Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘The Chemical Brothers’ Category

>Vitrindeki Albümler 26:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 11 Temmuz 2010

THE CHEMICAL BROTHERS-Further (Parlophone/Virgin)

Big Beat akımının öncülerinden The Chemical Brothers (TCB), yine tür geçişlerini barındıran eklektik bir çalışma ile karşımızda. Bu albümde de asit synthler, breakbeat ritimleri, bozulmuş baslar var ama daha önce görmediğimiz kadar bir saykedelik etki de söz konusu.

2007’de çıkan “We Are the Night”, En İyi Elektronik Dans Albümü dalında Grammy kazanmış ancak grubun hayranlarını fazla memnun etmemişti.

Üç yıl aradan sonra çıkan “Further”, “Hey Boy Hey Girl” ya da “Block Rockin’ Beats” kadar efsane olacak bir parça içermese de, kanımca, bir önceki albümün yarattığı hayal kırıklığını giderecek düzeyde.

Yine de TCB’nin dans pistlerini coşturan yüksek tempolu şarkılarına alışkın olanlar bu görüşe katılmayabilir. Çünkü albüme orta tempolu parçalar ağırlığını koymuş.

O kadar ki, albümün başından 2. parçanın 2. dakikasına kadar davul bile devreye girmiyor. Ancak “Escape Velocity” adlı bu şarkının 12 dakika olduğunu düşünürsek, geri kalan 10 dakikadaki coşkunun beklentileri karşılayacağını söyleyebiliriz.

“Further’daki bir başka değişiklik ise vokallerle ilgili. Albümün neredeyse yarısında vokal var; ama sürekli aynı cümlelerin tekrar edildiği bu vokaller için ilk kez ünlü bir şarkıcı ile işbirliği yapılmamış.

Toplam 8 parçalık albümü dinlerken sürekli atladığım tek parça “Horse Power”. Doğrusu Big Beat’in kişneme sesleri ile buluşması kulağa pek de hoş gelmiyor…

Perküsyonu öne çıkararak Chicago house ile Krautrock’ı birleştiren “K+D+B” ise, albümün en iyilerinden.

Bu arada bir tavsiye: Albümün DVD’li versiyonunda her parça için yapılmış kısa filmler var. Müzikle görüntünün mükemmel uyum gösterdiği videolar oldukça ilginç.

Swoon” adlı parça için hazırlanan video:
http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=12462719&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

The Chemical Brothers – Swoon from Serge Fedorovsky on Vimeo.

Reklamlar

Written by zülalk

11 Temmuz 2010 at 22:04

The Chemical Brothers kategorisinde yayınlandı

>Friendly Fires Freshtival’da

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 23 Mayıs 2009

İstanbul festivallerinin arasına bu yıl bir yenisi katılıyor. “Türkiye’nin en taze müzik festivali” sloganıyla düzenlenen Miller Freshtival, 30 Mayıs Cumartesi günü Turkcell Kuruçeşme Arena’da yapılacak.

Festivalin özelliği, katılımcı grupların konserlerinin yanı sıra, film, fotoğraf, moda tasarımı gibi sanat dallarında müzik konseptli performanslar da içermesi. Festival alanında Rock Band, Wii oyunları, graffiti deneyim alanları gibi etkinliklerin de olacağı açıklandı. Ama müzikseverler açısından önemli olan, tabii ki gün boyunca canlı dinleyecekleri sanatçılar…

Freshtival, adına da uygun bir strateji izleyerek, yeni tanınmaya başlanan yerli ve yabancı grupları konuk ediyor. Ünlü grupları ülkemize getiren birçok organizasyon zaten yapılıyor. O nedenle, bu festival, müzikteki yeni eğilimleri izleyebilmek için önemli bir işlev yerine getirecek gibi görünüyor.

Bu yılki konuklar arasında birçok ilgi çekici isim var. Amy Winehouse ile kıyaslanan 17 yaşındaki Avustralyalı şarkıcı Gabriela Cilmi, Manchesterlı elektro pop grubu The Whip, son dönemin popüler DJ’lerinden Joakim, Electro-rock’ın beğenilen temsilcisi Portecho ve Miller Music Factory’nin 2008 birincileri Multitap ve Kung Fu’yu Freshtival’de dinleme olanağı bulacağız.

Bunların içinde özellikle dikkat çeken bir grup daha var: Indie rock’ı disko ile birleştirip, son derece dinamik, eğlenceli bir müzik yapan Friendly Fires.

2006 yılında kurulan üçlü (Ed Macfarlane, Jack Savidge ve Edd Gibson), kısa sürede başarısını İngiltere dışına taşıyarak, disco-house camiasında ün kazandı. Onları sahnede görmeden önce daha yakından tanımak istedik ve sorularımızı baterist Jack Savidge’e yönelttik.

ROGER TROUTMAN VE PRINCE ETKİSİ

Friendly Fires nasıl kuruldu? Müzik yapmak için sizi esinlendiren neydi?

14 yaşındayken okulda tanıştık. Bir grupta çalmak, yerel barlara girebilmek için yeterince büyümemiş olmamızın bir sonucuydu… Trail of Dead, Fugazi ve Sonic Youth gibi gruplardan etkilenip, gürültülü banliyö müziği yapıyorduk.

Neden “Friendly Fires” (Dost ateşi) adını seçtiniz?

İlk plağımızı yayınlayacağımız sırada hala bir adımız yoktu. Yüzlerce plak kapağı arasında araştırma yaparken post punk grubu Section 25’ın “Friendly Fires” adlı plağını bulduk. İyi bir isim olduğunu düşündük; zekice bir ikili bir anlam içeriyordu. Ayrıca Section 25’ın o şarkısı da gerçekten mükemmeldir.

MySpace sayfanızda, esin kaynaklarını yazdığınız bölümde bir Roger Troutman fotoğrafı var. Bir yazıda da Prince’i örnek aldığınızı okudum. Bu iki sanatçının sizi en çok etkileyen yönü neydi?

İkisi de muhteşem şarkılar yazan iki büyük müzisyen. Onların şarkılarında müziğe yön veren temel unsur ritim. Şarkı yazma tekniklerinde izledikleri bu anlayış, çalışma yöntemimizi temelden etkiledi. Biz de genellikle, müziğimizde önceliği perküsyon ve bas’a veriyoruz.

YENİ ALBÜM YAPMAYA ZAMAN YOK

Grubun adını taşıyan ilk albümünüz eleştirmenlerden çok iyi yorumlar aldı. Bu durum, ikinci albüm için üzerinizde bir baskı yaratıyor mu?

Bir parça… Ama ilk albümle büyük başarı kazanmanın yarattığı zaman sınırlaması çok daha büyük bir baskı… Çünkü bunun anlamı, yeni yapacağınız albüm üzerinde bir dakika bile düşünmeye fırsat bulamadan bir yıl boyunca turneye çıkmak oluyor. Yine de, bir şekilde zaman bulup iyi bir sonuçla ortaya çıkacağımızı umuyorum!

Grup içinde şarkı sözleri ve beste bakımından nasıl bir çalışma yöntemi izliyorsunuz?

Genellikle şarkı sözlerini Ed yazar, müziklerden hepimiz ortaklaşa sorumluyuz.

Indie rock dinleyicileri için dans albümlerinden oluşan bir liste yapacak olsanız, hangi albümleri seçerdiniz?

Aphex Twin’den “Selected Ambient Works 95-82”, Warp Records’dan “Classics Compilation”, Michael Mayer’dan “Fabric Mix”, The Chemical Brohers’dan “Surrender”.

Bu yaz en önemli müzik festivallerinde çalacaksınız. En çok hangisi için heyecanlanıyorsunuz?

Glastonbury, büyük bir etkinlik; özellikle hava güneşli olduğunda harika bir atmosferi oluyor. Bestival ona göre daha küçük bir etkinlik ama katılan sanatçılar çok iyi. Fakat yine de her zaman hava etkili oluyor. O nedenle güneşin pırıl pırıl parladığı, açık havada yapılanları seviyorum. İstanbul’da da hiç bulunmadık ama heyecanla bekliyoruz.

Written by zülalk

24 Mayıs 2009 at 09:04

>The Chemical Brothers’ın Serüveni Sürüyor

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/21 Temmuz 2007

Elektronik dans müziğinde trendler yaratan, canlı performansları en büyük kalabalıkları toplayan, Grammy ödüllü bir grubun yeni albümü yayımlanınca ne olur? Beklentiler yüksek ve birbirinden değişik olduğu için albüm hakkındaki yorumlar da çok farklı olur.

Bugünlerde elektronik müzik dinleyenlere “The Chemical Brothers’ın yeni albümünü nasıl buldun?” diye sorarsanız, büyük olasılıkla “berbat” ya da “harika” sözcüklerinden birisini duyarsınız. Ben ikisini de söylemiyorum; çünkü bana göre albümler tek tek şarkılara göre değerlendirilmeli. Her albümde daha dinler dinlemez gönlünüzü kaptırdığınız şarkıların yanı sıra, ancak dinledikçe alıştıklarınız ve duymaya hiç katlanamadıklarınız bulunabilir. Bununla birlikte, İngiliz ikilinin “We Are The Night” adlı yeni çalışmasını, “Surrender” (1999) ve “Come With Us” (2002) adlı albümleriyle kıyaslayacak olursam, o düzeyi yakalayamadıklarını belirtmem gerekir.

Big Beat akımının öncüleri arasında yer alan The Chemical Brothers, 1992 yılında Tom Rowlands ve Ed Simons tarafından kurulduğu günden bu yana hızla yükselen bir başarı grafiği izledi. “Hey Boy Hey Girl”, “Setting Sun”, “Out Of Control”, “Block Rockin’ Beats” ve “Galvanize” gibi dans pistlerinin vazgeçilmez hitlerini yaratan ikili, kariyerleri boyunca her zaman sıra dışı olmayı başardı. Henüz raflarda yerini yeni alan We Are The Night, belki daha önceki albümleri kadar sıra dışı değil, fakat yine yaratıcı.

İLGİNÇ İŞBİRLİKLERİNE DEVAM

The Chemical Brothers’ı ilk albümlerini çıkardıkları tarihten bu yana 12 yıldır izliyorum. Bana göre onların müziğini en ilginç kılan şeylerden birisi, farklı müzik türlerini icra eden sanatçılarla yaptıkları ortak çalışmalar. Müzikteki serüvenci yaklaşımlarını sergiledikleri bu işbirliklerinin yeni örnekleri, bu son albümde de yer alıyor. Fas’ta çekilen video klibi son günlerde televizyonlarda sıkça yayımlanan ilk single, “Do It Again”deki vokallerde karşımıza Londralı müzisyen Ali Love çıkıyor. Ama bana göre, ancak beklentisi fazla olmayan ortalama dinleyici memnun edebilecek electro pop tarzındaki şarkı, albümde es geçilmesi gereken iki şarkıdan birisi. Diğeri ise, hip-hop dünyasının tanınmış isimlerinden Fatlip’in eşlik ettiği, basit tekrarlarıyla bıktıran “The Salmon Dance”.

Üzerinde durulması gereken ortak çalışmalar ise, elektronik müziğin son dönemde çıkış yapan İngiliz temsilcileri The Klaxons ile kaydedilen “All Rights Reversed”, Amerikalı folk şarkıcısı Willy Mason’ın seslendirdiği “Battle Scars” ve Teksaslı folk rockçılar Midlake’le yapılan “The Pills Won’t Help You Now”. Bir The Chemical Brothers albümünde duymayı beklemeyeceğiniz kadar melodik olan bu şarkı, albümü yavaş ritmiyle sakin bir tonda sona erdiriyor. Benim favorilerim ise, bozulmuş muhteşem sesleriyle derhal dikkat çeken, tamamen enstrümantal “Saturate” ve “Das Spiegel”. “Burst Generator” ve albümle aynı adı taşıyan “We Are The Night”, konserlerde kalabalıkları coşturabilir ama ne yazık ki bu albümün bir “Galvanize”ı ya da bir “Hey Boy Hey Girl”ü yok…

BIG BEAT’TEN DENEYSELLİĞE

Albümden beklediğini bulamayanlar mutlaka olacak; basında olumsuz eleştiriler çıkacağı da kesin. Fakat yazının başında belirttiğim gibi, albümü tümüyle birkaç defa dinledikten sonra, tek tek şarkıları ele alarak değerlendirirseniz, Tom Rowlands ve Ed Simons’ın hala kayda değer albümler yapmayı sürdürdüklerini düşünebilirsiniz. Kolay değil; 15 yıldır birlikte müzik yapıyorlar ve hala kült bir dinleyici kitlesine sahipler. 2005 yılında İstanbul’da da bir konser veren ikili, canlı performanslarındaki dinamizm, olağanüstü ses kalitesi ve görkemli şovları nedeniyle, bugün hala festivallerin en gözde gruplarından birisi.

Elimizde bu defa, grubun Big Beat tarzından bir parça deneyselliğe kayarak psychedelic house tarzını öne çıkardığı bir albüm var. The Chemical Brothers, sanki çılgın dans partilerinden çıkıp olgunluk dönemine girmiş gibi. Bunu asla bir eleştiri olarak söylemiyorum. Ben değişiklikleri, müzikal serüvenleri severim.

Written by zülalk

22 Temmuz 2007 at 19:29

The Chemical Brothers kategorisinde yayınlandı

>Bu Kasabian Başka!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/31 Mart 2007

Kasabian’ı bilir misiniz? Hayır, 60’lı yılların sonunda Amerika’nın en karanlık isimlerinden Charles Manson’ın kurduğu hippi komününün içinde yer alan Linda Kasabian’dan değil, ismini ondan alan İngiliz rock grubu Kasabian’dan söz ediyorum.

Grup üyeleri, sadece kelimenin telaffuzunu beğendikleri için bu ismi seçmişler. Açıkçası, bir grup için biraz garip bir isim tercihi, ama belki de istedikleri bu yolla dikkat çekmekti ve bunu fazlasıyla başardılar.

Onları hala hatırlamadıysanız, bir ipucu daha: Geçen yaz Rock ‘N Coke Festivali kapsamında konser veren ve solistleri Tom Meighan’ın belirgin İngiliz aksanıyla sürekli “İstanbul” diye bağırdığı grup vardı ya? İşte o.

Son yıllarda parlak bir çıkış yapan Leichesterlı ilginç bir grup Kasabian. Müzik dünyasının ünlüleriyle girdikleri polemiklerle sık sık müzik dergilerinde gündeme geliyorlar. Neyse ki, Oasis’in tam onayını almış durumdalar. Hatta Noel Gallagher, bir konserde sahnede gruba eşlik bile etti. Kendilerinden bahsederken hiçbir zaman alçakgönüllü olmadılar. Bu tavırları, kimilerince ukala bulunup eleştirilse de, onlar hiç geri adım atmadılar.

Üstelik, “Empire” adlı yeni albümlerinin, Oasis’in 1994’te yayımladığı “Definitely Maybe”den bu yana yapılmış en iyi albüm olduğunu bile söylediler. Nasıl tepki çektiklerini tahmin edersiniz herhalde.

FARKLI TÜRLERDE DENEYSEL BİR MACERA

Bir milyona yakın satılan ilk albümlerinin getirdiği başarının ardından yayımladıkları bu ikinci albümleri şubat ayında ülkemizde de satışa çıktı. Kasabian, acid rock ile electronica’yı karıştıran tarzı nedeniyle benim de ilgi alanıma giriyor. Müzikleri sık sık Primal Scream’e de benzetilen grubun, hayranları arasında Bobby Gillespie’nin de olması boşuna değil demek ki.

Müziklerindeki benzerliğin yanı sıra, müzik üretimine yaklaşımlarındaki tercihin de aynı oluşu dikkat çekici. Kasabian da Primal Scream gibi, farklı müzik türlerini denemekten hiç kaçınmıyor. “Neden tek bir müzik türüne takılıp kalalım ki? Farklı türleri bir araya getirmekten ya da farklı davul seslerini kullanmaktan korkmuyoruz” diyorlar. Bana çekici gelen de bu. Nedense, genellikle müzisyenlerin bir albüm yaparken tek bir tür içinde kalması sanki daha uygun görülür. Oysa, iyi bir müzisyenin çeşitliliği denemesi çoğunlukla olumlu sonuçlar yaratıyor.

“Empire”ı dinlediğinizde, hem Led Zeppelin, Oasis ve Primal Scream ve John Lennon’dan, hem de DJ Shadow, Chemical Brothers, Fatboy Slim, New Order ve Muse’dan izler buluyorsunuz. Her şarkının ayrı bir havası var.

Daha önce Editors ve Arctic Monkeys gibi gruplarla çalışmış olan Jim Abbis’in prodüktörlüğü üstlendiği albüm, 70’leri anımsatan rock şarkılarını, akustik baladlar ve techno müziğe özgü vuruşlarla dengeleme başarısını gösterebilen, deneysel bir çalışma olarak tanımlanabilir.

Tabii, bu farklı müzik denemelerini, “grubun henüz kendi tarzını bulamadığı” şeklinde yorumlayanlar da var, ama bence tam tersi; bu bir arayış değil, grubun bilinçli olarak tercih ettiği bir yol.

SAVAŞI DURDURUN! HEPİMİZ HARCANIYORUZ!

Kasabian, bana kalırsa, John Lennon’ı anımsatan “British Legion” gibi baladlardan daha çok, “Stuntman” gibi indie rock ile acid house tınılarını birleştiren enerjik şarkılarda daha başarılı. Nitekim, albümün bir diğer dikkat çekici şarkısı, bas gitarın vurucu seslerini elektronik seslerle bütünleştiren “Sun Rise Light Flies”. Tam bir kitle coşturma şarkısı. Kralların gelip geçici olduğunu haykıran, “Shoot The Runner” da özellikle gitar seslerinin öne çıktığı aynı türden bir şarkı.

Albüme adını veren “Empire” ise, içindeki tempo değişiklikleri nedeniyle, ancak birkaç kere dinlenildiğinde oturuyor. İlk single olarak yayımlanan bu şarkı, savaş karşıtı sözleri ve grup elemanlarının Kırım Savaşı’ndaki askerler gibi gözüktükleri video klibiyle de çok konuşuldu.

Çünkü, habercilik yapan küçük çocuğun vuruluşuyla başlayan klip, meydana gelen yıkıma ve ölümlere karşı “Durun! Hepimiz harcanıp gidiyoruz!” diyerek savaşmayı reddeden askerin kendi komutanı tarafından öldürülüşüyle devam ediyor ve en sonunda ekranda “Dulce et decorum est pro patria nori” yazısı beliriyor.

Bu, Romalı şair Horace’in “Odes” adlı şiirinin bir mısrası. Türkçe’de “Vatan için ölmek tatlı ve yüce bir şeydir” anlamına geliyor. 1. Dünya Savaşı sırasında asker olan ve ateşkese bir hafta kala meydan savaşında ölen İngiliz şair Winfred Owen, bir şiirini bu sözün koca bir yalan olduğunu söyleyerek bitirmişti.

Bütün şarkıları, gruba gitar, synth ve arka vokallerde eşlik eden Sergio Pizzorno’nun yazdığı albümün tek konusu savaş değil elbette; yalnızlık, korkular, aşk ve gözyaşları da var.

Kasabian, henüz yedi yıllık genç bir grup ama bu ikinci albümüyle indie rock gruplar arasındaki yerini sağlamlaştırdı. “Empire”, cesaretle, farklılıkları denemekten korkmadan yapılmış, dinamik ve eklektik bir albüm. Kim ne derse desin, onlar diyor ki, “Bizi sevebilir ya da nefret edebilirsiniz ama bizi görmezden gelemezsiniz.” Bilmem siz ne dersiniz?

Written by zülalk

31 Mart 2007 at 20:17