Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘The Durutti Column’ Category

Bir Durutti Column Konseri

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
3 Mayıs 2011

Yazıya bu başlığı seçtim; çünkü bir The Durutti Column konseri başka hiçbir şeye benzemez. Elbette her grubun ya da müzisyenin kendine özgü özellikleri vardır; kimisi dinleyiciyle karşılıklı konuşur, kimisi sadece müziğini çalar gider, kimisi çok hareketlidir, kimisi mikrofonun önünde sabit durur konser boyunca…

Benim bu başlıkla anlatmak istediğim bunlar değil; bu konserin iç dünyamda yarattığı fırtına… Öylesine içten, her notasıyla büyük bir sevgi ve emek ürünü olan bir müzik ki, incitmeden sarsıyor, vurmadan acıtıyor…

Bu yazıda çok duygusal bir dil kullanıyor olabilirim; farkındayım. Ama engel olmayacağım. Manchester’da The Durutti Column’ü canlı dinlemek benim rüyalarımdan biriydi. Bu rüya geçen hafta 30 Nisan gecesi gerçekleşti! Konserin yapılacağı Bridgewater Hall’a saatler önce varıp box office’den biletimi bir zarf içinde aldığımda yaşadığım heyecanı tam olarak anlatabileceğimi sanmıyorum. Dile kolay; hayatımın soundtrack albümü yapılsa The Durutti Column’süz olmaz…

Salonun kapısında beklerken bir görevlinin CD satışı yaptığını gördüm. Bir de baktım ki The Durutti Column’ün yeni çıkacak “Chronicle” adlı albümünü de özel konser baskısı olarak satıyorlar! Hemen aldım. Albümle birlikte üzerinde Vini Reilly’nin el yazısıyla yazdığı bir not bulunan bir kart verdiler dinleyicilere.

Vini, notta bu albümün kendi hayatının bir kronolojisi olarak başladığını, yaşamında kendisine destek veren insanları anmak istediğini belirtiyor. Albümün hazırlık aşamasında hayatında önemli iki olay gerçekleştiğini yazıyor. Birincisi geçirdiği kalp krizi ve ikincisi de kız arkadaşı Poppy Morgan‘la ayrılması…

Her ikisi de çok sarsıcı olmuş Vini için. Bu olayların etkisiyle yazmış şarkıları. Her zamanki gibi belirgin bir melankoli hakim albüme; ama her zamankinden daha kırılgan sanki… Vini Reilly, bu defa Tony Wilson‘ın önerisini dinlememiş ve bazı şarkılarda vokal yapmış. Evet, Vini vokalde zayıf; anlatmak istediği her şeyi gitarıyla anlatabilecek kadar da yetenekli. Vokal kullanmasa daha iyi olurdu belki ama yine de o kırılganlığı yaratmada bir işlevi var vokalin…

Bridgewater Hall, Manchester’ın en saygın salonlarından birisi. Konserin orada yapılması ayrıca bir mutluluk nedeniydi. Koltuklara oturup sadece müziğe odaklanarak yaşadığımız anların zevkine varabildik böylece. Saat 19:30’da açıldı kapılar. Ben biletimi çok önceden almış olduğum için en öndeki sıranın en ortasındaki koltuğa oturdum. İçerde beklerken yeni albümden şarkıları dinlettiler izleyicilere.

25 dakika sonra Vini Reilly ve diğer müzisyenler göründü sahnede. Vini, üzerinde eski jean pantolonu, portakal renkli tişörtü ve sandaletleriyle her zamanki gibi umursamaz bir haldeydi. Bruce Mitchell, artık iyice yaşlandı ama perküsyon ve davulda hala döktürüyor. Bu iki efsaneye eşlik eden diğer isimler gitar ve marimbada Keir Stewart ve Manchesterlı prodüktör Laurie Laptop‘tu.

Ve gecenin en önemli şahsiyetlerinden birisi, şarkıların gerisindeki ilham kaynağı Poppy Morgan’dı. İki şarkıda piyano çalarak Vini ile düet yaptı. Konser boyunca sahnedeki ekranda Vini Reilly’nin hayatında rol oynayan insanların fotoğrafları gösterildi. Fotoğrafları Vini’nin kendisi çekmiş. Tabii en fazla fotoğrafla Poppy Morgan gecenin yıldızıydı. Aile üyelerinin yanı sıra, Tony Wilson, Alan Erasmus, Morrissey gibi isimlerin de fotoğraflarını görmek güzel bir nostalji yarattı doğrusu.

The Durutti Column konserini Manchester’da dinlemenin öneminden söz ettim yazının başında. Önemli çünkü Vini’nin geçmişini bilmeyen bir kalabalığın onun sahnedeki davranışlarını anlaması olanaklı değil. Yeri geliyor yoruldum diyor, arada bir “öff” diye iç geçiriyor, “Şimdi ne çalacaktık unuttum” diyor; “Bir şey çalmaya karar verip fikir değiştiriyor”, sahnedeki arkadaşları onun kararına göre hareket ediyor.

Bütün bunlar Vini’yi tanıyanlar için doğal. Her anı önceden programlanmış konserlerden çok farklı The Durutti Column konseri. Bunların üstüne bir de Vini’nin kalp krizinden sonra sol parmaklarını tam kullanamaması eklenince sahnede tam bir karışıklık yaşanıyor. Ama ne zamanki Vini alıyor eline gitarı, sorunlar son buluyor.

Konserde sık sık elindeki rahatsızlığın kendisini zorladığını söyledi Vini. Ama düzeltmek için çok çaba harcadığını da ekledi. En önemlisi de, Poppy ile yaşadıkları travmatik ayrılıktan sonra verdiği ilk konserde onun için yazdığı şarkıları çalması oldu. “Benim için zor bir konser” dedi. Neden ayrıldılar bilmiyorum ama aralarında o kadar çok yaş farkı olduğunu bilmiyordum. Yine de albümün içindeki kartta yazdığı gibi, “arkadaş” kalmaya karar vermişler. “Emptiness” adlı şarkıda “I still love you, my Poppy” diyor Vini… Özellikle Poppy’nin piyanoda Vini’ye eşlik ettiği anlar, yarattığı atmosferle çok etkileyiciydi. Salondaki herkesin duygusal olarak çok etkilendiği belliydi.

Bir ara doğrudan dinleyicilere hitap ederek ne kadar şanslı bir insan olduğunu anlattı Vini Reilly. Post punk akım başladığında bu işten hayatını kazanacak bir grup kurabileceğini hiç düşünmediğini söyledi. Bugün albümlerini yayınlayan Kooky Records’a ve konser için salonu açan Bridgewater Hall’a teşekkür etti ama asıl Factory Records’un sahipleri Prodüktör Martin Hannett‘e ve özellikle Tony Wilson’a şükran duyduğunu söyledi. Zor günlerinde ona destek olan arkadaşlarını andı. Poppy Morgan’ın annesi ve babasına özel minnetlerini sundu. “Bu insanlar olmasa ben şu anda sağ olmazdım” dedi. Duyduğum en içten teşekkür konuşmasıydı.

Olağanüstü güzel şarkıları, Vini Reilly imzalı fotoğraflarıyla eşsiz bir konserdi. 45 dakikalık ilk yarıdan sonra 15 dakikalık bir ara verildi. İlk yarıda daha yavaş tempolu yeni şarkıları çaldılar, ikinci yarıda daha eski ve hareketli şarkılar vardı. “Salford“, “Without Mercy“, “Keir’s Opus“, “Mother“, “Otis“, “Sealine” gecenin en çok alkış alan şarkıları arasındaydı.

Vini’nin Tony Wilson’a adadığı “Sketch for Summer“ı canlı dinlediğim an benim için zirveydi.

Bir daha The Durutti Column konserine gidebilir miyim emin değilim ama bu anı benimle hep yaşayacak. Teşekkürler Vini Reilly!

(Aşağıdaki videoları cep telefonuyla çektiğim için kalitesi yüksek olmayabilir. Ama bir fikir vermesi açısından paylaşıyorum.)

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=TV7R1&autoplay=0

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=GUKAH&autoplay=0

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=E7QBX&autoplay=0

>2010’un En İyi Albümleri

leave a comment »

>Her yıl aralık ayında adet olduğu üzere, ben de yine “Yılın En İyi Albümleri” listesi yaptım.
Elbette listeler kişiye göre değişir; birisinin çok sevdiği bir albümü diğeri hiç beğenmeyebilir.
Ancak ne kadar öznel olsa da, ben listeleri seviyorum. Hem geçen yılı gözden geçirmek hem de iyi albüm yapan grupları desteklemek için faydalı oluyor.

“Ne var ki liste yapmakta?” demeyin… Yıl boyunca yayımlanan yüzlerce albümü takip edip dinlemek ve sonra da hepsinin arasında bir değerlendirme yapmak oldukça fazla emek ve zaman istiyor. Ayrıca belki herkesin en çok beğendiği ilk birkaç albüm bellidir; ama 50 albümlük bir liste yapıyorsanız, bu biraz daha zor oluyor.

Ben aşağıda isimleri yer alan albümleri tekrar anlatma gereği duymadım. Onun yerine ilk 20 albümde en sevdiğim şarkılara ait videoları ekledim. (Zaten bir kısmı hakkında daha önce de yazılar yazmıştım; blogda arama yaparsanız, o yazılara ulaşabilirsiniz.)

Bu albümler, 2010 yılında benim en yakın dostlarımdı. Sevincimi, üzüntümü, endişemi, heyecanımı bu albümlerle yaşadım. Özellikle “The Durutti Column“ün “A Paean to Wilson” adlı albümü olmasaydı, 2010 benim için çok daha zor geçerdi. Yürekten bağlıyım o albüme; dilerim ki herkes bulup dinlesin.

Gelecek yılı yeni dostlarımla tanışmak için büyük bir heyecanla bekliyor, herkese bol müzikli ve konserli iyi bir yıl diliyorum!

1-The Durutti Column – A Paean to Wilson
Albümde yer alan “Chant“ın YouTube’daki videousu var ekte. (Resmi video değil ama kim koyduysa ona da teşekkürler burdan.) 10 dakika 37 saniye ayırıp bu parçayı dinlemenizi öneririm.

Bir de yine aynı albümden “How Unbelievable“ı YouTube’dan ekledim. Video tam 4′ 56” ‘ya geldiğinde Tony Wilson İngiltere’deki ekonomik durumla ilgili şunları söylüyor: “How Unbelievable… The Labour could be in power for 10 years and the wealth gap in this country gets worse…”

Tam 7’11”de ise bu kez şöyle diyor Wilson: “Socialism is not complex. It means a deep, central belief, natural in your heart that the poor should not be so poor and the rich should not be so rich. In Britain, the gap between the rich and the poor has got wider…” Tony Wilson’a saygıyla şapka çıkarıyorum!

31-Beach House – Teen Dream
32-These New Puritans – Hidden
33-Glasser – Ring
34-Eluvium – Smiles
35-Les Savy Fav – Root For Ruin
36-Future Islands – In Evening Air
37-John Grant – Queen of Denmark
38-The Octopus Project – Hexadecagon
39-Eleven Tigers – Clouds are Mountains
40-Blonde Readhead – Penny Sparkle
41-Gold Panda – Lucky Shiner
42-Shed – The Traveller
43-Liars – Sisterworld
44-Holy Fuck – Latin
45-Paul Weller – Wake Up the Nation
46-Caribou – Swim
47-Ikonika – Contact, Love, Want, Have
48-Brian McBride – The Effective Disconnect
49-Keith jarrett-Charlie Haden – Jasmine
50-Autre Ne Veut – Autre Ne Veut

_

>Musicincolors için seçtiğim şarkılar ve renkler

with 2 comments

>İnternet üzerindeki yaratıcı projeler arasında beğeniyle izlediğim Musicincolors için bu haftaki playlist’i ben belirledim. Dört şarkı seçmem ve bunları renklerle ilişkilendirmem istendi.

Peki neden bu şarkıları seçtim ve neden o renklerle ilişkilendirdim? Merak edenler için açıklamak istedim.

Öncelikle seçeceğim dört şarkının da enstrümantal olmasına karar verdim. Böylece alternatifler sınırlanacağı için, seçme işlemi çok daha kolaylaşmış olacaktı. Gerçi şarkıların beğendiğim sözlerini de bildirip renk belirlemem istenmişti. Ama bu parçaların soundları o kadar güçlü ki, söze gerek yok; renkleri çok açık. Onları da ayrıca tanımlayacağım.

1-İlk seçtiğim parça David Bowie’den “Subterraneans” oldu. Çünkü ben büyük bir Bowie hayranıyım. Çok sevdiğim, benim için ayrı bir yeri olan, özel bir müzisyen. Hep söylerim; bana göre Bowie’nin olmadığı bir liste eksiktir. O nedenle şarkı seçmem istenince aklıma her zaman ilk onun şarkıları gelir. Yine öyle oldu.

Yüzlerce Bowie şarkısı arasından “Subterraneans”da karar kılmamsa, parçanın büyük oranda enstrümantal olmasından kaynaklandı. “Büyük bir oranda” diyorum; çünkü şarkının ortalarında bir yerde Bowie sadece bir kez “Share bride failing star/ Care-line Care-line Care-line Care-line driving me Shirley, Shirley, Shirley own/ Share bride failing star” şeklinde anlamı pek açık olmayan sözler söyler. Toplam 5 dakika 39 saniye süren parçanın geri kalan kısmında vokal yoktur.

Berlin üçlemesini oluşturan albümlerin ilki “Low”un kapanış parçası “Subterraneans”, kanımca, Bowie’nin değeri yeterince bilinmemiş ama en güzel çalışmalarından biridir. “Low”un genel karakterine uygun olarak, karanlık ve deneysel bir soundu vardır. Bence “dark beauty” tanımlaması bir şarkı ile anlatılacak olsa, bu şarkı kullanılabilirdi.

Parçanın 1975’te Los Angeles’ta yapılan orijinal kaydında David Bowie elektro piyano, gitar ve saksofon çalıyor. Evet, sadece Bowie’nin free-jazz saksofon solosunu duymak için bile bu şarkı dinlenmeli. Analog synthesizer ve piyanoda bir başka müzisyen kahramanım Brian Eno var. Carlos Alamar gitarda, George Murray ise basta eşlik ediyor. Böyle usta bir kadrodan böyle büyüleyici müzik çıkar işte!

2-İkinci parça, hayatımın soundtrack albümünü yapacak olsam, içinde mutlaka şarkıları yer alacak bir gruptan geldi. The Durutti Column! Ne yazık ki ülkemizde çoğu müziksever, ana akım medyanın, radyoların görmezden geldiği bu müthiş grubun varlığını bile bilmeden yaşıyor…

Madem Musicincolors aracılığıyla böyle bir fırsat çıktı, ben de bunu iyi değerlendirip sizlere grubun son albümünden “Anthony” adlı parçayı dinletmek istedim.

2007’de ölen gazeteci ve radyo programcısı Anthony (Tony) Wilson, çok önemli bir müzik adamıydı. Aslında çoğunuz onu tanıyorsunuz; “24 Hour Party People” filminde Steve Coogan’ın canlandırdığı, Factory Records’ın ve Haçienda kulübünün efsanevi kurucusuydu o. İlk plak anlaşmasını The Durutti Column’le imzalamış, Happy Mondays, Joy Division gibi unutulmaz grupları müzik dünyasına kazandırmıştı.

İlk evladım dediği The Durutti Column, bu yıl çıkan albümünü Tony Wilson için kaydetti. Vini Reilly, Wilson’ın hayatı boyunca kendisine öğütlediğini yapmış ve bu albümde hiç vokal söylemeyip sadece gitar çalmış. Ama ne çalmak!

Bu muhteşem albümden “Anthony” adlı şarkıyı dinleyin ve hiç söz olmasa da enstrümanların dilinden Vini Reilly’nin hüznünü nasıl etkileyici şekilde aktardığını duyumsayın…

3-Autechre’nın 2010 tarihli “Oversteps” adlı albümü, çıktığı andan beri her gün hayatımda. İngiliz elektronik müzik ikilisi, 21. yüzyılda müziğin geldiği noktayı daha da ileri götüren deneysel çalışmalarıyla takdiri hakediyor. Saygıyla şapka çıkarıyor, sizleri “see on see” eşliğinde hayallerinizle baş başa bırakıyorum.

4-Ve son parçamız müzik dehası Brian Eno’dan geliyor.

Bu ay Warp Records’dan çıkan “Small Craft on a Milk Sea” adlı çalışmasını bütün müzikseverlere ve tabii öncelikle elektronik müzik dinleyicilerine öneriyorum. Ne yapın edin; ısmarlayın, yurtdışından getirtin ama edinin bu albümü. Değişen ruh halleri bir albümde ancak bu kadar güzel aktarılabilir. Eno’nun Jon Hopkins ve Leo Abraham’la kaydettiği bu çalışma, hala genç kuşakların ne kadar ilerisinde olduğunun tartışmasız bir kanıtı. Düşündüm ki, Musicincolors “Dust Shuffle”sız kalmamalı!

Şarkıların renklerine gelince…

1-“Subterraneans” koyu gri olsun derim. Aralık ayında Berlin’de kaydedilen bu karanlık sound, başka bir renk olmaz. Siyah da olabilirdi ama Bowie’nin saksofonu o siyahı bir parça açıyor kanımca. Sanki az da olsa bir umut ışığı var o anlarda…

2-”Anthony” “blue hour” renginde olabilir. Fransızca deyim “l’heure bleue“dan gelir “blue hour” kavramı. Günde iki kere, sabah ve akşam saatlerinde ne tam gündüz ne de tam geceyken, alacakaranlıktaki geçiş sırasında gökyüzünde görülen o müthiş maviyi tanımlar.

Ben bu şarkıda, Tony Wilson’ın ardından gökyüzüne bakıp ona “Merhaba” diyen Vini Reilly’yi düşünüyorum hep. İçinde derin bir acı duysa da, onunla uzun yıllar paylaştığı dostluğu anımsayıp piyanonun tuşlarında kendini teselli ediyor sanki… Ya da ben öyle hayal ediyorum.

3-Melankolik hava ağır basıyor “see on see”de. Geçmişe veda etmekle geleceğe adım atmak arasındaki kararsızlığın izleri var melodide. Kırmızı ile maviyi karıştırırsanız hangi renk çıkarsa odur bu şarkının rengi… “Mor çıkar” diyorsunuz; ama burada geçiş naif bir romantizm içerdiğinden koyu değil açık tonda bir eflatun olabilir ancak.

4- “Dust Shuffle”, bütün dinamizmi ve hafif ajite edilmiş sounduyla sarıdır. Ama kanarya sarısı değil, çöl sarısıdır…

Bu parçaları dinlerken, renkler ve melodilerle süslü harika dakikalar geçirmenizi dilerim. Hayalsu’ya bu güzel siteyi kurduğu için teşekkürler!

Seçtiğim parçaları dinlemek için : http://www.musicincolors.com/

* Bu yazı, aynı zamanda Indie Istanbul adlı blogun takipçileri tarafından belirlenen En İyi 10 Türkçe Müzik Blogu arasında yer alan Musicalife için yazılmış ve ilk olarak orada yayınlanmıştır.

_

Written by zülalk

23 Kasım 2010 at 12:23

>Piano Magic yine büyüleyecek

with 7 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 18 Mart 2010

İstanbul, 19 Mart’ta alternatif müzik sahnesinin önemli bir grubunu ağırlıyor.

Kurulduğu ülke İngiltere’den daha çok Avrupa’nın diğer ülkelerinde kült bir dinleyici kitlesine sahip olan Piano Magic, cuma akşamı Babylon’un konuğu.

Türkiye’de ilk kez 2007’de Radar Live festivalinde dinleyicilerle buluşan Piano Magic, aynı yıl Babylon’da unutulmaz bir konser vermişti. Albümleri ülkemizde bulunmayan bir grup olarak gördükleri ilgi dikkat çekiciydi.

Konsere gelenlerin kaçı daha önce Piano Magic albümlerini dinlemişti bilmiyorum. Ama o akşam salona yayılan enerji öylesine güçlüydü ki, grubun müziklerini ilk kez duyanları bile sarsacak nitelikteydi.

Benzer bir deneyimi, bu kez daha etkili bir şekilde yaşayacağımızı düşünüyorum. Çünkü Piano Magic, bilinen şarkılarının yanı sıra, Ekim 2009’da yayımladığı “Ovations” adlı albümden yeni şarkıları da çalacak. O albüm ki; geçen yılın en iyilerini sıraladığım listede 1 numaradaydı.

Nedir Piano Magic’in müziğini bu kadar iyi yapan?

Grubun kurucusu ve vokalisti Glen Johnson’ın kaleme aldığı, bir duygu ve bilgi birikiminden süzülüp gelen şiirsel şarkı sözleri mi? Yoksa kaliteden hiç ödün vermeyen müzikal duruş mu? Elbette dinler dinlemez insanı içine çeken o müziği yaratan şey, bu ikisinin özgün karışımı…

1996’da kurulduğu günden bu yana, çeşitli müzik tarzlarında ürün veren, deneysel çalışmalara yakın duran bir grup Piano Magic. Organikle elektronik sentezini yansıtan müziklerinin ambient-pop, indietronica, post-rock, ghost rock vb. farklı şekillerde açıklanması da bundan…

Bütün bu tanımlamaların mutlaka ortak bir noktası bulunacaksa, belirgin bir melankolizmden söz etmek gerekir. Müzikleri, açık bir Joy Division etkisinin yanı sıra, etkilendiklerini söyledikleri Dead Can Dance, New Order, The Durutti Column, Disco Inferno, Felt, This Mortal Coil ve Cocteau Twins‘in her birinden izler taşıyor.

Şarkılarındaki karanlığın derecesi bazen yoğunlaşsa da, an geliyor bir dinginlik yansıyor melodilerden. İnsanın kendi iç dengesini bulması gibi, onların albümleri de kendi içinde hassas bir denge kuruyor.

Piano Magic’in müziğindeki karanlık, dışarıya yıkıcı bir agresiflik olarak değil, herkesin kendisini yakın hissedebileceği kadar zarif bir hüzün olarak yansıyor…

Örneğin “Ovations”ın açılış parçası “The Nightmare Goes On”da vokalde Dead Can Dance’den Brendan Perry’nin muhteşem sesini duyuyoruz. Perry’nin sesinin titreşimleri, hiç bitmeyen bir kabustan söz edeken bile öylesine ölçülü ki, ancak saygı duyulur bu ustalığa.

March of the Atheists”te din adına yapılan kanlı savaşları anlatan Glen Johnson’ın sesinin sakin kararlılığı da bir o kadar etkileyici…

Cuma akşamki konserde, gruba, vokalde Radar Live’da dinlediğimiz Angele David-Guillou’nun da ipeksi sesiyle eşlik edeceğini belirtmek gerek.

Şu bir gerçek ki; ister vokalli olsun ister vokalsiz, Piano Magic ne çalarsa çalsın, müzikleri adeta büyülüyor dinleyenleri. Glen Johson, yıllar önce “Music won’t save you from anything but silence” adlı bir şarkı yazmıştı. Doğru; ama o rahatsız edici sessizliği bozmak da az şey mi?

_

Grubun son albümünde yer alan “On Edge” adlı şarkının videosu:


Piano Magic : ‘On Edge’
http://mediaservices.myspace.com/services/media/embed.aspx/m=63965059,t=1,mt=video
Piano Magic | MySpace Music Videos

>Bir şarkının çağrışımları

with 3 comments

>© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 21 Şubat 2010

Uzun süredir heyecanla beklediğim bir albümü geçen hafta elime alabildim. Albümü internet üzerinden satış yapan, Londra’daki bağımsız bir CD dükkanından aldığım için elime geçmesi biraz uzun sürdü.

Ancak o sabırsız bekleyişe değeceğini biliyordum. Çünkü çok sevdiğim post-punk grubu The Durutti Column’ün son çalışması “A Paean To Wilson”dı gelen. The Durutti Column, bu albümle, efsanevi Haçienda kulübünün ve Factory Records’ın kurucusu Tony Wilson’a şükranlarını sunuyor.

24 Hour Party People” filmini izlediyseniz, Tony Wilson’ı hemen hatırlarsınız. “Mr Manchester” adıyla tanınan Wilson’ı filmde Steve Coogan canlandırmıştı.

Wilson, ilk olarak The Durutti Column, ardından Happy Mondays, Joy Division gibi unutulmaz grupları Factory Records’a bağlayan menajerdi.

Wilson, 2007’de kanserden ölünce, ilk evladı olarak gördüğü The Durutti Column, onun anısına bu albümü yaptı. Burada albümün olağanüstü müzikal kalitesini anlatmayacağım. Çünkü bu bir müzik yazısı değil.

***

Bu yazıda anlatmak istediğim şey, özellikle bir şarkının bana düşündürdüklerinden söz etmek. Şarkının adı “How Unbelievable”; yani “Ne Kadar İnanılmaz”. Son bir haftadır yüzlerce kez dinledim bu şarkıyı…

Müzik yazılarımı okuyan Cumhuriyet okurları farkındadır; ben müzikle nefes alıp veren biriyim. Benim için, ertesi sabah ayağa kalkma isteği yaratan en önemli sebeplerden birisi müzik. O nedenle, bir şarkıyı çok seversem, garip bir şekilde, günlerce sürekli onu dinlediğim zamanlar oluyor. Bu da onlardan birisi…

Şarkının büyüleyici ve son derece dokunaklı melodisine, aynı sözcükleri adeta mırıldanarak tekrarlayan bir kadın sesi eşlik ediyor. Ama kadının söyledikleri değil çarpıcı olan…

Müziğin yavaşladığı bir yerde, şarkının tam ortasında, Tony Wilson’ın hasta yatağında kaydedilmiş konuşma sesi duyuluyor: “Ne kadar inanılmaz ki, İşçi Partisi 10 yıldır iktidarda ve bu ülkedeki gelir dağılımı uçurumu daha da büyüdü” diyor. Tam bu anda müziğin yaylılarla yükselişi etkiyi iyice artırıyor.

Şarkının sonuna doğru Tony Wilson tekrar giriyor devreye. “Sosyalizm, kendi kompleks yapısı içinde, yüreğinizin derinliklerinde hissettiğiniz şu temel inanca dayanır: Yoksul bu derece yoksul, zengin de bu derece zengin olmamalıdır. Britanya’da zengin ve yoksul arasındaki uçurum büyümüştür.

***

Bu şarkıyı dinlerken ben de Türkiye’deki inanılmaz olayları ve çelişkileri düşündüm ister istemez…

Ne kadar inanılmaz ki, dokunulmazlıkları kaldırma sözü vererek iktidar olan bir parti 8 yıldır iktidarda ama milletvekilleri hâlâ dokunulmaz…

Ne kadar inanılmaz ki, yolsuzlukların üzerine gideceğini söyleyenler Deniz Feneri skandalının üzerini örtüyor…

Ne kadar inanılmaz ki, mazlumun, yoksulun hakkını savunacağız diyenler, hakkını arayan Tekel işçilerini çoluk çocuk perişan ediyor…

Ne kadar inanılmaz ki, halk egemenliği kavramını dillerine dolayanlar, seçime giderken hâlâ yüzde 10 barajını kaldırmıyor…

Ne kadar inanılmaz ki, seçim zaferi sonrasında herkesin başbakanı olacağını iddia edenler, eczacıyla, doktorla, yargıyla, işçiyle, herkesle kavgalı…

Ne kadar inanılmaz ki, ulusal çıkarları savunduklarını söyleyenler, bu ülkenin askerinin başına çuval geçirenleri ağırlıyor…

Benzer durumları art arda sıralayıp sayfalarca uzatabilirim. Çünkü Türkiye, inanılmaz bir dönemden geçiyor. Ne kadar inanılmaz ki, demokrasi geliyor diye sevinenler de, sivil faşizme doğru gidildiğini görmüyor…

Tony Wilson’a ve The Durutti Column’e şükranlarımla…