Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘The Edge’ Category

>PROTESTOLU, LİVANELİ KATKILI BİR U2 KONSERİ

with 3 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 8 Eylül 2010

Yıllardır “gelmiyorlar, gelmeyecekler” derken, sonunda geldiler. Rock grubu U2, pazartesi akşamı İstanbul’da dinleyicisiyle buluştu.

U2’yu ülkemizde ve bu turnede ilk kez görenler için beklentileri karşılayan bir konserdi. Ben bir ay önce Torino’daki konseri de izlediğimden, ister istemez bir karşılaştırma yaptım.

İstanbul konseri, Atatürk Olimpiyat Stadı’nın şehir merkezine uzaklığı, konformist Türk konser izleyicisinin biraz zahmeti göze alamaması, hafta içi bir güne ve ramazan ayına rastlaması gibi nedenlerle, kanımca beklenen sayıda seyirciyi toplayamadı. Türkiye’ye ilk kez gelen U2, dünyanın en büyük rock gruplarından birisi. Bilet fiyatları da uygun tutulmuştu ancak stadyumun önemli bir bölümü boştu…

Gece boyunca “Ah, bu konser İnönü Stadı’nda olsaydı” dedik durduk. Orada yapılsaydı, hem “The Claw” (pençe) denilen muhteşem sahne görkeminden bir şey yitirmeyecek, hem de tribünler dolu görünecekti. Mekan seçiminin doğru olmadığı açık. Umarım bir daha orada konser yapılma hatasına düşülmez…

U2’nun performansına gelince… Her zamanki profesyonelliklerini sergilediler.

Ancak böyle büyük grupların dünya turnelerinde birden fazla konseri izlemek pek doğru bir iş değil. Çünkü müzisyenlerin, her anı önceden belirlenen bir etkinliği sahnelemekte olduklarını görüyorsunuz. Tanık olduğunuz şey kusursuz da olsa, anlıyorsunuz ki sahnede hiçbir şey kendiliğinden gelişmiyor… Ne Bono’nun The Edge’e sarılması, ne de seyirciler arasından bir kızı sahneye çıkarıp dans edişi…

EGEMEN BAĞIŞ’A PROTESTO VE KÖPRÜ

Konserin İstanbul’a özgü yanları da yok değildi elbette. Bono, Boğaz’ın güzelliğinden söz ederken, kendisini İstanbul’a davet eden Egemen Bağış’a teşekkür etti. “Türkiye’de ilginç şeyler oluyor. Bir değişim yaşanıyor. Tüm dünyayı ilgilendiren bir değişim bu. Dün köprüyü Egemen Bağış’la geçtik” demesiyle stadyum “Yuh!” sesleriyle inledi.

Çıkan ses o kadar güçlüydü ki, Bono şaşkınlıkla, “Tamam, bundan sonra hiçbir politikacının adını anmayacağım. Köprüden söz edebilir miyim? Köprü harika” diyerek durumu düzeltmeye çalıştı.

Belli ki Bono, politikayla bu kadar ilgili bir müzisyen olmasına karşın, Türkiye’deki duruma pek hakim değil. Referandum öncesi bıçakla yarılmış gibi ikiye bölünen bir toplumda iktidardaki bir politikacıyı anmak, hiç akıllıca değildi…

Ayrıca bana göre, AKP’nin U2 konserine gösterdiği aşırı ilgi, Başbakan’ın mitingde Bono’yu kendi emellerine alet etme çabası, Dolmabahçe’de görüşmeler vs. bir kesimi gruba karşı soğuttu.

“U2’YA BİR HEDİYE”

Konserin en önemli anlarından birisi, sahneye Zülfü Livaneli’nin çıkmasıydı. Bono ve Livaneli, önce birlikte grubun “Mothers of the Disappeared” adlı şarkısını söylediler. El Salvador’daki sivil savaş sırasında çocukları öldürülen annelere adanan bu şarkı, bu kez İstanbul’da 1995’te gözaltında kaybolan Fehmi Tosun’a adandı.

Livaneli’nin “U2’ya bir hediye verelim” demesiyle, bütün stadyumun hep birlikte “Yiğidim Aslanım” adlı şarkıyı söylemesi, herhalde grup için de oldukça etkileyiciydi.

Bono’nun köprü hakkında söylediği şu sözler, Türkiye hakkında düşüncelerini de ortaya koyan ilginç sözlerdi: “Bu köprü, sadece dini olanla ve laik olan arasında, Batı’yı Doğu’ya bağlayan bir köprü değil. Geçmişi, geleceğe de bağlıyor.

Hakkında çok konuşulan ve daha da konuşulacak bir konser oldu. Torino konserinden daha az heyecanlı ve daha durgun olsa da…

Written by zülalk

08 Eylül 2010 at 10:18

Bono, The Edge, U2, Zülfü Livaneli kategorisinde yayınlandı

>U2’NUN YOLU İSTANBUL’A DÜŞTÜ

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 5 Eylül 2010

6 Eylül, ülkemizde müzik dünyası açısından önemli bir tarih. Dünyanın en çok kazanan, en büyük rock gruplarından U2’yu ilk kez ağırlayacağız. Sonunda grubun yıllardır Türkiye’ye gelmeme nedeninin insan hakları ihlallerini boykot değil, para olduğu da bizzat Bono tarafından doğrulandı.

İnsan 360° turnesinde kullanılan sahneyi görünce, bu paranın miktarını tahmin bile edemiyor. Devasa bir pençe şeklindeki uzay istasyonunu andıran sahne tasarımı, teknolojik ve estetik açıdan gerçekten hayranlık uyandırıcı.

Bir ay önce Torino’daki konseri izledikten sonra aklıma iki soru takıldı: 1- Diyelim ki, bir başka grup aynı görkemli sahneyle turneye çıksa bu kadar ilgi görür müydü? 2-Çok basit bir sahne düzeni olsa, turne bu derece dikkat çeker miydi?

Yanıtlarım şöyle: 1-Aynı tasarımla konser verip U2 kadar ilgi görecek gruplar elbette var. Ama konseri canlı dinledikten sonra başarının sadece görsel özelliklerden kaynaklanmadığını anlayacaksınız.

2-Bu başarının ardında teknik üstünlüğün yanı sıra, U2’nun çok önemli bir özelliğinin de büyük payı var. Grubun ilk albümü “Boy”u çıkaran Island Records’ın kurucusu Chris Blackwell, bunu şöyle anlatır: U2, hep bir yerlere varmayı düşünür, varmış olduğunu değil. U2’nun en özel yanı bu.

Gerçekten de grubun kuruluş öyküsüne bakınca bu daha iyi görülüyor. Baterist Larry Mullen, Jr., daha 15’indeyken okul panosuna “Rock grubuna müzisyen aranıyor” duyurusu asmasa, The Edge, Bono ve Adam ilana başvurmasa, bugün U2 olmazdı.

Eğer hep varılacak yeni noktaları düşünmeselerdi, İrlanda’nın orta sınıf ailelerine mensup 15, 16 yaşındaki gençlerin bir heves gibi başladıkları bu macera, 34 yıl boyunca sürmezdi.

14’ünde annesini kaybeden Bono ile aynı acıyı 16’sında tadan Larry, otoriter babalarla baş etmek zorunda kalan iki gençtir. “Larry’nin hep söylediği gibi bir sirkin peşine takılıp kaçmıştık aslında” der Bono…

Ama yıllar içinde yaşamlarının bütün evrelerini birlikte yaşayan bu dört adam, hem karakter hem de müzik anlamında gelişip, dünyanın en iyi gruplarından biri olma yolunda sağlam adımlar attı…

Bugün herhangi bir rock grubundan daha fazla, toplam 22 tane Grammy kazanmış, dünya çapında 150 milyon albüm satmış, her dönem yeniliklere açık olmuş, şarkılarıyla insanların yüreğine dokunmuş efsane bir grup U2…

Aynı zamanda Afrika’ya yardım, açlığın, AİDS’in önlenmesi, 3. dünya ülkelerinin borçlarının silinmesi gibi meselelerde son derece aktif rol alıyorlar. Bono’nun bu çalışmalar sırasında dünya liderleriyle fazla samimi olması, Bush’u bile sevdiğini söylemesi, aşırı egosu sinir bozmuyor değil…

Bono, artık Larry’nin mutfağında prova yapan genç Bono değil. İlk dönemlerde etkilendiği punk rock mottosu “Sisteme karşı biz” anlayışının çağdışı kaldığına inanıyor; idealizme değil pragmatizme inanıyor. Sorunları sistemin içinde bir aktör olarak çözmeye çalışıyor. Bunları eleştirebiliriz ama iş müziğe gelince mikrofon onundur.

Edge, Adam Clayton, Larry Mullen ve Bono’nun ömürlerini adadıkları bu serüvenin yolu ülkemize de düştü. Kaçırılmayacak bir konser, tarihi bir şovdur.

ALTIN ÇAĞ: 80’lerin ortasından 90’ların sonuna

U2 kariyeri boyunca 12 stüdyo, 7 konser, 5 derleme ve 1 soundtrack albümü yayınladı. 1980 tarihli ilk albüm “Boy”, Bono’nun ilk gençlik sıkıntıları ve masumiyet üzerine yoğunlaşan şarkı sözleriyle dikkat çeker. Mistik ve ruhani konuları işleyen ikinci albüm “October”da (1981) ağır bir ciddiyet ve hüzün; daha ağır rock sounduyla öne çıkan 3. albüm “War”da ise (1983), öfke belirgindir. Bono, bu 3 albümün çıktığı dönemi U2’nun mizahsız dönemi olarak değerlendiriyor.

U2, her zaman farklı soundları müziklerinin içine enjekte etme cesaretini gösteren bir grup oldu. Bu çerçevede new wave, ambient, disko ve elektronika ile flört etmekten kaçınmadılar. Ambient’ın dahi ismi Brian Eno ile yaptıkları 4. albüm “The Unforgettable Fire” da bu anlayışın eseridir.

5. stüdyo albümü “The Joshua Tree”, genel bir kabulle grubun en başarılı çalışması olarak görülür. Zamanın sınırlarını aşan müthiş şarkıların yer aldığı çok güzel bir albümdür gerçekten de. Ancak benim favorim, Daniel Lanois ve Brian Eno prodüktörlüğünde yaptıkları bir diğer albüm “Achtung Baby”.

Blues-rock ve country etkisindeki “Rattle and Hum”a gelen eleştirilerden sonra, bir dönem yönünü alternatif rock ve dans müziğine çevirmişti U2. “Zooropa” ve “Pop”u da kapsayan o dönemin en iyi albümüdür “Achtung Baby”. Bono, bu albümün ruhunu kara güzellik diye tanımlıyor.

2000’li yıllarda daha klasik bir sounda sahip üç albüm çıkardı U2: “All That You Can’t Leave Behind” (2000), “How to Distmantle An Atomic Bomb”( 2004) ve “No Line on the Horizon” (2009). Bunların içinde en iyisi sonuncusu. Şu bir gerçek ki, 80’lerin ortasından 90’ların sonuna kadar olan dönem, U2’nun müzikal açıdan altın çağıydı.

BONO: “BEYAZ ZENCİLERİZ BİZ…”
(Müzik yazarı Michka Assayas’ın “Bono’nun Odasında” adlı kitabından)

U2’nun bunca yıl nasıl ayakta kaldığını ve grup içi dinamiklerin nasıl işlediğini merak edenlere Bono şu yanıtı veriyor: Ben rezil bir gitaristim, hatta piyanoda durumum daha da rezil. Yakınımda çok yönlü bir müzisyen olarak sıra dışı yeteneğe sahip Edge olmasaydı, durumum çok ümitsizdi. Larry ile Adam olmasa, o melodilerin hiçbiri ortaya çıkamazdı.

Bono’nun annesinin ölümünden sonra babası ve ağabeyi ile sorunlu bir ilişkisi oldu. “How to Distmantle an Atomic Bomb” adlı albümde sözü geçen atom bombasını babasının metaforu olarak kullandı. “Sometimes You Can’t Make It On Your Own” (Bazen Tek Başına Beceremezsin) adlı şarkıyı da, ona hayal kurmayı yasaklayan babasına veda için yazdı.

Grup ilk kurulduğunda üyelerin hiçbiri gerçek anlamda müzik yapmayı bilmiyordu. Hatta Adam Clayton, tek nota bile basamazken profesyonel bir görüntü çizip blöf yapmış.

Bono, beyazların hakim olduğu rock’n roll dünyasına tamamen aykırı bir duruşları olduğunu, buna destek veren bir menajer ve plak şirketiyle çalıştıklarını söyleyip İrlandalıları “Beyaz zencileriz biz” diye tanımlıyor.

-Grubun içinde şu espri dönüyormuş: Edge davul çalmak ister, Bono gitar… Larry şarkı söylemek ister, Adam ise sadece bas çalmak ister!

-2002’de Time dergisi “Bono dünyayı kurtarabilir mi?” başlığıyla çıkmıştı. Bir rock yıldızı olarak Bono’nun egosunun tavan yaptığı hep yazılıp çizildi. Kendisinin bu konuda söylediği şu söz ilginç: Suya bakıp da aksini görebilmek için bir dereceye kadar narsizm gerekli.

-Grup ilk kurulduğunda yedi kişiydi. Bilinen dört üyenin yanı sıra, Edge’in kardeşi Dick Evans ve Larry Mullen’ın arkadaşları Ivan McCormick ile Peter Martin de o sırada “Feedback” adını taşıyan grubun elemanıydı.

-Edge, lisede Bono’dan bir sınıf geride ve eşi Ali’nin sınıfındaydı. Bono, o yıllarda Edge ile tanışmadan önce onları koridorlarda kollarının altında plaklarla gezerken görürmüş.

Written by zülalk

05 Eylül 2010 at 12:37

>U2 Dünyayı Dolaşmaya Torino’dan Devam Ediyor

with 5 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 8 Ağustos 2010

TORİNO-Dünyanın en çok kazanan rock grubu U2, 360° turnesinin üçüncü ayağını İtalya’nın Torino kentinde Stadio Olimpico’da verdiği muhteşem bir konserle başlattı. Bono’nun rahatsızlığı nedeniyle turneye dokuz ay ara verildiği için, bu, aynı zamanda grubun 2010’daki ilk performansıydı.

İstanbul konserinin organizatörü Pozitif’in davetiyle, bir grup Türk gazeteciyle birlikte grubu canlı dinlemek üzere Torino’ya geldik.

U2, bu turnede stadyum konserlerinde kullandığı 4 bacaklı özel tasarımla büyük ilgi çekti. Bu tasarımı örümceğe benzetenler de oldu ama bence en iyi tanımı Bono yaptı: Ancak Gaudi tarafından tasarlanabilecek bir uzay istasyonunu andırıyor bu dev yapı.

Konserden önce basının sorularını yanıtlayan tasarımcı Willie Williams, amaçlarının U2 şovlarını dairesel bir yapıda mekanın her yerinden izlenebilecek şekilde sunmak olduğunu söyledi.

Sahneyi yakından görünce, Williams’ın neden U2 konserlerini futbol maçına benzettiğini anladım. Daha fazla izleyiciye ulaşıp daha yoğun bir etki yaratmak için yapılmış bu tasarım.

54 tonluk hareketli, kocaman bir silindirik ekrana grup üyelerinin canlı görüntülerini yansıtmak, gerçekten çok akıllıca. Hem devasa bir alanda binlerce kişiye aynı anda sesleniyorsunuz, hem de o mekandaki herkes sizi ufak bir salonda izlemişcesine etkileniyor.

Dönüştürülebilir LED ekran, hareketli köprüler, üzerine verilen ışığın rengini alan özel bir kumaşla kaplı ayaklar … Hepsinin müthiş etkileyici olduğu kuşku götürmez.

Ayrıca, U2’nun konserlerde başlattığı dev video ekranları geleneğinin artık günümüzde hemen her konserde yer aldığını düşünürsek, yeniliklerin öncüsü bir grubun yüksek teknolojiyi performanslarına taşıması da doğal.

Ancak tam da bu noktada iki yönlü bir tartışma başlıyor. Birincisi, müzikten daha çok sahneye odaklanılıyor; ikincisi de, bu tür görkemli tasarımların aşırı dozda karbon salımına neden olduğu bir gerçek…

BOWİE’Lİ AÇILIŞ

U2 elemanları sahneye David Bowie’nin “Space Oddity” adlı şarkısıyla çıkarak olağanüstü bir başlangıç yaptı.

Ardından sert gitar riffleriyle dikkat çeken yeni enstrümantal giriş parçası “The Return of the Stingray Guitar”, “Beautiful Day” ve “Magnificient” ile konserin ilk 15 dakikası çok dinamikti.

Get on Your Boots” ve “Mysterious Ways”den sonra Bono, ailem dediği grup üyelerini tanıtıp The Edge’in yaşgününü kutladı.

Aslında konser günü dünyada ilk atom bombasının atılışının 65. yıldönümüydü ama şaşırtıcı bir şekilde Bono’dan bu konuda bir yorum gelmedi…

North Star” ve “Glastonbury” adlı iki yeni şarkı seslendirdi grup. Belki de ilk kez dinledikleri için, izleyiciler, pek coşkulu karşılamadı bu şarkıları.

O coşkuyu yakalayanlarsa, “I Still Haven’t Found What I’m Looking For”, “Miss Sarajevo”, “With or Without You”, “Where the Streets Have No Name” ve “One” gibi eski şarkılar oldu.

The Guardian’da çıkan bir habere göre, bu turnede ortaya çıkan karbon miktarı, Mars’a gidiş ve dönüşü kapsayan bir seyahatte salınacak karbona eşitti. Stadyumdaki sponsor çadırının üzerinde ise “Blackberry Loves U2” yazıyordu…

Bütün bunları, Bono’nun sistemin simge isimleriyle yakınlaşan tavırlarını ben de eleştiriyorum.

Ama “Her şey bir yana, nasıl bir konserdi?” derseniz, yanıtım şu: Yaratıcılık sınırlarını çok üst bir düzeye çeken, teknik açıdan kusursuz, müthiş bir konserdi. Hayranı olun ya da olmayın; olanağınız varsa İstanbul’daki konseri kaçırmayın. Bu, müzikle teknoloji buluşmasının geldiği son noktadır. Sinemada “Avatar” neyse, canlı müzik performansında U2 360° turnesi de odur.

KONSERDEN İLGİNÇ NOTLAR:

* Biletleri 50, 90 ve 125 Euro’dan satılan Torino konserinde, 45 bin kişilik Stadio Olimpico’da fanatik U2 hayranları için güzel bir uygulama vardı. Sahne önünde 2500 kişilik bir alan sahne içi bilet alanlar arasından ilk gelenlere ayrılmış. Böylece konserlerde çok eleştirilen VIP uygulamasının doğurduğu rahatsızlık da aşılmış. Torino’da stadyumun önünde günler öncesinde çadır kurup bekleyen çok sayıda U2 hayranı gördük. Bono, konserden bir gece önce grubun bu sadık hayranlarına 80 kutu pizzayı bizzat dağıtarak güzel bir jest yaptı.

* Konserde ön grup olarak İngiliz rock grubu Kasabian sahneye çıktı.

* U2, en politik şarkısı “Sunday Bloody Sunday”e bu turnede yeni bir anlam yüklemiş. Bu defa bu şarkı aracılığıyla, İranlı protestoscuların mücadelesinden görüntüler ve sanatçı Sussan Deyhim’in Farsça bir şiiri eşliğinde, protestolar sırasında yaşamını yitiren Nida anıldı.

* Grubun Burma’daki özgürlük hareketine destek vermek için yaptığı “Walk On” adlı şarkıda ise, Burmalı muhalefet lideri Aung San Suu Kyi’nin görüntleri yansıdı ekrana.

* “One”dan önce Güney Afrikalı din adamı Desmond Tutu’nun ırk ayrımcılığına karşı yaptığı bir konuşmadan bölümler gösterildi, Bono’nun gitar çaldığı tek şarkı da buydu.

* Konserin en ilginç sürprizlerinden birisi, grubun “Amazing Grace”i çalması oldu.

*Moment of Surrender”dan önce Bono, daha iyi bir gelecek kurma adına gösterdiği çabalar için Bill Gates’e teşekkürlerini sundu.

* 2 saat 15 dakika süren konserde 25 şarkı çalındı.

* Bono, turnenin bir bölümünü ertelemesine neden olan bel rahatsızlığını aşmış gözüküyor. O kadar ki, bir ara sahneye yukardan sarkıtılan mikrofonun direğine tutunup havaya bile uçtu.

* U2’nun 1978’den bu yana menajerliğini yapan Paul McGuinness, konserden önce basın mensuplarıyla yaptığı söyleşide yeni albüm müjdesini verdi. Muhtemel prodüktörler arasında Brian Eno dahil birkaç ismin düşünüldüğünü öğrendik. Ünlü menajer, U2’nun 360° turnesi kapsamında bir yılda toplam 110 şov ve her konserde ortalama 60 bin izleyiciyle şu ana kadar yapılmış en büyük rock turnesine imza atacağını söyledi. McGuinness’in verdiği bilgiye göre, grup gelecek yıl Zoo TV turnesinin 20. yılında özel bir kutlama yapmayı da planlıyor.

* Sahne tasarımcısı Willie Williams’ın basına verdiği bilgiye göre, 180 ton taşıyabilen sahnede kullanılan çelik yapı 27.5 metre boyunda ve merkez sütunla 46 metreye ulaşıyor. Çelik yapının kurulması 4 gün; ekran, sahne ve prodüksiyon malzemelerinin kurulması 12 saat sürüyor. Williams, tasarım fikri için, Los Angeles Havaalanı’ndaki Theme Building’de 4 ayak üzerinde duran restorandan esinlenmiş ve bu yapıyı bir futbol sahasında hayal etmiş.

_

Written by zülalk

08 Ağustos 2010 at 16:09

Bono, David Bowie, The Edge, U2 kategorisinde yayınlandı

>U2, Tam Formunda!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 7 Mart 2009

Yılın en merakla beklenen albümü bu hafta yayımlandı. İrlandalı rock grubu U2, 5 yıl sonra, “No Line on the Horizon” (Ufukta Çizgi Yok) adlı albümle etkileyici bir dönüş yaptı.

Doğrusu,1991 tarihli “Achtung Baby”den bu yana hiçbir U2 albümünü bu kadar severek dinlememiştim. Özellikle, 2004 albümü “How To Distmantle an Atomic Bomb”u düşünecek olursak, aradaki fark büyük…

Ben, hiçbir zaman U2 hayranı olmadım; ama “One”, “Where the Streets Have No Name”, “With Or Without You”, “Lemon”, “Even Better Than the Real Thing” gibi şarkıları hep severek dinledim. Grubun özellikle alternatif rock ve dance müziği ile flört ettiği 90’lı yıllardaki çalışmaları, heyecan vericiydi.

Bana göre, rock tarihinin en güzel albümlerinden birisi olan “Achtung Baby”nin başarısının ardında, Brian Eno ve Daniel Lanois vardı. U2 daha sonraki albümlerinde de bu iki isimle bazı çalışmalar yaptı, ama esas prodüktör koltuğunda başka isimler de oturdu.

Şimdi bu yeni albümle yine doğru olanı yapmışlar ve prodüktörlüğü tamamen bu iki büyük isme teslim etmişler. Bununla da kalmayıp, her ikisinin de şarkı yazımına doğrudan katkı yapmalarını istemişler. Sonuç gerçekten başarılı. 11 şarkılık albümde 7 şarkı Lanois ve Eno ile ortak yazılmış. İki şarkının sözleri de, yine bu iki müzisyenle Bono’nun ortak eseri.

SINIRLARI ZORLAYAN, YARATICI BİR ALBÜM

“No Line on the Horizon”da, U2’nun çarpıcı ve melodik soundunun yeni katkılarla geliştirildiğine tanık oluyoruz. The Edge gitarıyla bir kez daha parlıyor, ritim düzenlemelerini ve programlamayı yapan Brian Eno’nun ambient katkıları kulağımıza takılıyor. Ve diyoruz ki, U2 bir kez daha sınırları zorlamış.

Bu albümde yaratıcı bir sound yakalanmasının nedenlerinden birisi de, grubun kayıt çalışmalarının bir bölümünü Fas’ın Fez kentinde yapması. Bir otelin avlusunu stüdyoya dönüştürüp çalışmalarını orada sürdürmüşler. Müzisyenlerin, kendi kültürlerinden farklı ortamlarda yaptıkları kayıtlarda değişik sesler yakaladıkları ve ortamdan etkilendikleri bir gerçek.

Bu albümde de, Eno ve Lanois ile birlikte yazılan “Fez- Being Born” adlı şarkı dikkat çekiyor. Dinlerken hissediyorsunuz geri planda Fas’ın olduğunu… Adeta Eno’nun David Byrne ile yaptığı “My Life In the Bush of Ghosts”ı anımsatır şekilde, elektronik tınılar, ambient ve Doğu’ya özgü seslerle buluşturulmuş.

U2, bu albümde de umut, inanç ve aşk gibi sürekli diline doladığı temaları işlerken, yine şarkı sözleri ile dünyaya büyük mesajlar vermeye devam ediyor. Bono, bu defa sözleri yazarken değişik bir yöntem izlemiş.

Kendi dışında farklı karakterler hayal edip, onların ağzından kaleme almış sözleri. Bu, bazen bir trafik polisi, bazen Afganistan’da görev yapan bir asker, bazen de Lübnan’da savaşın ortasında bir gazeteci olmuş.

Böylece, bu karakterlerin gözünden farklı anlatımlar yakalamış. Örneğin, “White As Snow”da, Afganistan’daki durumu kastederek, “Ay altında bir tek haşhaş çiçekleri gülüyor,” diyor. Küreselleşmeye atıf yapan “Breathe” adlı şarkıda ilginç bir söz var: “Haziran’ın 16’sı… Çin hisseleri yükselirken, ben yeni bir Asya virüsü ile yıkılıyorum.

Bono, “I’ll Go Crazy If I Don’t Go Crazy Tonight” adlı şarkıyı, bu albümün “Beautiful Day”i olarak niteliyor. Pop-rock tarzındaki bu parça müzik olarak çok çarpıcı değil, ama sözlerinde önemli bir noktaya dikkat çekiyor: “Her kuşağın dünyayı değiştirme şansı vardır/ Yazık kendi çocuklarını dinlemeyen uluslara…

Stand Up Comedy” ise, sözleriyle İrlanda’daki Katoliklerin tepkisini çekmeye aday gözüküyor… Aşkın gücünü anlatan şarkıda, Bono şöyle diyor: “Ayağa kalk/ Bu bir komedi/ DNA lotosu belki seni akıllı yaptı/ Ama güzelliğe, kalbin diktasına karşı koyabilir misin?/ Umudu, inancı ve aşkı savunabilirim / Ama ben sonunda gerçekleşecek olanla baş etmeye çalışırken/ yaşlı kadınlar gibi o yolda Tanrı’ya yardım etmeyi bırak.

Bono, geçenlerde “Bu bizim en iyi albümümüz değilse, biz bu işi bilmiyoruz,” anlamında konuştu. En iyisi olup olmadığı konusunda her dinleyicinin yorumu farklı olabilir… Fakat şunu belirtmek gerekir ki, “No Line on the Horizon”, 33 yıldır aynı grupta çalan müzisyenlerin, hâlâ ne kadar yaratıcı olabileceklerini göstermesi bakımından mükemmel bir örnek…

Written by zülalk

08 Mart 2009 at 02:11

Bono, Brian Eno, Daniel Lanois, The Edge, U2 kategorisinde yayınlandı

>Gerçek Tom Jones Bu Albümde

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/10 Ocak 2009

60’lı ve 70’li yılların popüler müzik idolü, Gal Kaplanı Tom Jones’un yeni albümünü dinlemek üzere CD çalara koydum. Başka birşeyle ilgilenmeyip, sadece müziğe odaklanarak, sanki bir Tom Jones konserindeymiş gibi dinledim albümü…

1969 tarihli bir Tommy James and the Shondells klasiği “I’m Alive” ile başladı şov… 68 yaşındaki Gal Kaplanı, bu şarkıyla öylesine enerjik bir giriş yaptı ki, sahnelerin kralı olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Ardından aşk ve hayat hakkında bir dizi itiraflarda bulunduğu şarkılar geldi… 60’lardan esinlenen melodilerle, anlayışı ve sevginin peşinden gitmeyi öğütledi…

The Road” ve “Never” adlı şarkılarda 51 yıllık eşi Linda ile olan ilişkilerini anlattı, yaptığı hatalar nedeniyle bir bakıma özür diledi… Arada bir yine romantizmi bırakıp, bossa-nova etkisindeki müzikle dansa çağırdı.

Sonunda da albüme adını veren depresif bir şarkıyla bitirdi şovu.. Son dakikalarını yaşayan bir insanın hislerini anlatan bir şarkı “24 Hours”…

“Olmaz; bir Tom Jones albümü böyle bitmez,” diyordum ki, kapanış şarkısının ardından, tam 30 saniye sessizlikten sonra, gizlenmiş sürpriz bir şarkı çalmaya başladı. Ve aşk dünyasının sorunlarından bıkan Jones, “Daha yeni başlıyorum / Geri götürün beni partiye” diyerek aslına döndü.

Böylece, hala canlı olduğunu duyurarak başladığı neşeli şovunu, aşk acılarını bir yana bırakıp, partiye dönme isteği ile tutuşarak yine neşeyle kapadı…

Kadınları peşinden koşturan Tom Jones imajına uygun bir sondu bu; ama keşke müzikal açıdan bu kadar sıradan bir disko şarkısı ile bitmeseydi albüm… 13 şarkıdan 8’ini diğer müzisyenlerle ortak yazdığı ve ilk kez bu kadar kişisel olmak gereğini hissettiği bir albüme daha vurucu bir son yakışırdı…

BONO’NUN GÖZÜYLE TOM JONES

Albümü dinlerken, Tom Jones’un bu defa daha öncekilerden farklı birşeyler yapmak istediği anlaşılıyor. Şarkıların birçoğunun özel hayatından izler taşımasının nedeni de bu. Pişmanlıkları, düşkünlükleri ve hatalarıyla gerçek Tom Jones’u anlatıyor “24 Hours”…

Örneğin, “Zamanın ilerleyişinin nedeni var / Bunlar benim hayatımın mevsimleri” diyerek geçmişiyle yüzleştiği “Seasons“, oldukça duygusal ve mükemmel bir balad…

Albümün en eğlenceli şarkılarından birisi, U2’nun solisti Bono’nun Tom Jones için yazdığı ve gitarist The Edge‘in de eşlik ettiği “Sugar Daddy”. Bono’nun kaleme aldığı esprili şarkı sözleri, Jones’un karizmasını en yetkili ağızdan bir kez daha onayladığı için ayrıca ilginç…

Gal Kaplanı’nın ünlü vokal yeteneğinin ise, bu albümde en üst düzeyine ulaştığını belirtmek gerek. Öylesine güçlü bir sese ve geniş bir ses aralığına sahip ki, Elvis Presley bile onun sesini radyoda ilk duyduğunda siyahi olduğunu düşünmüş.

Bugüne kadar country, rock, soul, R&B, dans müziği gibi birçok farklı türde şarkı söyleyip, hepsine kendi tarzını yansıtmayı başaran ender müzisyenlerden biri Tom Jones.

Yeni albümde yer alan “The Hitter” adlı şarkı da, bu özelliğini tartışmasız bir şekilde ortaya koyuyor. Bir boksörün dokunaklı hikayesini anlatan parçayı mükemmel yorumlamış Jones. O kadar ki; şarkının yazarı Bruce Springsteen bile daha iyi söyleyemez diye düşündürtüyor insanı…

Romantik-maço tarzıyla yıllardır milyonlarca insanı, özellikle kadınları peşinden sürükledi Tom Jones. Bariton sesinden yansıyan seksapeli görüntüsüyle ve danslarıyla destekleyerek, bir dönemin seks sembolü oldu. 45 yıldır da sahnedelerde…

Hayata bir maden işçisinin oğlu olarak başlayıp, sıvacılıktan süpürge pazarlamacılığına kadar birçok işi yapmış olsa da, artık çok ünlü ve çok parası var… Buna karşın, müzikten kopmamasının, hala Los Angeles’ta kabare tarzı şovlarını sürdürüp albüm yayınlamasındaki tek nedenin, içinde yanan ateş olduğunu söylüyor. Ne eski dönemin şarkılarından vazgeçiyor, ne de yeni kuşağın genç yetenekleriyle işbirliği yapmaktan kaçınıyor…

Son albümü için, büyük bir alçakgönüllülükle, “Dükkanı yeniden açtım. Bakalım kapıdan içeri kimler girecek?” diyor. Ben girdim ve o dükkan da hoşlandım.

Written by zülalk

11 Ocak 2009 at 12:34