Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Sigur Ros’ Category

>Kuşlar için müzik…

with 3 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 20 Nisan 2010

Müthiş falsettosuyla müzikseverleri büyüleyen Jonsi (Jon Thor Birgisson), “Go” adlı albümüyle yine gündemde.

İzlanda’nın Björk’den sonra müzik dünyasına kazandırdığı ikinci büyük isim Sigur Ros’un vokalisti olarak tanındı Jonsi. Ama belli ki, bu ilk solo albümüyle kariyerinde yeni ve çok güzel bir sayfa açtı.

Jonsi, Amerikalı besteci Nico Muhly ile çalıştığı “Go”da, Sigur Ros albümlerinden farklı olarak, şarkıları İzlandaca ya da kendi yarattığı “Hopelandish” dilinde değil, İngilizce söylüyor.

(Nico Muhly, daha önce Antony and the Johnsons, Björk, Grizzly Bear ve Bonnie “Prince” Billy gibi isimlerle de çalışmalar yapmıştı.)

Ama sesini bir enstrüman gibi öyle ustalıkla kullanıyor ki, fazla dikkat etmeyen sıradan bir dinleyici, duygu seline kapılıp hangi dilde olduğunu bile anlamayabilir…

Başlıktaki tanımı, telefonda röportaj yaparken Jonsi’ye ben önerdim; o da beğendi. Nedenini yazıda bulacaksınız.

Albümdeki temaları açıklamak için “Go” iyi bir isim olmuş…

Evet, bu albüm temelde umutlar ve korkular üzerine kurulu. Bir şeye umutla yaklaşırken, (İngilizce’de “go for it” ya da “go do it”) “yap bunu” diyoruz. Ama tersi durumlarda da işe yarıyor. Bir şeyden kurtulup ilerleme (go forward) ya da geriye dönme halinde de (go back) kullanılabilir. Bütün bunları iyi açıklıyor.

Sigur Ros albümlerine göre çok daha neşeli bir hava seziliyor albümde. Özel bir nedeni var mı?

Albüm kayıt dönemi, özel hayatımda da mutlu olduğum bir dönemdi. Ayrıca böyle bir albümü yapmaktan dolayı da çok memnundum. Kayıt süreci Sigur Ros albümlerinden çok farklıydı. Stüdyoda heyecan verici bir atmosfer vardı. Bunların hepsi albüme yansıdı sanırım.

O zaman kendi akışına göre gelişen bir süreçti diyebilir miyiz?

Evet, öyle oldu. Şarkıların çıkış noktasının tam olarak nereye varacağını ben de bilmiyorum. Bu bazen daha mutlu, bazen karanlık bir sound ile son buluyor. Örneğin “Go Do” adlı şarkıyı ilk olarak ukulele üzerinde çalışarak yazdım. Ama son aşamada o kadar neşeli bir havası olacağını düşünmemiştim. Bu gerçekten ilginç.

Albüm, dinlerken insanda sanki bir tür uçma hissi yaratıyor. O nedenle aklıma “Kuşlar için müzik” şeklinde bir tanımlama geldi…

Bu çok güzel! Düzenlemeleri yapan Nico Muhly ile çalışırken, biraz daha neşeli olmasını istediğim yerlerde, ona “Örneğin etrafta uçuyormuş hissi veren bir havası olabilir mi?” diyordum. Bu tarif kesinlikle uyuyor.

Solo albüm yapmak ve Sigur Ros ile çalışmak arasında ne gibi farklar var?

Grup olunca dört kişi bir araya geliyor ve aklınızdakileri ortaya koyup tartışıyorsunuz. Ortaya bir sürü kayıt çıkıyor. O şekilde çalışmak da güzel. Fakat bu albümde işe tek başıma başladım. Kendimi ilk anda sanki çıplak hissettim. Ama bu benim için sağlıklı. Kendinizi ancak bu şekilde farklı yönde geliştirebiliyorsunuz.

Şarkı yazarlığı konusunda bu albümde ne öğrendiniz?

İç güdülerime güvenip kendimden endişe etmemeyi… Kendi duygu ve düşüncelerinizi izleyip, yapmak istediğinizi gerçekleştirebilirseniz, sonuçtan mutlu olma oranınız artıyor.

Şarkı yazarken genel olarak sizin için önce müzik mi ortaya çıkıyor şarkı sözleri mi?

Müzik her zaman önce gelir. Çünkü müzik, benim için çok kolay bir şekilde, içten gelen bir şey. Şarkı sözlerini yazmaksa bana göre daha zor. Elime kağıdı kalemi alıp yazmaya çalıştığımda o kadar kolay bir şekilde ortaya çıkmıyor sözler…

Hangi dilde söylemek daha kolay? İzlandaca, Hopelandish ya da İngilizce?

Tam olarak söylemek zor. Sigur Ros albümlerinde şarkı yazarken sözcükleri müziğe uygun olarak sıralıyorum. Sözcükler, üzerinde hiç düşünmeden ağzımdan çıkıyor. Ama İzlanda dili mi, İngilizce mi derseniz; buna karar vermek zor. Çok farklı iki durum. Bu albümde İngilizce söylediğim için ilk başta aksan konusunda biraz endişeliydim.

Bu albümün müzisyen olarak size kazandırdığı en olumlu etki ne oldu?

Sigur Ros olarak, sürekli aynı insanlarla aynı yerlerde aynı ekipmanla çalışıyoruz. Bu albümde ise, farklı yerlerde, farklı görüşten insanlarla ve yeni ekipmanlarla çalışmak ufuk açıcı oldu.

New York’ta bir konserinizde sizi çello yayıyla elektro gitar çalarken izlemiştim. Çok etkileyiciydi. Bu albümde o gitar yok, daha çok akustik gitar var. Hangisini daha çok seviyorsunuz?

Her ikisini de çok seviyorum. Şarkılarımın çoğunu akustik gitarla besteliyorum. Yayla çaldığım elektro gitarı, farklı sesleri keşfetmek için kullanıyorum. Benim için çok eğlenceli ve ilginç bir deneyim o.

İzlanda müziğinde çevresel faktörlerin çok etkili olduğu görülüyor. Sizi nasıl etkiliyor?

Londra’ya ya da başka bir metropol kente gittiğimde bunu iyice fark ediyorum. Devasa kentlerde öyle çok insan var ki… İzlanda’yı o metropollerle kıyaslarsanız, büyük bir sakinlik içinde yaşandığını görürsünüz. O nedenle daha çok kapalı ortamlarda kalıp yaratıcı bir şeyler yaparak mutlu olmaya çalışıyorsunuz.

Bu albüm için ilk çocuğum diyorsunuz. İkinci bir çocuğunuz olacak mı?

Kesinlikle. Ama Sigur Ros’la da yeni bir albüm kaydedeceğiz. Bir yandan grupla çalışıp, diğer yandan solo albümler yapmaya devam etmek benim rüyam. Bu arada İstanbul’a gelip konser vermeyi de çok istiyorum. Umarım bir gün yapabilirim.


Albümdeki “Go Do” adlı şarkıya çekilen videoyu aşağıda izleyebilirsiniz.
http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=9910570&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Go Do from Bizzle Bizzle on Vimeo.

Bu da Jonsi ve Nico Muhly’nin aynı şarkıya yaptıkları akustik yorum:
http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=10413594&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

‘go do’ from Jónsi on Vimeo.

Boy Lilikoi“nin videosunu izlemek için buraya tıklayın.

Reklamlar

Written by zülalk

20 Nisan 2010 at 13:34

>Sigur Ros’a Yıldızlı 10

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/26 Temmuz 2008

Bir alternatif müzik grubunun dinleyici kitlesini genişletmesi nasıl mümkün olur? Piyasa koşullarının dayatmalarına boyun eğmeden bunu nasıl başarabilir?

Bu sorulara en iyi yanıtı, son albümüyle İzlandalı post-punk grubu Sigur Ros verdi. (Grubun adı Türkçe’de “Zafer Gülü” anlamına geliyor.)

1994 yılında kurulan grup, “Med Sud I Eyrum Vid Spilum Endalaust” (“Kulaklarımızda bir vızıltıyla hiç durmadan çalıyoruz.”) adlı beşinci stüdyo albümüyle müzikal kalitesinden ödün vermeden tüm dünyadaki hayranları arasına yenilerini kattı.

Sigur Ros’un müziğini dinleyenler iyi bilir; grubun elektro gitarı çello yayıyla çalan Jonsi Birgisson adlı bir vokalisti vardır. Şarkı sözleri İzlanda dilinde veya kendilerinin yarattığı Hopelandish adlı bir dilde yazılmıştır.

Ama Jonsi’nin yüksek perdeli muhteşem sesiyle söylediklerinin ne manaya geldiğini hiç anlamasanız da, dinlerken etkilenmemeniz mümkün değildir. New York’taki bir konserlerinde buna bizzat tanık oldum.

Dinleyicilerin birçoğu konserden huşu içinde ama gözleri yaşlı ayrılmıştı… Bunda Jonsi’nin sesiyle birlikte, efektlerin öne çıktığı atmosferik müziğin de payı var tabii.

Belki herkesin kolaylıkla dinleyebileceği bir müzik yapmıyor Sigur Ros; onların tarzı gerçekten kendine özgü. Zihninizde bir boşluk yaratıyor; onu doldurmak hayal gücünüze kalmış.

İşte Sigur Ros, böyle karakteristik bir müziği son albümüyle yenilemeyi başarmış. İlk dikkati çeken şey, artık Jonsi’nin yaylı elektro gitar sesi yok denecek kadar az. Benim gibi ilk anda buna üzülenler olacaktır, ama yeniliklere önyargılı olmamak gerek.

Bir diğer yenilik, şarkıların önceki albümlere göre daha kısa tutulması. Bu da dinlenilebilirliği artırıcı bir faktör.

Sigur Ros’un dinleyici kitlesini genişletme çabalarından birisi de, ilk kez bir İngilizce şarkıya yer vermesi. “All Alright” adlı bu şarkı, piyanonun tuşlarından çıkan son derece rahatlatıcı bir melodiyle sona erdiriyor albümü.

Bu defa bütün albüme hakim olan sound sanki daha dünyalı…

Fakat bu demek değil ki, İzlandalı dörtlü dünya meselelerine eğilmeye başladı. Hayır, onlar yine insanı iç alemine döndüren şarkılar yapıyorlar.

Ama daha çok kişi tarafından dinlenebilmek için daha az garip olmaları gerektiği de açık. Yine de, bunu yaparken fazla poplaşma tehlikesini bertaraf ettiklerini görmek sevindirici.

Bilinen Sigur Ros müziğine hayran olanlar, albümün ilk şarkısında, “Bu da ne?!” türünden tepkiler verse de, bu uzun sürmüyor. Geri kalan şarkılar hiçbir endişeye yer bırakmayacak kadar Sigur Ros.

Yeni albümün de geçen yıl yayımladıkları iki CD’lik çalışmanın etkisinde kaldığı açık. Grup üyeleri, geçen yıl “Heim-Hvarf” adlı albüm için İzlanda’nın kırsal alanlarını kapsayan bir yıllık bir geziye çıkmış ve bu gezi sırasında köylüler için küçük salonlarda bedava konserler vermişti.

Bu deneyimleri de daha sonra yayımlanan “Heima” adlı bir DVD’ye aktarılmıştı. Bu son albümün de asıl ilhamını o geziden aldığı görülüyor. Otoyoldan kırsal alana doğru koşan çıplak gençlerin göründüğü kapak resmi de bunun bir kanıtı.

Ama bunun yanı sıra, kayıt çalışmalarının New York, Londra ve Havana’da tamamlanmış olmasının yarattığı bir farklılık da söz konusu. İzlanda dışında kaydedilen bu ilk çalışmada daha iyimser bir havası var şarkıların.

Albümün ilk yarısında daha coşkun şarkılar yer alırken, ikinci yarısı akustik gitar ve piyanonun egemenliğinde daha yavaş.

Albüm hakkında internet üzerinde ön fikir edinmek isteyenlerin mutlaka “Ara batur” ve “Festival”i bulup dinlemesini öneririm. Özellikle bu iki şarkı, klasik müzik ile post-punk’ın mükemmel bir birlikteliği. Epik ve teatral!

Son söz olarak diyorum ki, nerede yaşadığınız ya da hangi dili konuştuğunuz önemli değil; Sigur Ros müziğiyle insan ruhuna hitap ediyor.

Hızlı rockçı Tommy Lee’nin bile fetüs biçiminde yere uzanıp Sigur Ros dinlediğini duyunca bundan hiç şüphem kalmadı doğrusu…

Written by zülalk

26 Temmuz 2008 at 21:22

Jonsi, Sigur Ros kategorisinde yayınlandı

>!F 2008’de Müzik-Sinema Buluşması

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 9 Şubat 1008

14 Şubat, bütün dünyada Sevgililer Günü olarak kutlanıyor olabilir ama bu yıl İstanbullular için ayrı bir önemi daha var. Çünkü tam on gün boyunca sürecek olan !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali de aynı gün başlıyor. Bu yıl ilk kez 28 Şubat-2 Mart tarihleri arasında Ankaralı sinemaseverlerle de buluşacak olan festivalin programı, birbirinden ilginç ve heyecan verici filmlerle dolu. Fakat benim bu yazıda üzerinde durmak istediklerim, festivalin “Life In Sound” (Sesli Yaşam) adlı bölümünde gösterilecek olan müzik belgeselleri.

PETER HOOK, “JOY DIVISION” BELGESELİ İÇİN İSTANBUL’DA!

Festivalde müzikle sinemayı buluşturan belgesellerden ilki, efsanevi post-punk grubu Joy Division’ı anlatıyor. Yapımın yönetmeni Grant Gee, müzikle ilgilenenlere yabancı bir isim değil. İngiliz yönetmen, daha önce Radiohead grubunun 1997 yılı turnesini izleyip “Meeting People Is Easy” adlı bir belgesel yaptı. Ayrıca, Gorillaz, Blur, Badly Drawn Boy, Spooky, Coldplay ve Suede’in de aralarında bulunduğu birçok grubun videolarını da çekti. Gee’nin “Joy Division” adlı belgeseli, son yıllarda grup üzerine yapılan üçüncü büyük yapım. İlk olarak 2002’de Michael Winterbottom imzalı “24 Hour Party People”i izledik.

Geçtiğimiz yıl ise, Anton Corbijn’in “Control” adlı filmi, Cannes Film Festivali’nin açılışında gösterildi. Fakat Gee’nin belgeselinin, bazı açılardan her iki yapımdan da farklı olduğunu belirtmek gerek. “24 Hour Party People”, yalnızca Joy Division’a değil, 1970’lerin ortalarında Manchester’daki müzik ortamına ve o dönemdeki post-punk grupların ortaya çıkışına odaklanmış.

“Control” ise, Joy Division’ın solisti Ian Curtis’in eşinin anılarından yola çıkarak daha çok Ian Curtis’in özel yaşamını aktarmıştı. Oysa Gee’nin belgeseli, Joy Division’ın karanlık müziğinin arkasındaki etkenlere, örneğin Beat kuşağının önde gelen temsilcilerinden Amerikalı romancı William S. Burroughs’un Ian Curtis üzerindeki etkisine, fabrikalarla kuşatılmış sanayi kenti Manchester’ın grubun müziğine yansımasına değiniyor. Ayrıca yapım, grupla plak anlaşması yapan Factory Records’ın ve ünlü kulüp Haçienda’nın kurucusu Tony Wilson, Ian Curtis’in Belçikalı sevgilisi Annik Honore ve prodüktör Martin Hannett ile yapılan röportajların yanı sıra, temelde Joy Division’ın yaşayan üyeleriyle yapılan söyleşilere odaklanması nedeniyle de, diğer filmlerden farklı bir bakış açısı sunuyor.

!f 2008’in bu yılki sürprizlerinden birisi de, Joy Division’ın basçısı Peter Hook’u festivalin açılış partisi için İstanbul’a getirmesi. Hook, Joy Division belgeselinin gösteriminde yalnızca özel bir söyleşiye katılmakla kalmayacak, aynı zamanda 16 Şubat gecesi Beyoğlu’ndaki The Hall’da DJ’lik de yapacak. 131 yıllık tarihi bir kilisenin içine konumlandırılmış The Hall’da “Love Will Tear Us Apart”ı dinlemenin zevkine az kaldı!

SCOTT WALKER: 30 YÜZYILLIK ADAM

Festivalin merakla beklenen ikinci müzik belgeseli “Scott Walker: 30 Century Man”. Scott Walker, doğduğu ülke Amerika’da bile yalnızca müzikle haşır neşir olanların tanıdığı bir müzisyen ama, aslında o, müzik tarihinin en yaratıcı isimlerinden birisi…

David Bowie’nin idolü, Jarvis Cocker’ın yeteneğine gıpta ettiği tek kişi, Radiohead, Blur gibi grupların büyük ilham aldıklarını söyledikleri olağanüstü yetenek, yaptıkları müziğin Amerika’da pek de takdir edilmediğini görerek İngiltere’ye yerleşip popüler olan 60’ların grubu The Walker Brothers’ın karizmatik solisti, Brel şarkılarının muhteşem yorumcusu…

Uzun yıllardır gözlerden uzak kalarak ama derin etkiler bırakarak müzikal çalışmalarını aralıksız sürdüren Scott Walker’a olan hayranlığım, 80’li yıllarda dinlediğim The Walker Brothers şarkısı “No Regrets” ile başladı. Duyduğum o eşsiz bariton sesin sahibini yıllar içinde izleyip müziğe yaklaşımına tanık oldukça da, hayranlığım giderek arttı. Scott Walker, dinlenmesi zor, avangard müzik yaptığı gerekçesiyle her zaman eleştirilere hedef oldu. Belgeselin yönetmeni Stephen Kijak, müzk dergisi Harp’a verdiği röportajda güzel bir yanıt veriyor bu tür yorumlara: “Dünyadaki herkesin Scott Walker’ı sevmesi gerekmiyor. Ama en azından açık fikirli olun: Bu film, bir sanatçıyı ve onun serüveninin keşfini anlatıyor.” Üstelik bu öyle bir sanatçı ki; kariyeri, “bunu ancak Scott Walker yapabilir” dedirten şarkılarla dolu…

12 BÖLÜMLE PHILIP GLASS’IN PORTRESİ

!f 2008’in “Sesli Yaşam” bölümünün ağır toplarından birisi de, minimalist klasik müziğin en önemli bestecilerinden Philip Glass. Yönetmenliğini Scott Hicks’in üstlendiği yapım, günümüzün en tanımış ve en tartışmalı müzisyenlerinden Glass’ın bilinmeyen yönlerine 12 bölümde ışık tutuyor. Belgeselde ünlü bestecinin aile üyelerinin yanı sıra, Martin Scorsese, Errol Morris, Chuck Close ve Christopher Hampton gibi çalışma arkadaşlarıyla yapılan röportajlara da yer veriliyor.

SİGUR ROS’U DAHA YAKINDAN TANIMAK İÇİN

Birkaç yıl öncesine kadar İzlanda deyince, müzikseverlerin aklına yalnızca Björk gelirdi. Ama artık hayatımızda post-rock grubu Sigur Ros da var. Dört İzlandalı genç, şarkılarını, anlamı olmayan, kendilerine özgü bir dilde söylüyor, keman yayıyla gitar çalıyor, atmosferik ve minimalist müzikleriyle dinleyenleri muhteşem bir hayal alemine sürüklüyor. Dünyanın en anlaşılmayan ve en utangaç grubunu biraz daha yakından tanımak istiyorsanız, grubun 2006 İzlanda yaz turnesinin arka planını aktaran “Heima” (Homeland: Evde) adlı bu filmi kaçırmayın.

Written by zülalk

10 Şubat 2008 at 09:30

>Efsaneden Sert Yorum / Sigur Ros’dan teşekkür..

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/10 Haziran 2006

Obsesif aşkların marşını yazan müzisyen 14 Haziran’da Kuruçeşme Arena’da

Gelecek hafta İstanbul’da yine birçok sanat etkinliği düzenlenecek. 34. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali başladı. 24 Haziran’a kadar 1000’i aşkın yerli ve yabancı sanatçı her yıl olduğu gibi kente müziğin büyüsünü taşıyacak ve Mozart ‘ın doğumunun 250’nci yılını kutlayacak.

Ne mutlu ki, Mozart hiç ölmedi, yüzyıllardır müziğiyle dünyanın her yerinde milyonlarca insanı mutlu etmeye devam ediyor. İstanbul’da verilecek onca konserin arasında seçim yapmak oldukça zor.

Bunun yanı sıra, festivalin dışındaki konserler için kente gelecek birçok önemli sanatçı daha var. Bunlardan birisi de, 14 Haziran’da Kuruçeşme Arena’da konser verecek olan rock müziğin 55 yaşındaki dev ismi Sting .

Broken Music Tour adını verdiği konserler dizisi kapsamında ülkemize de uğrayacak olan ünlü sanatçının, bu kez iki gitar, bir bas ve bir bateriden oluşan daha sade bir ekiple ama daha sert bir rock tarzında çalacağı belirtiliyor. Boğaz’ın muhteşem manzarasına bakarak

Sting’i dinlemek, acaba kaç kişinin rüyası olmuştur?

O, The Police grubunun solisti olduğu yıllarda obsesif aşkların marşı haline gelen ”Every Breath You Take” adlı şarkıyla dünyanın her yerinde kalpleri kazanan bir müzisyen.

Şarkılarında aşkın yalnız muhteşemliğini değil yıkıcılığını da anlatan ve yağmur ormanlarını korumak için vakıf kuran 12 Grammy ödüllü bir efsane.

Bir müzisyen olarak şarkılarını yazarken sosyal meselelerden yola çıkmadığını söylese de, bu konuları bir dünya vatandaşı olarak önemseyen çevreci bir entelektüel. Bir Katolik olarak yetiştirildiği ve eğitildiği halde, demokrasinin en önemli dayanaklarından birisinin kilise ile devleti birbirinden ayırmak, diğerinin de özgür basın olduğunu savunan eski bir öğretmen…

Gerçekte içe dönük biri olsa da, sahnede tam tersi bir kişiliğe bürünen ve muhteşem performansıyla stadyumları inleten bir sanatçı.

Aslında Sting hakkında daha fazla söz söylemeye gerek yok. Günümüzde en çok tanınan ve albümleri milyonlarca satan müzisyenlerinden biri o.

Tuhaflığın cazibesi: Sigur Ros

Bu başlık kimilerinin tek kaşının yukarı kalkmasına neden olabilir. İddialı bir değerlendirme diye düşünülebilir, fakat zaten Sigur Ros‘un müziği de iddialı.

En yaşlıları 31’inde olan İzlandalı dört gençten kurulu grubun ”Takk?” adlı son albümünden üçüncü single ”Saeglopur” 23 Haziran’da, DVD ise Temmuz ayında piyasaya çıkıyor.

Ve ben, ”müzikle ilgilenenlerin bu grubun farkında olmamaları önemli bir kayıptır” düşüncesiyle, bu haftaki yazımda Sigur Ros’tan söz etmek istiyorum.

1994 yılında kurulan grubun ismi, İngilizce’de ”victory rose” (zafer gülü) anlamına geliyor ve aynı zamanda İzlanda’da sıkça rastlanan bir kadın ismi.

Kimileri tarafından müzikteki post-rock döneminin en başarılı albümü olarak nitelenen ”Takk?” , kimilerince de ”tuhaf” bulunuyor.

Grubun müziği hakkında söylenen ”tuhaf” nitelemesi, eğer ”alışılmamış” ve ”şaşkınlık verici” anlamlarında kullanılıyor ise bu doğrudur. Evet, sözü edilen müzik (olumlu anlamda) ”tuhaf” tır ve o tuhaflığın muhteşem cazibesine kapılmamak da zordur.

Ben şahsen, müzikte ve sanatta sıra dışılığın kalıplarını kıran ”tuhaf” çalışmaları ilgi çekici bulduğumdan, Sigur Ros’tan da asla uzak duramazdım.

Hemen belirteyim ki, bu grup, çalıp oynayabileceğiniz bir müzik yapmıyor; bu anlamda müzikleri oldukça ciddi ve hiçbir kategoriye girmiyor. Bakmayın siz kimi müzik mağazalarında grubun albümlerinin new age bölümüne konduğuna. Bu açıkça müzikten hiç anlamamanın yarattığı bir durumdur.

Oysa Sigur Ros’un müziği, bazen İzlanda’nın buzlu dağlarını anımsatırcasına yavaş, sakin, atmosferik ve melodik, bazen bir rock şarkısı kadar yırtıcı, bazen de bir orkestra yapıtı kadar coşkun, fakat her zaman duyguları harekete geçiren ve dinleyeni bulunduğu ortamdan koparıp başka bir yere götüren çok güçlü ve farklı bir müzik.

Bu öyle bir müzik ki, dinleyicinin şarkı sözlerini kendisinin yazmasını istiyor.

Bu nedenle, grubun iki Grammy ödülü adaylığı bulunan 2002 tarihli üçüncü albümü de isimsiz olarak, yalnızca albüm kapağında yer alan parantez işareti ile yayımlandı. Albümdeki şarkıların hiçbirinin adı da yoktu. CD piyasaya çıktığında herkes epey şaşırdı. CD kitapçığındaki sayfalar da boştu. Çünkü dinleyiciler kendileri dolduracaklardı o boşlukları ve parantezi…

Üstelik şarkı sözleri grubun kendi yarattığı ”Hopelandish” adını taşıyan, kimsenin anlamadığı bir dilde yazılmıştı. Grup elemanları, bunu bilinçli olarak yaptıklarını, insan sesini de bir müzik aleti gibi kullanmak istediklerini söylüyor.

Böylelikle dinleyiciler, şarkı sözlerini anlamasalar da, müziğin etkisiyle o an akıllarında neyi kuruyorlarsa onu canlandırıyor ve duygusal olarak müziğe kendi katkılarını yapıyor.

Ben bu olağanüstü deneyimi bizzat yaşadım. Grubun New York’ta Radio City Music Hall’da verdiği konserde bu müziğin gücüne tanık oldum.

Vokalist Jonsi ‘nin kusursuz performansı sırasında aynı zamanda gitarını bir keman yayıyla çalarak yarattığı o müthiş etkileyici sahne aklımdan hiç çıkmadı ve çıkmayacak.

Salondaki diğer herkes gibi ben de adlarını bilmediğim şarkıların sözlerini anlamıyordum, ama aklımdan geçen düşünceler benim de kendi özel öykümü yazmama neden oldu. Konser salonunda bulunanların bazılarının gözlerinden yaşlar akarken, bazıları yüzlerindeki mutluluk ifadesiyle adeta donup kalmıştıı.

Sigur Ros, yapmak istediğini başarmıştı: Çaldıkları müzik, dinleyicilerin o anda akıllarından geçen düşünceler için adeta bir ”soundtrack” olmuştu!

Salondakiler müziğin bir parçasıydı artık. Çünkü çalınan müziğin ne anlattığını her dinleyici kendi duygu ve düşünceleriyle belirliyordu.

Sigur Ros, dördüncü albümü ”Takk?” ile yeniden İzlanda diline dönse de, aslında şarkılarında anlattıkları karmaşık şeyler değil.

Onlar, çocukluğun sadeliği ve masumluğuna ilişkin birkaç cümlelik kısa öyküler anlatmayı seviyorlar.

Dürüst ve açık duygularla ilgileniyorlar.

Belki de bu yüzden müzik endüstrisinin yerleşmiş kurallarına karşı çıkıyorlar, fotoğraf çektirip görüntüleriyle gündeme gelmeyi ve olmadıkları insanlar gibi davranmayı istemiyorlar.

Neden yalnızca müziğimizin dinlenmesi yetmiyor?” diye soruyorlar.

Müzik dünyasında ün kazanmanın, dış görüntüyle ve magazin basınının gündeminde yer almakla sağlandığı günümüzde bu tavır ne kadar da ”tuhaf” değil mi?

Sigur Ros’un tuhaflıkları bu kadarla da kalmıyor. İngilizce şarkı yapmayı reddediyorlar; çünkü ”Yaparsak bu dürüstlük olmaz,” diyorlar.

Konser verdikleri mekanları çok büyük bir özenle seçiyorlar. Örneğin, Reykjavik Sanat Galerisi tercih ettikleri mekanlardan biri. Müziklerinin ünlü giyim markası Gap America’nın ve British Telecom’un reklamlarında kullanmasına da karşı çıktılar.

Neden böyle davrandıklarını anlamak zor değil aslında. Onlar 300 bin kişinin yaşadığı İzlanda’da Reykjavik kentinin dışında yer alan bir kasabada yetişmişler.

Ayrıca Batı’nın bazı ülkelerinde, özellikle Amerika’da ve ülkemizde pek gözde olan ”celebrity” kavramına ya da diğer bir deyişle, sanatıyla ve başarısıyla değil de, daha çok skandallarıyla ve yaşantısıyla ün kazananların dünyasına çok yabancı bir ortamda yaşıyorlar.

Bu nedenle, yalnızca müzik yaptıkları için onları mazur görebilir ve albümlerini dinlersek, başka bir şey istemiyorlar. O kadar ki, son albümlerinin adını İzlanda dilinde ”teşekkür” anlamına gelen ”Takk?” olarak koymuşlar.

Ne için mi teşekkür ediyorlar? Şu ana kadar yaptıklarını yapabildikleri için, aldıkları takdir için ve mutlu oldukları için…

Written by zülalk

11 Haziran 2006 at 19:31

Jonsi, Sigur Ros, Sting, The Police kategorisinde yayınlandı