Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘The Veils’ Category

>The Veils, yeni şarkılarıyla Babylon’da

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 10 Şubat 2011

Geçenlerde bir grup müzik yazarı konuşuyorduk; “Bir konser öncesinde yazı yazmak reklama mı girer?” sorusu üzerinde farklı görüşler vardı. Eleştiri yazısı elbette konser sonrasında yazılır; ama bana göre, konser öncesinde bir grubu/sanatçıyı tanıtan ve reklam amaçlı olmayan yazı yazmak mümkündür.

Tabii burada bir koşulun altını çizmek gerekir: Yazı, bir basın bülteninden alınan klişe bilgileri değil; o grubu/sanatçıyı yakından tanıyan ve konusuna hakim bir müzik yazarının yorumlarını içermelidir.

Ben de ancak bu gibi durumlarda; çok beğendiğim ve bu nedenle müzikseverlerin kaçırmasını istemediğim grupların konserleri öncesinde yazmayı düşünüyorum. Bu ay da İstanbul’da çok sayıda önemli müzik etkinliği var. Bunların arasında The Veils’e dikkat çekmezsek olmaz.

Neden? Çünkü alternatif rock’ın en başarılı gruplarından birisi. Ama aynı zamanda ilginç bir şekilde, bugüne kadar çok güzel üç albüm yapmalarına karşın, son on yılın değeri tam bilinememiş gruplarından birisi de…

2009’da yılın en iyi albümleri listelerine giren “Sun Gangs” gibi bir çalışmaya imza atsalar da hâlâ “underground” kalabilme özelliğine sahipler. Bu durumun benim için ayrıca çekici olduğunu söylemeliyim.

“MÜZİK, DUYGUSAL KARŞITLIKLARIN KARIŞIMINI SUNMALI”

The Veils’i geçen yıl yine şubat ayında Babylon’da canlı dinleme olanağı bulmuştuk. 2007’de New York konserinin ardından ikinci kez sahnede görmüştüm grubu. Her iki konseri de unutulmaz kılan, vokalist Finn Andrews’un salonu tamamen etkisi altına alan müthiş performansıydı. Öylesine etkileyiciydi ki, “Jesus for the Jugular”ı söylerken, bana Ian Curtis’i anımsatmıştı.

Aslında sahnedeki bu duygusal yoğunluk, kaynağını grubun müziğe yaklaşımından alıyor. Konser öncesinde Finn Andrews ve bas gitarist Sophia Burns ‘le yaptığım röportajda şöyle demişti Finn: “Müzik de aynı insanlar gibi duygusal karşıtlıkların karışımını sunmalı” demişti. Kanımca, kendisi, hem yazdığı çarpıcı şarkı sözleriyle, hem de en düşük perdeden falsettoya kadar yetkinlikle kullanabildiği sesiyle, bunu en iyi şekilde başarıyor.

SHAKESPEARE ESİNTİLİ EP

Grubun henüz bir yıl dolmadan tekrar Babylon’u ziyaret etmesinin nedeni, yedi şarkılık yeni bir EP yayınlamış olması. “Troubles of the Brain” adlı bu çalışma, geçen ayın son haftasında yeni kurdukları kendi bağımsız plak şirketinden çıktı.

Bu arada edebiyat meraklıları EP’nin adındaki Shakespeare göndermesini hemen algılamış olmalı; Macbeth’te 5. Perde 3. Sahne’de geçer bu ifade.

Finn Andrews, geçen yaz Londra’daki ev stüdyosunda gerçekleştirdikleri bu yeni kaydın prodüktörlüğünü, Suede grubunun eski efsanevi gitaristi Bernard Butler ile birlikte üstlenmiş. Yedi şarkının içinde alıştığımız melankolik The Veils şarkılarına yakın olanlar da var, tarz değişikliği olarak yorumlanabilecek olanlar da…

Ayın yoğun konser takvimi içinde 12 Şubat gecesi The Veils’in beyinde sorunlara neden olan duygu ve düşüncelerden esinlenen yeni şarkılarını kaçırmayın derim.

Jesus for the Jugular” live:

“Sun Gangs” albümünden “The Letter

İlk albüm “Nux Vomica“dan “The Calliope“:

Reklamlar

Written by zülalk

10 Şubat 2011 at 08:38

Finn Andrews, The Veils kategorisinde yayınlandı

>Finn Andrews: "Sahnedeyken evimde gibiyim"

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 1 Mart 2010

Alternatif rock’ın en iyi gruplarından The Veils, hafta sonunda Babylon’da muhteşem bir konser verdi. Şarkı yazarı, gitarist ve vokalist Finn Andrews, aynı zamanda grubun kurucusu.

Ben The Veils’i ilk kez 2007 yılında New York’ta Bowery Ballroom’da canlı dinleme olanağı bulmuştum. Kanımca, o konserden daha güzeldi Babylon konseri. Finn, İstanbul’da daha rahat ve esprili gözüküyordu. Kendisi de sonuçtan memnun kalmış olmalı ki, İstanbul’u tur programlarına düzenli olarak dahil etmek istediklerini söyledi.

Konserin bence en güzel anları, grubun “Jesus for the Jugular” adlı olağanüstü şarkıyı çaldığı anlardı. O sırada sahneden dinleyiciye yansıyan enerjinin etkileyiciliğini, konserde olmayanlar için sözcüklerle anlatmamın yeterli olacağını sanmıyorum…

Grubun müziği ve özellikle Finn’in sahne performansı, öylesine yoğun bir içtenlik yansıtıyor ki, konser öncesinde yaptığım röportajda bunun kaynaklarını bulmaya çalıştım.

Şarkılarındaki karanlık havayı da sordum Finn’e; cevapladı, sonra da akşam konsere gelip gelmeyeceğimi sordu. Ve asıl yanıtı, bis için gitarını alıp tek başına sahneye çıktığında verdi. Televizyonda gördüğü Missy Elliott’tan esinlenerek disko havası yaratmayı denedi. Ancak buna hem kendi güldü hem de biz.

Röportaj sırasında Finn’in yanında basçı Sophia Burns de vardı ama o daha çok dinlemeyi tercih etti. Sanırım yorgun olduğundan… Yolculuk sırasında uyumuşlar aslında ama yorgun olduklarını söylediler. Çünkü sabah erken kalkmışlar ve uçaktan iner inmez de soluğu Babylon’da almışlar.

-Bugüne kadar üç albüm yaptınız. Size göre hangisinde hayata ve müziğe dair hislerinizi en iyi şekilde aktardınız?

-Benim için albüm yapma nedeni, daha iyiyi, daha güzeli bulmak. Aklınızdakine en yakın olanı buluncaya kadar devam ediyorsunuz. Ama o noktaya gelmediyseniz, albümlerin hepsinden gurur duysanız da, yapılması gereken bir şeyler kaldığını düşünüp devam ediyorsunuz. Ben de o noktaya gelmedim.

-Ama son albümünüz “Sun Gangs” için en iyisi dediğinizi biliyorum.

-O içinde bulunduğumuz döneme daha yakın. O nedenle kim olduğumuzu daha iyi anlatıyor. Bu aşamaya gelene kadar oldukça inişli çıkışlı yollardan geçtik. İlk albümü yaptığımda ortada belli bir grup bile yoktu; 17 yaşındaydım ve ne yaptığımı çok iyi bilmiyordum. Daha basit bir albümdü. Ama daha sonraki iki albümde gerçek bir grup vardı. Onlara daha yakınım.

-Şarkılarınızı yazarken belirleyici olan, sadece anlık duygularınız mı, yoksa daha teknik bir yöntemle zaman içinde mi gelişiyor?

-Daha çok kendiliğinden gelişiyor. Sonra birden farklı bir yola girdiğinizi hissediyorsunuz. Belirli bir planla olmuyor hiçbir şey. Aslında gizemli ve şaşırtıcı bir süreç ve ilginç olan da bu. Bir ara bu konuda bir teorim de vardı. En çok gurur duyduğum şarkıların, nasıl yazdığımı hatırlamadıklarım olduğunu fark etmiştim. Bir andaki duyguların şekil verdiği öylesine doğal şarkılar ki, başka insanlar hoşlanır mı diye endişe duymuyorsunuz.

-Şarkı sözleriniz melankolik ve sembolik anlamlarla yüklü. Bir kayıp ya da yokluk hissi seziliyor. Buna neden olan içsel bir tavır mı, yoksa yazma tarzınız mı böyle?

-Şarkıda ne söylenmesi gerektiğini önceden ne kadar az düşünürseniz, yani plan yapmazsanız, o kadar dürüst oluyorsunuz. O zaman gerçekten içinizden geçenler ortaya dökülüyor. Sanırım şarkı yazmamın en önemli nedeni bu…

-Neden genellikle hüzün insanları yaratıcılığa teşvik ederken, mutlu olduğunuzda yapmak istediğiniz son şey, elinize gitarı alıp bütün dünyaya bunu duyurmak oluyor?

-Ben de bugüne kadar hiç mutluluk şarkısı yazmadım… Yalnızlık insanları kendine yöneltip daha çok kendi duygularına yoğunlaştırıyor. Ama rock müzik öylesine büyük bir enerjiyle dolu ki, mutlaka öfke ya da hüzün ifade eden bir şarkı yazmanız şart değil. Bana göre tek başına sürekli hüznü yansıtan müzik de, mutluluğu abartan şarkılar kadar rahatsız edici. Bence müzisyenlerde bir espri, ironi yeteneği olmalı. Müzik de, aynı insanlar gibi duygusal karşıtlıkların karışımını sunmalı.

-Sizi New York’ta izlediğimde, konserlerin sizin için farklı bir duygusal deneyim olduğuna dair bir izlenim edindim. Doğru bir izlenim mi?

-Evet, doğru. Daha önce beni sahnede gören arkadaşlarımın konserden sonra gelip benim için endişelendiklerini söyledikleri çok oldu. Ama ben sahnedeyken, günün geri kalan kısmında olduğumdan çok daha mutlu ve özgürüm. Sahnedeki halim tamamen içgüdüsel, ancak dışardan neye benzediğini bilmiyorum.

-Çekingen bir insana benziyorsunuz ama sahnedeki duruşunuz oldukça güçlü. Şarkı söylemek sizi bir şekilde dönüştürüyor sanırım.

-Dönüştürdüğü kesin. Orada gerçek ben ortaya çıkıyor. Performansın nasıl yapılacağını önceden öğrenmediğiniz için, yenilikleri keşfettiğiniz bir süreç bu. İçinde başarısız anlar da var, gurur duyduklarınız da. Patti Smith’i izlediyseniz bilirsiniz; sadece kendisini değil, o anda orada olan herkesi dönüştüren, şamanistik bir performanstır o. Benim ulaşmak istediğim nokta da orası.

-Bir tür terapi etkisi de söz konusu mu?

-Evet, bu benim en büyük zevkim. Uzun süre turda olunca her akşam sahneye çıkıyor ve bir süre sonra arkada bıraktıklarınızdan kopuyorsunuz. Ama bu bana başka hiçbir şeyde bulamadığım bir keyif veriyor. Doğrusu, bizim gerçek anlamda ev yaşantımız yok…

-Hayatı yollarda geçen halk ozanları gibi…

-Aynen öyle. Sahnede olmak, ait olduğunuz bir toplumun içinde yer alma hissi veriyor. Sahne benim evim.

Written by zülalk

01 Mart 2010 at 07:39

Finn Andrews, Patti Smith, röportaj, Sophia Burns, The Veils kategorisinde yayınlandı

>2009’da Dünyada Müziğe Genel Bir Bakış

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/21 Aralık 2009

Yılın en önemli müzik olayı, kuşkusuz Pop Müziğin Kralı Michael Jackson’ın ölümüydü. 50 yaşındaki yıldızın, yeni bir konser serisine hazırlandığı sırada, hiç beklenmedik bir anda gelen ölüm haberi, dünyada şok etkisi yarattı.

Los Angeles’ta düzenlenen cenaze töreni, aynı anda tüm dünya televizyonlarından izlendi. Jackson’ın yeni single’ını da içeren “This Is It” adlı albümü, satış listelerine 1 numaradan girdi ve ilk bir ayda tüm dünyada 3 milyon kopya sattı.

***

Pop müzikte, her zaman olduğu gibi, bu yıl da skandallar gündemdeydi. Yılın en çok konuşulan ismi, 5 dalda Grammy’ye aday gösterilen Lady GaGa’ydı. Amerikalı şarkıcı, Billboard listelerinden inmeyen şarkıları, sıra dışı kıyafetleri ve eşcinsel hakları için yaptığı öncülükle dikkat çekiyor. Daha çok korku filmlerinden fırlamış bir karakteri andırsa da, kalıplaşmış güzelliği reddeden farklı bir anlayışı pop dünyasına sokmaya çalışıyor. Ancak sonuçta, müzikten çok modayla ilgili gözüküyor ve görüntüsü müziğin önüne geçiyor…

Beyonce, Carrie Underwood, Taylor Swift, Rihanna, Lily Allen, Kelly Clarkson, Katy Perry, Kanye West, 50 Cent ve Black Eyed Peas, 2009’da popüler müzikte en çok öne çıkanlardı. Bütün ödülleri onlar paylaştı, ana akım medya sürekli onları yazdı. Ama bana sorarsanız, bu kadar ilgiyi hak eden şey müzikleri değildi…

Britney Spears, beş yıl aradan sonra turneye çıktı ve üçlü cinsel ilişkiyi anlatan şarkısıyla listelerin tepesine oturdu. Madonna, dünya turnesine devam etti. O da cinsellik yüklü sahne performansı ve videolarıyla gündemde kaldı.

Sonuçta, satışı artırdığı için, bu yıl da pop müziğe bolca cinsellik enjekte edildi. Bu işi abartanlardan birisi de, Shakira’ydı. İngilizce albümü “She Wolf”a ilgiyi çekmek için yine cinselliği kullandı. Ancak özgünlüğünü yitiren müziğiyle bir tür Beyonce taklidi olup çıktı…

Fakat sadece sesiyle başarılı olan birisi vardı: Fiziksel açıdan hiç de çekici olmayan 47 yaşındaki Susan Boyle, yetenek yarışması “Britain’s Got Talent”taki performansıyla herkesi etkiledi. İlk albümü “I Dreamed a Dream”, dünyada satış rekorları kırdı. Bana göre, müzikte yılın en çarpıcı gelişmelerinden birisi buydu.

2009’un en iyi çıkış yapan grubu ise, İngiliz elektro pop ikilisi La Roux oldu.

***

Rock müzikte, U2, yeni albümü “No Line On the Horizon” ve 360 derece adlı turnesiyle ilgi odağıydı. Son teknolojinin kullanıldığı sahne tasarımı, dinleyicileri mest etti; ama grup, neden olduğu aşırı karbon salımı yüzünden çevrecilerin eleştirilerine hedef oldu.

The Beatles’ın bütün kataloğunun hem analog hem de stereo versiyonlarının dijital ortamda yeniden düzenlenilerek yayımlanışı, koleksiyoncular için büyük bir olaydı.

Yılın en sansasyonel video klibini “Pussy” adlı şarkısı için Alman endüstriyel metal grubu Rammstein yaptı. Grup üyelerinin de tamamen çıplak gözüktüğü klip, porno olarak değerlendirildi.

2009’un en başarılı rock grubu, kanımca, “Primary Colours” adlı albümüyle The Horrors’dı. Yılın en iyi albümleri, bu yıl da alternatif ve deneysel müzik alanından çıktı. Bu alanda en başarılı bulduğum ilk 10 albümü, Piano Magic, The Veils, Patrick Watson, Moby, Fever Ray, Wild Beasts, Memory Tapes, Moderat, Twinkranes ve Fuck Buttons yaptı.

***

Caz’da en iyi çıkışı yapan sanatçı, İstanbul Caz Festivali’ne de katılan Melody Gardot’ydu. Genç müzisyen, “My One and Only Thrill” adlı albümüyle büyük beğeni topladı. Yılın en dikkat çeken caz albümleriyse, Vijay Iyer Trio’dan “Historicity”, Allen Toussaint’den “The Bright Mississipi” ve Ran Blake’den “Driftwoods” oldu.

DİJİTAL TEKNOLOJİ VE MÜZİK

Gelişen teknoloji, 2009’da müzik dinleme ve paylaşma yöntemlerini de etkiledi. CD formatı can çekişirken, müzik mağazaları birer birer kapandı, onların yerine MP3 siteleri hızla çoğaldı. Plak şirketleri, yasadışı paylaşım siteleriyle mücadeleyi sürdürürken, gruplar artık albüm yerine sadece single yayımlayacaklarını duyurmaya başladı.

iTunes’dan bu yana en devrimci sistem olarak nitelenen Spotify modeli, Avrupa’da kullanıma girdi. 2010’da Amerika’da da faaliyete geçecek sistemin, iTunes’un sonunu getireceği konuşulurken, Apple firması, kullanıcıların internet üzerinden sahip oldukları müziği dinlemelerine olanak veren Lala’yı satın aldı.

>Müzikte Yılın En İyileri

with 6 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/5 Aralık 2009

Artık adet oldu; her yıl sonunda o yılın en iyi albümlerini sıralayan bir liste yapıyorum. Bütün bir yılı değerlendirme fırsatı verdiği için yararlı oluyor bu tür listeler…

Ama doğrusu bu iş bu kez biraz daha zor oldu; çünkü verimli bir yıldı, birbirinden güzel albümler çıktı ardı ardına… Yüzlerce albümün arasından eleme yapıp tek bir liste oluşturmak hiç de kolay değil…

Sonuçta epeyce uğraştıktan sonra, 50 albümlük sıralama meydana geldi. Listenin bütününe bakarsanız, indie ve deneysel olanların öne çıktığını fark edersiniz.

Oysa çok satışlı medyada, genel olarak sadece en çok satanlar listesindeki albümler tanıtılır ve alternatif müzik hep görmezden gelinir. Popülerlik kriterini gözetmeden, gerçek kültür ve sanata yer veren kaç gazete ve tv kanalı var ki?

Aşağıdaki liste, müzikteki yaratıcılık çıtasını yükselterek diğerlerini geride bırakan başarılı albümlerden oluşuyor. Yıl bitse de, en azından bir kısmını bulup dinlemek için hiç de geç değil.

50-41
50-Noisettes-Wild Young Hearts
49-Florence and the Machine-Lungs
48-Devendra Banhart-What Will We Be
47-White Lies-To Lose My Life
46-The Dead Weather– Horehound
45-Arctic Monkeys-Humbug
44-Beirut-March of the Zapotec and Realpeople Holland
43-Sonic Youth-The Eternal
42-Manic Street Preachers-Journal for Plague Lovers
41-Speech Debelle-Speech Therapy

40-31
40-Camera Obscura-My Maudlin Career
39-Iggy Pop-Preliminaries
38-Melody Gardot-My One and Only Thrill
37-Jarvis Cocker-Further Complications
36-Muse-The Resistance
35-Basemet Jaxx-Scars
34-Silversun Pickups-Swoon
33-Noah and the Whale-The First Days of Spring
32-Bob Dylan-Together Through Life
31-Bruce Springsteen-Working on a Dream

30-21
30-Rodrigo y Gabriela-11:11
29-Gossip-Music for Men
28-The xx-xx
27-Fanfarlo-Reservoir
26-Green Day-21st Century Breakdown
25-The Pains of Being Pure at Heart-The Pains of Being Pure at Heart
24-The Big Pink-A Brief History of Love
23-Röyksopp-Junior
22-Edward Sharpe & the Magnetic Zeros-Up From Below
21-The Flaming Lips-Embryonic

20-11
20-Animal Collective-Merriweather Post Pavilion
19-Bat for Lashes-Two Suns
18-Grizzly Bear-Veckatimest
17-Metric-Fantasies
16-Deadmau5-For Lack of a Better Name
15-Editors-In This Light and On This Evening
14-Kasabian-West Ryder Pauper Lunatic Asylum
13-Antony and the Johnsons-The Crying Light
12-The Horrors-Primary Colours
11-Cold Cave-Love Comes Close

10-1
10-Fuck Buttons-Tarot Sport
9-Twinkranes– Spektrumtheatresnakes
8-Moderat-Moderat
7-Memory Tapes-Seek Magic
6-Wild Beasts-Two Dancers
5-Fever Ray-Fever Ray
4-Moby-Wait for Me
3-Patrick Watson-Wooden Arms
2-The Veils-Sun Gangs
1-Piano Magic-Ovations

YILIN EN İYİ ŞARKILARI

Yılın en iyi albümlerine ek olarak, bir de 2009’un en güzel şarkıları için bir seçme yaptım. Sadece bu şarkıları bulup dinleseniz bile, müthiş keyifli eklektik bir müzik seansı olur.

Piano Magic- “The Blue Hour
Memory Tapes- “Bicycle
Patrick Watson- “Wooden Arms
Moderat- “Rusty Nails
Fever Ray- “If I Had a Heart
Wild Beasts- “This Is Our Lot
The Veils- “The Letter
The Horrors- “Whole New Way
Fuck Buttons- “The Lisbon Maru”;
Cold Cave- “Love Comes Close”;
Editors- “Bricks and Mortar”;
Röyksopp- “Röyksopp Forever
Bat for Lashes- “Two Planets
Patrick Wolf- “Hard Times
Metric- “Front Row
Fanfarlo- “Luna
Deadmau5- “The 16th Hour
Grizzly Bear- “Two Weeks
Antony and the Johnsons- “One Dove”
Moby- “Pale Horses
Silversun Pickups- “Growing Old Is Getting Old
Gossip- “2012
Mika- “Rain
The xx- “Crystalised
The Flaming Lips- “Watching the Planets
Kasabian- “Vlad the Impaler
Basement Jaxx- “Raindrops
Thom Yorke- “Hearing Damage
The Big Pink- “Dominos

Written by zülalk

05 Aralık 2009 at 17:43

>New York’tan Müzik Önerileri

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/27 Eylül 2008

Bu hafta New York müzik sahnesinden son haberleri aktarıp bazı önerilerde bulunacağım.

1. ÖNERİ: THE VEILS

2001’de Londra’ra kurulan The Veils’i Amerika turnesinin New York ayağında yakalayıp canlı dinleme fırsatı buldum. Gerçi asıl konser, deneysel müzikler yapan Avustralyalı Liam Finn’indi ve The Veils onun konserinde ön grup olarak yer alıyordu. Fakat doğrusu beni konsere asıl çeken The Veils oldu.

Şu ana kadar iki albüm yayımlayan grubun, alternatif rock türünün yakın takipçilerinin dikkatinden kaçmış olduğunu sanmıyorum. Çok başarılı ikinci albümleri “Nux Vomica”, Türkiye’de Equinox Music tarafından piyasaya sürüldü.

Fakat ne yazık ki, The Veils gibi grupların çalışmalarını, sadece ana akımda yer alan sanatçıların albümlerini satan müzik marketlerde bulmak olanaklı değil. Zaten genel olarak albümler de çok az satıldığından sınırlı sayıda albüm çıkıyor piyasaya. Bu durumda müzikseverlerin merak ettikleri grupları dinlemeleri için tek yol internet oluyor.

The Veils’in de bazı şarkılarını Myspace sayfalarından ya da kendi internet sitelerinden dinlemek olanaklı. Grubun solisti Finn Andrews, bir dönemin ünlü New Wave grubu XTC’de keyboard çalan, Iggy Pop, David Bowie ve Brian Eno gibi efsane isimlerle işbirliği yapan Barry Andrews’un oğlu.

Finn Andrews, olağanüstü güzel bir sese ve yeteneğe sahip. Şarkı söylerken kendini tüm benliğiyle müziğe öyle bir veriyor ki, neredeyse Joy Division’ın solisti Ian Curtis’i andırıyor diyebilirim… Bu söylediğim şaşırtıcı biliyorum ama ne dediğimi biliyorum.

Bu arada The Veils hayranlarına müjde: The Velis’in üçüncü albüm kaydı da tamamlandı.

2. ÖNERİ: THE DANDY WARHOLS

1995’te ilk albümlerini yayımlayan Oregon’lu The Dandy Warhols, Amerika’da rock müziğin en sevilen gruplarından. Bu yıl mayıs ayında altıncı albümleri “…Earth to the Dandy Warhols…”u çıkaran grup üyeleri, isimlerinden de anlaşılacağı gibi pop art akımının en önemli temsilcilerinden Andy Warhol‘dan esinlenmiş.

Bunun yanı sıra, The Beatles, The Velvet Underground ve The Rolling Stones’u da ilham perileri arasında sayıyorlar.

New York’ta yeni açılan konser mekanı Terminal 5’da verdikleri konserde, farklı yaşlardaki dinleyicilerden oluşan bir gruba seslendi The Dandy Warhols. Gitarı öne çıkaran, dinlerken çoğunlukla insanda olumlu duygular uyandıran yüksek tonda bir müzik yapıyorlar ve en önemlisi de akıllıca davranarak vokalleri öldürmüyorlar. Dinleyiciyi herkesin eşlik edebileceği akılda kalıcı şarkı sözleri ve nakaratlarla yakalıyorlar. Özellikle son albümlerini bulup dinlemenizi öneririm.

3. ÖNERİ: THE LITTLE DEATH

Elektronik müziğin başarılı ismi Moby’yi müzikle ilginenenler zaten yakından tanıyor. Ama pek çok kişi, üstelik New York’ta yaşıyor olsa da, son projesinden haberdar değil. Moby, bir iki yıl önce yanına birkaç müzisyen arkadaşını da alıp yeni bir grup kurdu.

Ama bu defa, ilginç bir şekilde elektronik müzikle hiç ilgisi yok grubun. Önceleri herhalde kendisini formda tutarken bir yandan da eğlenmek istiyor diye düşünenler oldu, ama The Little Death, kısa zamanda blues-rock türünden hoşlananlar için kaçırılmayacak yeni bir alternatife dönüştü.

Bir fikir vermesi açısından, ünlü film yönetmeni John Waters tarafından, orijinal Ike & Tina Turner Revue’ye benzetildiklerini belirtebiliriz. Vokalleri, Moby’nin Hotel albümünde de yer alan Laura Dawn’ın üstlendiği The Little Death, belirgin bir Janis Joplin etkisini yansıtıyor. Laura Dawn’ın güçlü sesi konserde adeta bir dinamit etkisi yaratıp konser mekanını tam anlamıyla ateşliyor.

Moby’nin gitarda eşlik ettiği grubun henüz yayımlanmış bir albümü yok ama kısa sürede olacağını söylüyorlar. (Grubun kayıtlarını dinlemek isteyenler, myspace.com/thelittledeathnyc sitesine girebilir.)

The Little Death, şimdilik New York’un Lower East Side denilen bölgesindeki ufak salonlarda konserler veriyor. Grubu geçen yıl da bir konserde canlı dinlemiş ve gösterecekleri gelişmeyi merak etmiştim.

Geçen haftaki konserlerinde yanıtı aldım: Yeni şarkılarını da yorumladıklarında görüldü ki, The Little Death son yıllarda New York’tan çıkan en kayda değer gruplardan biri. Müzikseverlerin dikkatine!

Written by zülalk

28 Eylül 2008 at 02:43