien Tellier. Ülkemizde ilk kez konser verecek olan Tellier, bu yıl Eurovision Şarkı Yarışması’nda Fransa’yı temsil ediyor. Üstelik Fransa için bir ilki gerçekleştirip şarkıyı İngilizce söyleyecek. Yarışmanın ertesi günü festivale katılacağı için, belki de bir Eurovision galibini ağırlıyor olacağız.

Tellier adını, özellikle 2001 yılında Fransız elektronik müziğinin en başarılı temsilcilerinden Air ile çıktığı turda duyurdu. 2005 yılında yaptığı hümanizm, sevgi ve barış konularına değinen “Politics” adlı albümüyle oldukça iyi tepkiler aldı. Bu albümde yer alan “La Ritournelle” adlı şarkı, bir dönem hemen her yerde çalıyordu ve birçok reklam filminde kullanıldı. Tellier, bu yıl ünlü grup Daft Punk’ın katkılarıyla “Sexuality” adlı bir albüm yayımladı. Adından da anlaşılabileceği gibi, albümdeki şarkıların esin kaynağı, aşk ve sevişme… Dinlemeye değer mutlaka.

Kaliforniyalı ikili Bitter:Sweet ise, melodileriyle Kemerburgaz’a Hollywood esintilerini taşıyacak. Çünkü onları özellikle film ve dizi müzikleriyle tanıyoruz. Şarkıları, “The Devil Wears Prada” başta olmak üzere birçok Hollywood yapımında ve “Grey’s Anatomy”, “Nip Tuck”, “Desperate Housewives” gibi ülkemizde de yayınlanan dizilerin soundtrack albümünde yer aldı. Kendileri, trip-hop ile caz’ı birleştiren müziklerini, Portishead, Zero 7, Serge Gainsbourg ve Everything But the Girl karışımı olarak tanımlıyorlar. Gerçekten heyecan verici bir tanımlama…

Bu yazıya ayrılan yerde 12 saatlik bir festivale katılan tüm gruplardan söz etmek olanaklı değil tabii ki. Bu nedenle fikir vermesi açısından bazı örnekler seçtim. Bunların dışında, İngiltere’den Ralfe Band, The Cuban Brothers, ABD’den Pacha Massive ve Avusturya’dan Parov Stelar’ın da aralarında olduğu başka katılımcılar da var. Ama bundan daha da fazlası, açık hava, bol oksijen ve yeşillik Chill Out Festival İstanbul’da!