Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Sting’ Category

>İtalyan Göçmeni Bakkalın Dünyaca Ünlü Müzisyen Oğlu

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/25 Kasım 2006

New York’ta yaşayan İtalyan göçmeni bakkal bir babanın, 3 Aralık 1926 tarihinde bir oğlu dünyaya gelir. Adını Anthony Dominick Benedetto koyarlar. Delikanlı New York’un kozmopolit ortamında büyürken, gençlik idolleri Nat King Cole ve Bing Crosby’den etkilenir. Manhattan’daki Endüstriyel Sanatlar Okulu’na devam eder ve 2. Dünya Savaşı sırasında üç yıl orduda görev yapar.

1949 yılında Long Island City’deki kulüplerde şarkı söylerken hayatının teklifini Bob Hope’dan alır. O güne dek “Joe Bari” adıyla sahne alan Benedetto, Hope’un fikriyle “Tony Bennett” adıyla Paramount Tiyatroları’nda şarkı söylemeye başlar. Ertesi yıl ilk hit şarkısı “Boulevard of Broken Dreams”i yayınlar. 1950 yılında Columbia Records ile anlaşma yapar ve aradan geçen 55 muhteşem yıla 50 milyondan çok satılan 100’den fazla albüm sığdırır, toplam 13 Grammy ödülü kazanır.

Tony Bennett’ten 80. Yaşında Muhteşem Bir Düet Albümü

Bugün artık 80. doğum gününü kutlayan Tony Bennett’in bir filmi andıran kısa yaşam öyküsü böyle. Sanki o hep anlatılan Amerikan rüyası hikayelerinden biri gibi: Göçmen ve kendi halinde bakkal bir babanın oğlu, Amerika’da başarı kazandıktan sonra ünü tüm dünyaya yayılır ve müzik dünyasının en saygın isimlerinden biri haline gelir…

İster bir Amerikan rüyası deyin, ister şansı yaver gitmiş diye düşünün; Tony Bennett’in hikayesinin arkasında büyük bir yetenek ve inanılmaz bir tutku var. İşte yine bu nedenle, ilerlemiş yaşına karşın hala üretmeye devam eden Bennett, bu yıl “Duets/An American Classic” adlı bir albüm yaptı. Sanatçı, Sony Music tarafından ülkemizde de yayımlanan bu albümde, bugüne kadar tek başına yorumladığı aşk şarkılarını, bu defa Bono, Elton John, Elvis Costello, Michael Bublé, Dixie Chicks, Juanes, Billy Joel, Diana Krall, Tim McGraw, k.d. lang, John Legend, Paul McCartney, George Michael, Sting, Barbra Streisand, James Taylor ve Stevie Wonder gibi müzik dünyasının en önemli isimleriyle birlikte söylüyor.

Albümle ilgili olarak dikkatimi çeken beş husus var:

1. Tony Bennett’in sesi hala çok güzel.

2. Bennett, albümdeki şarkıların hepsini, düet yaptığı müzisyenlerle stüdyoda bir araya gelerek kaydetmiş. Bu nedenle, albümü dinlerken sanatçıların arasındaki etkileşimi hissedebiliyorsunuz. Örneğin, Barbra Streisand’la seslendirdikleri “Smile” adlı şarkıda, Bennett Streisand’a, “I love your style, Barbra” deyince, Streisand da ona flört eder bir havayla gülerek, “I love your smile, Tony” şeklinde karşılık veriyor. Stevie Wonder’la yaptıkları düette ise, şarkının sonunda birbirleriyle konuşmaları duyuluyor. Bütün bunlar albüme ayrı bir güzellik katmış.

3. Albümdeki şarkıların kimisi hafif hüzünlü aşk şarkıları olsa da, tümünü dinleyince insanda garip bir neşe uyanıyor.

4. Bennett’le düet yapan sanatçılar, Celine Dion dışında, onun tarzına çok iyi uyum göstermişler.

5. Tony Bennett ve George Michael’ın seslendirdikleri “How Do You Keep The Music Playing?”, bana göre albümün en başarılı şarkısı. Bugüne kadar iki erkek müzisyenin gerçekleştirdiği en başarılı düetlerden birisi kesinlikle.

Ayrıca albüme trompeti ile ünlü müzisyen Chris Botti’nin ve kemanı ile Pinchas Zukerman’ın da konuk olduğunu belirtmek gerek. 60’ların ve 70’lerin romantik caz şarkılarından hoşlanıyorsanız, usta yorumcu Tony Bennett’in bu son çalışması, içinizi hoş bir duyguyla dolduracak enfes bir albüm.

Reklamlar

>Efsaneden Sert Yorum / Sigur Ros’dan teşekkür..

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/10 Haziran 2006

Obsesif aşkların marşını yazan müzisyen 14 Haziran’da Kuruçeşme Arena’da

Gelecek hafta İstanbul’da yine birçok sanat etkinliği düzenlenecek. 34. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali başladı. 24 Haziran’a kadar 1000’i aşkın yerli ve yabancı sanatçı her yıl olduğu gibi kente müziğin büyüsünü taşıyacak ve Mozart ‘ın doğumunun 250’nci yılını kutlayacak.

Ne mutlu ki, Mozart hiç ölmedi, yüzyıllardır müziğiyle dünyanın her yerinde milyonlarca insanı mutlu etmeye devam ediyor. İstanbul’da verilecek onca konserin arasında seçim yapmak oldukça zor.

Bunun yanı sıra, festivalin dışındaki konserler için kente gelecek birçok önemli sanatçı daha var. Bunlardan birisi de, 14 Haziran’da Kuruçeşme Arena’da konser verecek olan rock müziğin 55 yaşındaki dev ismi Sting .

Broken Music Tour adını verdiği konserler dizisi kapsamında ülkemize de uğrayacak olan ünlü sanatçının, bu kez iki gitar, bir bas ve bir bateriden oluşan daha sade bir ekiple ama daha sert bir rock tarzında çalacağı belirtiliyor. Boğaz’ın muhteşem manzarasına bakarak

Sting’i dinlemek, acaba kaç kişinin rüyası olmuştur?

O, The Police grubunun solisti olduğu yıllarda obsesif aşkların marşı haline gelen ”Every Breath You Take” adlı şarkıyla dünyanın her yerinde kalpleri kazanan bir müzisyen.

Şarkılarında aşkın yalnız muhteşemliğini değil yıkıcılığını da anlatan ve yağmur ormanlarını korumak için vakıf kuran 12 Grammy ödüllü bir efsane.

Bir müzisyen olarak şarkılarını yazarken sosyal meselelerden yola çıkmadığını söylese de, bu konuları bir dünya vatandaşı olarak önemseyen çevreci bir entelektüel. Bir Katolik olarak yetiştirildiği ve eğitildiği halde, demokrasinin en önemli dayanaklarından birisinin kilise ile devleti birbirinden ayırmak, diğerinin de özgür basın olduğunu savunan eski bir öğretmen…

Gerçekte içe dönük biri olsa da, sahnede tam tersi bir kişiliğe bürünen ve muhteşem performansıyla stadyumları inleten bir sanatçı.

Aslında Sting hakkında daha fazla söz söylemeye gerek yok. Günümüzde en çok tanınan ve albümleri milyonlarca satan müzisyenlerinden biri o.

Tuhaflığın cazibesi: Sigur Ros

Bu başlık kimilerinin tek kaşının yukarı kalkmasına neden olabilir. İddialı bir değerlendirme diye düşünülebilir, fakat zaten Sigur Ros‘un müziği de iddialı.

En yaşlıları 31’inde olan İzlandalı dört gençten kurulu grubun ”Takk?” adlı son albümünden üçüncü single ”Saeglopur” 23 Haziran’da, DVD ise Temmuz ayında piyasaya çıkıyor.

Ve ben, ”müzikle ilgilenenlerin bu grubun farkında olmamaları önemli bir kayıptır” düşüncesiyle, bu haftaki yazımda Sigur Ros’tan söz etmek istiyorum.

1994 yılında kurulan grubun ismi, İngilizce’de ”victory rose” (zafer gülü) anlamına geliyor ve aynı zamanda İzlanda’da sıkça rastlanan bir kadın ismi.

Kimileri tarafından müzikteki post-rock döneminin en başarılı albümü olarak nitelenen ”Takk?” , kimilerince de ”tuhaf” bulunuyor.

Grubun müziği hakkında söylenen ”tuhaf” nitelemesi, eğer ”alışılmamış” ve ”şaşkınlık verici” anlamlarında kullanılıyor ise bu doğrudur. Evet, sözü edilen müzik (olumlu anlamda) ”tuhaf” tır ve o tuhaflığın muhteşem cazibesine kapılmamak da zordur.

Ben şahsen, müzikte ve sanatta sıra dışılığın kalıplarını kıran ”tuhaf” çalışmaları ilgi çekici bulduğumdan, Sigur Ros’tan da asla uzak duramazdım.

Hemen belirteyim ki, bu grup, çalıp oynayabileceğiniz bir müzik yapmıyor; bu anlamda müzikleri oldukça ciddi ve hiçbir kategoriye girmiyor. Bakmayın siz kimi müzik mağazalarında grubun albümlerinin new age bölümüne konduğuna. Bu açıkça müzikten hiç anlamamanın yarattığı bir durumdur.

Oysa Sigur Ros’un müziği, bazen İzlanda’nın buzlu dağlarını anımsatırcasına yavaş, sakin, atmosferik ve melodik, bazen bir rock şarkısı kadar yırtıcı, bazen de bir orkestra yapıtı kadar coşkun, fakat her zaman duyguları harekete geçiren ve dinleyeni bulunduğu ortamdan koparıp başka bir yere götüren çok güçlü ve farklı bir müzik.

Bu öyle bir müzik ki, dinleyicinin şarkı sözlerini kendisinin yazmasını istiyor.

Bu nedenle, grubun iki Grammy ödülü adaylığı bulunan 2002 tarihli üçüncü albümü de isimsiz olarak, yalnızca albüm kapağında yer alan parantez işareti ile yayımlandı. Albümdeki şarkıların hiçbirinin adı da yoktu. CD piyasaya çıktığında herkes epey şaşırdı. CD kitapçığındaki sayfalar da boştu. Çünkü dinleyiciler kendileri dolduracaklardı o boşlukları ve parantezi…

Üstelik şarkı sözleri grubun kendi yarattığı ”Hopelandish” adını taşıyan, kimsenin anlamadığı bir dilde yazılmıştı. Grup elemanları, bunu bilinçli olarak yaptıklarını, insan sesini de bir müzik aleti gibi kullanmak istediklerini söylüyor.

Böylelikle dinleyiciler, şarkı sözlerini anlamasalar da, müziğin etkisiyle o an akıllarında neyi kuruyorlarsa onu canlandırıyor ve duygusal olarak müziğe kendi katkılarını yapıyor.

Ben bu olağanüstü deneyimi bizzat yaşadım. Grubun New York’ta Radio City Music Hall’da verdiği konserde bu müziğin gücüne tanık oldum.

Vokalist Jonsi ‘nin kusursuz performansı sırasında aynı zamanda gitarını bir keman yayıyla çalarak yarattığı o müthiş etkileyici sahne aklımdan hiç çıkmadı ve çıkmayacak.

Salondaki diğer herkes gibi ben de adlarını bilmediğim şarkıların sözlerini anlamıyordum, ama aklımdan geçen düşünceler benim de kendi özel öykümü yazmama neden oldu. Konser salonunda bulunanların bazılarının gözlerinden yaşlar akarken, bazıları yüzlerindeki mutluluk ifadesiyle adeta donup kalmıştıı.

Sigur Ros, yapmak istediğini başarmıştı: Çaldıkları müzik, dinleyicilerin o anda akıllarından geçen düşünceler için adeta bir ”soundtrack” olmuştu!

Salondakiler müziğin bir parçasıydı artık. Çünkü çalınan müziğin ne anlattığını her dinleyici kendi duygu ve düşünceleriyle belirliyordu.

Sigur Ros, dördüncü albümü ”Takk?” ile yeniden İzlanda diline dönse de, aslında şarkılarında anlattıkları karmaşık şeyler değil.

Onlar, çocukluğun sadeliği ve masumluğuna ilişkin birkaç cümlelik kısa öyküler anlatmayı seviyorlar.

Dürüst ve açık duygularla ilgileniyorlar.

Belki de bu yüzden müzik endüstrisinin yerleşmiş kurallarına karşı çıkıyorlar, fotoğraf çektirip görüntüleriyle gündeme gelmeyi ve olmadıkları insanlar gibi davranmayı istemiyorlar.

Neden yalnızca müziğimizin dinlenmesi yetmiyor?” diye soruyorlar.

Müzik dünyasında ün kazanmanın, dış görüntüyle ve magazin basınının gündeminde yer almakla sağlandığı günümüzde bu tavır ne kadar da ”tuhaf” değil mi?

Sigur Ros’un tuhaflıkları bu kadarla da kalmıyor. İngilizce şarkı yapmayı reddediyorlar; çünkü ”Yaparsak bu dürüstlük olmaz,” diyorlar.

Konser verdikleri mekanları çok büyük bir özenle seçiyorlar. Örneğin, Reykjavik Sanat Galerisi tercih ettikleri mekanlardan biri. Müziklerinin ünlü giyim markası Gap America’nın ve British Telecom’un reklamlarında kullanmasına da karşı çıktılar.

Neden böyle davrandıklarını anlamak zor değil aslında. Onlar 300 bin kişinin yaşadığı İzlanda’da Reykjavik kentinin dışında yer alan bir kasabada yetişmişler.

Ayrıca Batı’nın bazı ülkelerinde, özellikle Amerika’da ve ülkemizde pek gözde olan ”celebrity” kavramına ya da diğer bir deyişle, sanatıyla ve başarısıyla değil de, daha çok skandallarıyla ve yaşantısıyla ün kazananların dünyasına çok yabancı bir ortamda yaşıyorlar.

Bu nedenle, yalnızca müzik yaptıkları için onları mazur görebilir ve albümlerini dinlersek, başka bir şey istemiyorlar. O kadar ki, son albümlerinin adını İzlanda dilinde ”teşekkür” anlamına gelen ”Takk?” olarak koymuşlar.

Ne için mi teşekkür ediyorlar? Şu ana kadar yaptıklarını yapabildikleri için, aldıkları takdir için ve mutlu oldukları için…

Written by zülalk

11 Haziran 2006 at 19:31

Jonsi, Sigur Ros, Sting, The Police kategorisinde yayınlandı