Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Tom Waits’ Category

Yıldızların Altında Marianne

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 23 Mayıs 2011

İstanbul’da her günü kaçırılmayacak konserlerle dolu, festival gibi bir haftayı cumartesi gecesi Marianne Faithfull’la sonlandırdık. 2008’de ilk kez Babylon’da canlı dinlediğimde, bazıları çatallaşan sesi yüzünden artık eskisi gibi şarkı söyleyemediğini düşünse de, ben çok zevk almıştım.

Bu defa İstanbul Modern’in bahçesinde arkada İstanbul Boğazı ve gemi görüntüleri, gökte yıldızlar ve havada kuşlar eşliğinde dinledik Faithfull’u. Ancak ocak ayından beri müzenin bahçesindeki konserlerde alkollü içki yasaklanmış. O yüzden keyfimizi bir kadeh şarapla renklendiremedik; çay, kahve içtik…

Rock müziğin efsane sesi Faithfull, 65 yaşın verdiği olgunluk içinde, yine siyah ceket ve pantolondan oluşan sade giyimiyle, açıklanan konser saatinden sadece 10 dakika gecikmeyle karşımızdaydı. Açılış parçası, bu yıl başında çıkan albümüyle aynı adı taşıyan “Horses and High Heels”ti.

Faithfull’a albümde de eşlik eden Doug Pettibone ve MC5’dan tanıdığımız Wayne Kramer (gitar) gibi yetenekli müzisyenlerin yanı sıra sahnede çok sağlam bir grup vardı. Rory McFarlane (bas), Martyn Baker (bateri) ve akordeon, saksofon, piyano, klavye gibi birçok aleti çalan, aynı zamanda Faithfull’ın müzik direktörü Kate St John konserin kalitesinde önemli pay sahibiydi.

Son albümden “Why Did We Have To Part”ın ardından canlı dinlemeyi en çok beklediğim şarkı geldi. Faithfull’un “The Gutter Twins”in “The Stations” adlı parçasına yaptığı cover’ın albümdeki kadar mükemmel bir versiyonunu dinledik.

Bu arada konserdeki dinleyici kitlesinin bilinçli tavrını da vurgulamak gerek. Bu durum Marianne’in de dikkatini çekmiş olmalı ki, “Müziğe yoğunlaşıyorsunuz!” diyerek teşekkür etti.

Faithfull’un her şarkıyı ayrı ayrı sunuşu, onlar hakkında kısa bilgiler aktarışı, konseri bir anlamda onun geçmişinde yolculuğa dönüştürdü. “There’s a Ghost”u Nick Cave ile yazdığını, “Prussian Blue”nun bir dönem yaşadığı Paris’e duyduğu sevgiyi anlattığını, “That’s How Every Empire Falls”da Amerika’ya pek de sevgi duymadığını, “Incarceration of a Flower Child”ı Roger Waters’ın elinden zorla aldığını, “As Tears Go By”ı Mick Jaggerve Keith Richards’ın onun için yazdığını, “Strange Weather”ı ise Tom Waits’in ona yazdığını söyledi.

Kimi zaman elleri ceplerinde, kimi zaman müzisyenlerin sololarında sandalyeye oturup dinlenerek, kimi zaman da bir sigara yakarak sahnede oldukça rahat göründü Faithfull. Sigara içtiği için pişmandı; Londra’ya dönünce hipnotizma yöntemini deneyip bırakacağını söyledi.

Kalabalığın içinden bağırarak şarkı isteğinde bulunanları Babylon konserinde olduğu gibi kibarca susturmasını bildi: “Bu yaşa geldim. Ne çalacağımı bilmediğimi düşünmüyorsunuzdur değil mi? Güvenin bana.

Konserin ilk yarısında ağırlıkla yeni albümden çalarken, ikinci yarıda herkesin heyecanla beklediği eski parçalara döndü. “Sister Morphine”den sonra ezan başlayınca bir an durdu, ne yapacağını bilemedi; sonra kalabalığa sorup onay alınca devam etti.

Broken English” ve John Lennon bestesi “Working Class Hero”yu söylerken sesi çok güçlü çıkıyordu. Baktı ki şarkıyı söyleyenler var, “Bu şarkı hâlâ canlı değil mi? Kuşaktan kuşağa geçiyor mu?” diye sordu. “Evet!” yanıtını alınca keyiflendi: “Sizler iyi çocuklarsınız!

Konserde çalınan şarkıların listesi:

1-Horses and High Heels
2-Why Did We Have to Part
3-The Stations
4-There is a Ghost
5-Crane Wife
6-Prussian Blue
7-Back In Baby’s Arms
8-Going Back
9-That’s How Every Empire Falls
10-Sister Morphine
11-Sing Me Back Home
12-Broken English
13-As Tears Go By
14-Working Class Hero
15-Incarceration of a Flower Child
Bis
16-Lucy Jordan
17-Strange Weather

Written by zülalk

23 Mayıs 2011 at 12:04

>Karşıtlıkların mükemmel uyumu

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 7 Şubat 2011

Geçen cumartesi gecesi Salon’dayız. Sahnede yan yana iki müzisyen duruyor. Birisi 34 yaşında, İskoçyalı, sarışın, güzel, konuşkan bir kadın. Diğeri 46 yaşında, Amerikalı, dinleyicilerle göz teması bile kurmayıp sadece yere bakarak şarkı söyleyen, kumral bir adam.

Onları hiç tanımasanız, ilk olarak dikkatinizi seslerinin müziğe yansıyan uyumu çeker. Ama tanıyorsanız, “Nasıl oluyor da bu kadar farklı iki ses, iki karakter böylesine bir uyum yakalayabilir?” dersiniz.

Kadının adı Isobel Campbell; şarkıcı, besteci ve çellist. Indie pop grubu Belle and Sebastian’ın vokalisti olarak tanıdık onu. Çellosuna eşlik eden yumuşacık sesiyle yer etti hafızamızda.

Erkeğin adı ise, Mark Lanegan; vokalist ve şarkı yazarı. 1980’lerde grunge müzik sahnesinin önemli gruplarından Screaming Trees’le başladığı kariyerine, 2000’den sonra hard rock grubu Queens of the Stone Age’de devam etti. 2004’ten bu yana da alternatif rock grubu The Gutter Twins’in iki ana vokalistinden birisi.

MARK LANEGAN’IN DÖNÜŞÜMÜ

Mark Lanegan’ı en son canlı olarak, 2008’de İstanbul Yeni Melek’teki The Gutter Twins konserinde dinlemiştim. Mekanın akustik sorunu ve müzik dinlemek yerine durmadan konuşan kalabalığa karşın, kükrercesine şarkı söylüyordu. Tom Waits’i andıran çatallı sesi, her şeye meydan okuyor gibiydi.

Rock müziğin bu güçlü sesini, hafta sonunda yine canlı duydum ama bu kez kükremiyor, akustik bir konserde yavaş yavaş insanın içine işliyordu.

Lanegan, The Gutter Twins’in yanı sıra, Isobel Campbell’la da 2004’ten bu yana çalışmalarını sürdürüyor. Geçen yıl birlikte üçüncü albümleri “Hawk”ı yayınladılar. Albümlerdeki şarkılar büyük ölçüde Campbell’in imzasını taşıyor; ama bana sorarsanız bu işbirliğinin temeli karşıtlıkların uyumu.

Isobel Campbell’in rüyada sayıklarmış gibi fısıldayan sesi müthiş bir saflık katıyor müziğe. Ancak ne zaman ki işin içine Mark Lanegan’ın yıpranmışlığı hissettiren bariton sesi giriyor, işte o anda müzik karakterini buluyor.

Isobel Campbell’ın söylediği gibi, o Lanegan’ı hareketlendirirken Lanegan ona bir ağırlık katıyor. Böyle olmasa, belki Isobel uçacak ya da Mark ağırlıktan çökecek…

KEYİFLİ, SAMİMİ VE HUZUR VERİCİ BİR DOKSAN DAKİKA

Utangaç ve içine kapanık karakteriyle bilinen Lanegan, o akşam da şarkı söylemek dışında dinleyicilerle hiç iletişim kurmadı. Isobel Campbell, sahnede kontrabasla ilgili bir ses sorunu yaşanınca özür diledi, sessizce müziği dinledikleri için izleyicilere teşekkür etti (Bu ironik miydi bilemiyorum; çünkü konuşanlar vardı); hatta bir ara çello çalarken hata yapınca işi şakaya vurdu.

Son derece masum bir ses tonuyla, “Ama bu birlikte çaldığımız grup yeni, İstanbul’a daha önce hiç gelmemiştim, üstelik daha önce jet lag de olmamıştım” diyerek güldürdü herkesi. O anda bile önüne bakan Lanegan hafifçe gülümsedi ancak…

Yaklaşık 1.5 saat süren konserde, hem son albüm “Hawk”tan hem de önceki çalışmalarından folk-rock, folk-blues ve country esintili şarkılar yorumladı ikili. Keyifli, samimi, huzur verici bir doksan dakika geçirdik.

Konserden videolar:

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=JET2O&autoplay=0

Untitled from zülal on Vimeo.

(Konser videoları bana, fotoğraflar Ali Güler’e aittir.)

_

Written by zülalk

07 Şubat 2011 at 12:16

>Kahramanları Aykırı…

with 3 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 15 Şubat 2010

İKSV’nin yeni konser mekanı Salon’a, ilk kez geçen cumartesi gecesi gittim. The Tiger Lillies grubunu dinleyeceğim için heyecanlıydım. Bu heyecanım, Deniz Palas’tan içeri girdiğim anda daha da arttı. Çünkü Salon’u gerçekten beğendim. O nedenle, konsere geçmeden önce biraz bundan söz etmek istiyorum.

Salon, alternatif konserler için ideal büyüklükte, ses sistemi, ışıklandırması ve havalandırması gayet iyi, sıcak ve modern bir mekan. Ama en önemlisi, en sevdiğim türden konserlere uygun bir yapısı var: Yani müzisyenle dinleyici arasındaki sınırı kaldırıp, ortak bir deneyimi birlikte yaratmalarına olanak sağlıyor.

İstanbul, güzel bir konser mekanı kazandı. Bengi Ünsal’ın yöneticiliğinde Salon’da unutulmaz konserlere tanık olacağımızdan hiç şüphem yok.

ACIDAN NEŞE ÇIKARANLAR

Gelelim The Tiger Lillies’e… Kurt Weil’ın alaycı ve kışkırtıcı müziğinden izler de var müziklerinde, Edith Piaf tarzı dramdan da… Kimi zaman Jacques Brel kadar dokunaklı, kimi zaman Balkan müzikleri kadar neşeli… Tarifi zor bir tür sokak operası bu!

Grubun kurucusu vokalist Martyn Jacques, müthiş yetenekli bir kastrato. Falsetto’dan Tom Waits benzeri çatallı bir sese yaptığı anlık geçişleri, aldığı opera eğitimine borçlu.

Yüzünde palyaçoları andıran bir makyaj var ama onlar gibi gülen bir ağzı yok; sanki şeytani bir palyaço gibi. Konser boyunca akordeon, gitar ya da piyano çaldığı anlarda, gergin, hüzünlü ve bazen de ürkütücü bir ifade var yüzünde…

Perküsyoncu Adrian Huge’u “davulun James Joyce’u” diye tanımlamış David Byrne. Bildiğiniz türden aletlerin yanı sıra, mutfak gereçleri ve çeşitli oyuncakları da vurmalı çalgı olarak kullanıyor.

Perküsyon setinin yanında kocaman bir bavul var. Arada bir ordan plastik bir oyuncak alıp, başlıyor önüne gelen yere vurmaya; oyuncak bir bebeği davul sopası yapıyor, yukardan sallandırılan tencerelere vuruyor. Hatta bir ara hızını alamayıp tüm seti vura vura darmadağın ediyor.

En ilginç gösterisini ise, M & M çikolatalarıyla yapıyor. Bir sandalyenin üstüne çıkıyor ve ağzına doldurduğu çikolataları teker teker düşürerek çalıyor zilleri…

Grubun üçüncü üyesi, kontrabas, teremini ve müzikal testerede harikalar yaratan Adrian Stout. Sadece aletleri çalmakla kalmayıp, zaman zaman da kabare türü gösterilere katılıyor. Örneğin ışıklı şeytan boynuzu takıyor kafasına, teremini çalarken yüzünün aldığı ifadeleri izlemek de ayrı bir zevk doğrusu.

Şarkılarında kırlarda koşan sarı saçlı kızlarla yakışıklı oğlanları anlatmıyor The Tiger Lillies. Onların kahramanları sokak kadınları, kaybedenler, serseriler, aykırı insanlar. Şiddet, karanlık, zalimlik var şarkılarında…

Peki, aslında insanın içini acıtan konulara konserde neden gülüyor insanlar? Çünkü The Tiger Lillies konserleri kara komedi filmi gibi; hayatın hoş olmayan ama bir o kadar da gerçek yönlerini, bir hiciv zenginliğiyle sunuyor.

Bir anlamda, kötülükleri ortaya dökerken, Brecht gibi, kapitalist toplumda insan onuruna yakışır bir biçimde yaşamanın olanaksızlığını sergiliyorlar.

Anlattıkları nahoş konular yüzünden onları kınayanlar da var; ama Martyn Jacques’ın buna verdiği yanıt kayda değer: “Lütfen, televizyon bizim herhangi bir şarkımızdan daha iğrenç bir halde!

Haksız mı?

Written by zülalk

15 Şubat 2010 at 19:50

>Okuyucu İstekleri

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 24 Ekim 2009

Bu yazının içeriğini, okuyuculardan aldığım e-postalar oluşturdu. Zaman zaman yeni çıkan albümleri sorup, “Neden onu da yazmıyorsunuz?”, “Neden bu albümden hiç söz etmiyorsunuz?” diyorlar.

Öncelikle şunu söylemeliyim; o kadar çok albüm yayınlanıyor ki, hepsini yazmak olanaklı değil. Ancak aralarından ihmal edemeyeceklerimi seçiyorum. Ama bu hafta, okuyucuların sorduğu albümleri yazdım.

PETE YORN & SCARLETT JOHANSSON- BREAK UP

Pete Yorn, bu albüm projesine Scarlett Johansson‘ı katmakla hata etmiş. Çünkü Scarlett’in iyi bir sesi yok ve şarkı söyleyemiyor. Tom Waits şarkılarını seslendirdiği albüm bir felaketti zaten, ama nedendir bilmem ısrarla müzik çalışmalarına devam edeceğini söylüyor. Güzel olan her oyuncunun müzisyen de olabileceği fikrine nasıl varıldı bilmiyorum…

Pete Yorn, şarkılarını yazarken, aklında, Serge Gainsbourg ile Bridget Bardot‘ya benzer bir ikili yaratmak varmış. Düşünmüş kim Bridget Bardot olabilir diye… Ve sinemada onun yerine aday gösterilen Scarlett’i uygun bulmuş. İyi de film çekmiyorsunuz ki, albüm yapıyorsunuz…

Üstelik, Serge ile Bridget arasındaki özel ilişki, Scarlett ile Pete’in arkadaşlık ilişkisinden çok farklı olduğu için, bu albümdeki şarkılarda ruh da yok. Ama albümün iTunes satış listelerinde ilk 10 arasında olmasına bakılırsa, Yorn’un pek de fena bir pazarlama taktiği izlemediğini söylemek mümkün. Scarlet çok ünlü ya, medyada çok haberi çıkıyor.

Keşke, şarkı söylemeyi bilen iyi bir ses bulup, onunla ikili oluştursaydı Pete Yorn… O zaman en azından ortalama bir pop albümü olurdu…

IMOGEN HEAP-ELLIPSE

İngiliz şarkıcı/prodüktör Imogen Heap’in yeni albümü “Ellipse”, elektro pop türünü sevenler için iyi bir seçim olabilir. Aşk, ilişkiler, ayrılık ve doğa temalı şarkılarda, özenli bir prodüksiyon çalışması yapılmış.

Imogen Heap’in çok güçlü ve büyüleyici bir sesi yok; ama kullandığı teknikle bunu aşmanın yolunu bulmuş. Elektronik müziği folk tarzıyla birleştirip, kendine özgü farklı bir yöntem yaratmış. Çoğu zaman fısıldarcasına, usulca söylüyor şarkıları ve melodinin içine kattığı farklı seslerle güçlendiriyor soundu.

Bazı şarkılarda, usta müzisyenler eşlik etmiş Imogen Heap’e. Örneğin, “Canvas” adlı şarkıda akustik gitarı, ünlü Hint kökenli müzisyen Nitin Sawhney çalıyor.

Sakin bir zaman dilimine, sabahın ve akşamın dinginliğine eşlik edebilecek bir albüm “Ellipse”. Bazıları için bu kadar sakinlik sıkıcı olabilir, ama sanatçının önceki çalışmalarını sevenler şüphesiz beğenecektir. Yine de, bana sorarsanız, “Ellipse”in Imogen Heap’in kariyerinde bir dönüm noktası olduğunu söyleyemem…

ARCTIC MONKEYS-HUMBUG

Alternatif rock müziğinin gözde grubu Arctic Monkeys’in 3. stüdyo albümü “Humbug”, oldukça iyi eleştiriler aldı. Çoğu kişi, grubun bu albümle daha olgun bir sound elde ettiğini düşünüyor.

Kanımca, daha önceki albümleriyle kıyaslanırsa, “Humbug” daha sağlam bir altyapıya oturmuş. Bunun önemli bir nedeni, Quens of the Stone Age’den Josh Homme’un da prodüktör olarak bu albüme katkıda bulunması. Fakat bazen, “Crying Lightning”de olduğu gibi, gereksiz gitar sololara girildiğini düşünüyorum…

Bu albüm, The Smiths etkisini daha fazla hissettiriyor. Belki de bu nedenle Humbug’ı öncekilere göre daha dinlenebilir bulduğumu söylemeliyim.

Solist Alex Turner’ın belirgin bir ironi ve espri anlayışıyla aktardığı sosyal hayat gözlemleri ilginç. Morrissey ve Jarvis Cocker’ın şarkı sözlerini sevenleri burdan yakalıyor Arctic Monkeys… Morrissey hayranlarına özellikle “My Propeller”, “Secret Door”, “Cornerstone” ve “Dance Little Liar”ı öneririm.

Bir de, Alex Turner’ın yan projesi “The Last Puppet Shadows”un, grubun müzikal yelpazesinin genişlemesinde epeyce payı olduğu anlaşılıyor. O oluşumdan çok da güzel bir albüm çıkmıştı. Umarım devamı gelir.

Bakalım post-Britpop’da yükselen Arctic Monkeys trendi nereye varacak? NME dergisi, grubu yere göğe koyamayınca, İngiltere Başbakanı Gordon Brown bile her gün Arctic Monkeys dinlediğini söylemişti. Ama sonra da bir soru üzerine hiçbir şarkılarının adını hatırlayamamıştı. Bir grup moda olmaya görsün; o modayı izler görünmek için nasıl da sıraya giriyor insanlar…

Written by zülalk

24 Ekim 2009 at 21:50

>26 Ocak’ta Hangi Konsere Gideceksiniz?

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/20 Ocak 2007

Karar vermekte zorlandığınız ama bu durumdan hoşlandığınız anlar var mıdır? “İnsan bundan neden hoşlanır ki?” diye düşünebilirsiniz. Fakat söz konusu kararı zorlaştıran neden eğer seçenek çokluğu ise, bu bir açıdan sevindirici bir durum olarak da görülebilir. İşte 26 Ocak günü İstanbul’da yaşayan müzikseverler için böyle bir gün olabilir. Çünkü aynı saatlerde hem Gotan Project hem de Stuart A. Staples konseri var. Soru şu: Hangisine gideceksiniz?

Ben birkaç yıl önce, New York’ta Central Park yaz konserleri kapsamında her ikisini de izleme olanağı bulduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Ama yine de, o karar vermekte zorlandığım ve bu durumdan hoşlandığım anın keyfini çıkarıyorum. Çünkü bu bana İstanbul’un giderek bir kültür metropolü olma yolunda ilerlediğini hissettiriyor. Son yıllarda özellikle müzik alanında yaşanan gelişmeler, oldukça umut verici. Müzisyenler ve gruplar yeter ki ülkemize gelsinler, ben hangi konsere gideceğime karar vermek için zorlanmaya çoktan razıyım! (Bunu söylüyorum ama sakın ha David Bowie ile Brian Eno aynı gün gelmesin. Öyle bir durumda ne yaparım bilmiyorum…)

Tophane-i Amire’de Buluşan Tango ve Elektronik Müzik

Öyleyse, konserler arasında seçim yapmayı belki kolaylaştırabilir umuduyla, 26 Ocak günü güzel İstanbul’u daha da güzelleştirecek olan müzisyenlerin kimler olduğuna bakalım.

Tophane-i Amire gibi son derece etkileyici tarihi bir mekanda sahneye çıkacak olan Gotan Project, tango ve Latin Amerika ezgilerini elektronik müzikle buluşturuyor. Grubun isminde yer alan “Gotan” kelimesi de Buenos Aires sokak dilinde “tango” anlamına geliyor. 2000 yılında kurulan grup, 2001’de yayımlanan “La Revancha del Tango” adlı albümle büyük çıkış yapıp, tüm dünyada tanındı. Dünyanın pek çok kentinde 200’den fazla konser veren Gotan Project, geçen yılın mart ayında çıkan “Lunatico” adlı albümle de elde ettikleri başarıyı pekiştirdi.

Tangonun modern yüzü olarak görülen grup, konserlerinde akordeon, gitar, keman, piyano ve vokali bir arada kullanıyor. Onlar sahnedeyken, kendinizi konserden daha çok, sanki bir şenlikte hissediyorsunuz. Central Park’taki konserlerinde dev bir video ekran ve sahnedeki dansçıların ekrana yansıyan o kusursuz görüntüleri eşliğinde izleyenlere unutulmaz dakikalar yaşatmışlardı. Müzikleri öylesine tutkulu ve coşkun ki, kendinizi sahneye atıp dans edesiniz geliyor. Fakat dansçıların profesyonelliği karşısında, yerinizde dans eder gibi yapmanızın kendiniz ve herkes için çok daha iyi olduğunu fark ediyorsunuz. Elektronik müzikle harmanlanan tangonun ruhunuzu İstanbul’dan alıp Arjantin sokaklarına taşımasını istiyorsanız, 26 Ocak günü Tophane-i Amire’de olun.

Tindersticks’in Karizmatik Sesi

Aynı gecenin diğer önemli konseri, Stuart A. Staples tarafından Beyoğlu’ndaki Yeni Melek’te verilecek. Kimdir Stuart A. Staples? 90’lı yıllarda efsaneleşen ünlü İngiliz topluluk Tindersticks’in karizmatik sesidir. O öyle bir sestir ki, bir kere duyduysanız hayatınız boyunca unutmanız olanaklı değildir. Aşk ve ayrılık hikayelerini anlatan melankolik şarkıların mimarıdır o. Adı Leonard Cohen, Tom Waits ve Nick Cave gibi dev sanatçılarla birlikte anılır. Müzikal çizgisinden hiçbir ödün vermeden ticari başarıya ulaşabilen Tindersticks’in güçlü sesidir o. Bob Dylan, Neil Young, Lou Reed gibi ozan şarkıcıların geleneğini izler. Duruşu, sesi ve giyimiyle Tindersticks efsanesinin sembolüdür.

Stuart A. Staples, son birkaç yıldır solo çalışmalarına ağırlık veriyor. Yann Tiersen, Terry Edwards ve Tiger Lillies’den Adrian Huge’dan yardım alarak çıkardığı ilk solo albümü “Lucky Recordings”den sonra, 2006 yılında olgunluk albümü olarak nitelendirilen “Leaving Songs”u çıkardı. Staples, bütün Tindersticks albümlerinde olduğu gibi, solo albümlerinde de o içinize işleyen mükemmel karanlığı yansıtmayı başardı.

Central Park’taki Tindersticks konserinin yarattığı duygu selinden henüz çıkmamış bir halde eve doğru yürürken arkadaşımın, “Bu adamlar dünyanın en depresif müziğini yapıyor olmalı. İyi de bu melankoli neden bu kadar çekici, onun yanıtını bulamıyorum,” dediğini hatırlıyorum. Belki de yanıt Staples’ın sesinin büyüsünde ya da o sesin yansıttığı kelimelerin anlamında…

Ben 26 Ocak için kararımı verdim. Yeni Melek’in bir konser için taşıdığı tüm olumsuzluklara karşın, Stuart A. Staples’ın güçlü sesinin cazibesine karşı duramıyorum.