Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Travis’ Category

>Piano Magic, Radar Live’ın konuğu!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/12 Mayıs 2007

Radar Live Festivali’ne az kaldı! 29 Haziran-2 Temmuz tarihleri arasında İstanbul Kilyos Solar Beach’te yapılacak festivalde üç ayrı sahnede, 100’e yakın yerli, yabancı grup ve DJ performans sergileyecek. Bunların arasında en heyecanla beklenen gruplardan birisi de, yaptıkları müzik indietronica ve post-punk olarak tanımlanan Piano Magic. 1996 yılında Londra’da kurulan grubun tek sürekli üyesi ve beyni, vokalist/gitarist Glen Johnson. Aynı zamanda şarkı sözlerini de yazan Johnson sorularımı yanıtladı.

Piano Magic, değişik türlerde albümler yapan, hatta aynı albüm içinde bile birbirinden farklı türlerde şarkılara yer veren bir grup. Bunun belli bir amacı var mı?

Bence müzik yaparken en önemli şey, hiçbir önkoşul koymamaktır. Kendi kendinizi önceden, “Ben bunu ya da şunu yapmam” şeklinde sınırlandırırsanız, o zaman tekrar tekrar aynı albümü yapma tehlikesi içindesiniz demektir. Travis’in yaptığı gibi… Açık ki, Travis’in albümlerinin çok satma nedeni de o; çünkü bir tür güvence bu. Ne dinleyeceğinizi önceden bilmek istiyorsanız, Travis albümü; daha maceracıysanız, Piano Magic albümü almalısınız. Biz hiçbir zaman bir albüm yapmadan önce oturup, “Bu albümde reggae ve biraz da heavy metal olacak” demedik. Albüm yapma süreci, tamamen organik bir şekilde kendiliğinden gelişiyor.

Piano Magic’in müziği üzerinde en çok etki yapan grup ya da müzisyenler kimler?

Bu soruyu grubun diğer üyelerine de sormak gerekir ama ben kişisel olarak Felt, The Durutti Column, Dead Can Dance, Disco Inferno, New Order, Joy Division, Dif Juz, 80’lerden 4AD ve Factory Records’u sayabilirim.

Kimi şarkılarınız Brian Eno’yu andırıyor. Müziğinizde adeta hayalet gibi gezinen atmosferik bir hava var. Bunu nasıl yaratıyorsunuz?

Eno’nun ambient tarzındaki çalışmalarını çok seviyoruz ama dediğim gibi, bu organik bir süreç. Müziğimizde doğrudan hislerimizden kaynaklanan ve adlandıramadığımız ruhani bir dokunuş var. Sadece dans ettirmeye yönelik ve dinlenildikten sonra hemen unutulacak türden müzikler yapmak amacında değiliz. İnsanları etkileyecek ve biz ortadan kaybolduktan sonra bile onların hayatında var olmaya devam edecek bir şey yaratmayı istiyoruz. Diğer yandan, benim geçmişe ve eski ilişkilere, yani “hayatımın hayaletleri”ne yönelik pek de sağlıklı olmayan bir tür takıntım var. Bu da, açıkçası, albümlerimizdeki o sözünü ettiğiniz havayı yaratmada etkili oluyor.

Şarkı sözlerinizde çoğunlukla, sona eren aşklar, kendi kendine karşı çıkış, yalnızlık, melankoli, geçmişe ve geleceğe karşı duyulan korku gibi konuları ele alıyorsunuz. Bunun özel bir nedeni var mı?

Bazı müzisyenlerin şarkı yazarken mutluluktan çok etkilendiğine eminim. Fakat ben mutluyken sadece mutlu olmaya odaklanıyorum. Ancak eğer iyi hissetmiyorsam, o zaman kalemi kağıdı alıp bir şeyler yazıyorum ve peşimi bırakmayan o hayatımın hayaletlerinden kurtulmaya çalışıyorum. Tarihe bakacak olursanız, bu aslında birçok besteci için de böyle olmuştur. Eminim, hiç kimse Piano Magic’in “Wake Up Boo” versiyonunu duymak istemez!

Sizi modern hayat konusunda en çok dehşete düşüren şey ne?

İnsanların birbirine saygı göstermesi konusunda çok duyarlıyım. Fakat öyle görünüyor ki, insanlar farklılıklar karşısında konuşup anlaşmak yerine şiddete başvurmayı seçiyorlar. Dünya çok kirli, çirkin, depresif, gürültülü, vahşi ve çok pahalı. Burada farklı bir şey söylemediğimi biliyorum, ama sorduğunuz için bunları anlatıyorum. Fakat beni yanlış anlamayın; bütün gün oturup yaşlı bir adam gibi her şeyden yakınmıyorum… Aslında hayır, aynen öyle yapıyorum!

Şarkı sözleriniz üzerinde etkisi olan herhangi bir şair var mı?

Şair? Morrissey. Eğer müzisyen olmayan şair demek istiyorsanız, aslında çok fazla okumadığımı itiraf etmek zorundayım. Bukowski, Brautigan, Kerouac ve Hamsun’un dışına pek çıkmıyorum. Onların da yazdıklarım üzerinde gerçekten etkili olduklarını söyleyemem. En büyük ilham kaynağım kuşkusuz kendi hayatım. Korkunç bir nostalji düşkünüyüm; daima geçmişteki şeylere dönüp neyin neden yanlış gittiğine bakıyorum.

Şarkılarınızda sık sık yağmur sözcüğü geçiyor. “Disaffected” adlı şarkınızda da, yağmurun sizi mutlu ettiğini söylüyorsunuz. Nedeni bu mu?

Yağmur yağdığında herkes kaçarken ben dışarı çıkıp içine dalarım. Öyle güzel, arındırıcı ve yaşam dolu ki! Ayrıca sokakları sakinleştirmesine de bayılıyorum. Sessizliği çok seviyorum.

Yakında “Part Monster” adlı yeni albümünüz çıkıyor. Bu albümün belli bir konsepti var mı?

“Part Monster”, “Incurable” adlı şarkımızın bir uzantısı aslında. Toplum dışına itilenin içinde bulunduğu kötü durumu ele alıyor. Doktorlar bile ona ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlar. Bir bakıma da, benim Joseph Merrick’e (19. yüzyılda yaşamış, genetik sorunları nedeniyle fiziksel görünümü aşırı derecede bozuk olan olan ünlü kişi) merakımdan kaynaklanıyor. Görünümünün korkunçluğuna karşın, etrafındakiler tarafından kendisine öyle büyük merhamet gösterilmiş ki, Whtechapel Hastanesi’ne kabul edilmiş. “Part Monster” gerçekte, bir türlü baş edemediğimiz o iç karartıcı tarafımızı konu alıyor. Hepimizin böyle bir tarafı var…

Son 10 yılda müzikal kariyerinize bakınca, sizi müzik yapmaya yönelten temel etken ne?

Duramayız ki, bu bizim kanımızda, kemiklerimizde olan bir şey. Ben, sevdiğim grupların çoğu ortadan kalktığı sırada, kendi plak koleksiyonumdaki boşluğu doldurmak için bu grubu kurdum. 1992’den sonra bana göre heyecan verici pek bir şey olmadı. Yalnızca Björk ve Aphex Twin beni memnun ediyor. Yani sınırları zorlayıp farklı bir şeyler yapmaya çalışan ama aynı zamanda ulaşılıp anlaşılabilir olanlar. Fakat son dönemdeki itici gücüm, müzik yapmaya olan sevgim. Bana bir ay kadar kısa bir süre öncesinde bile İstanbul’da çalacağımızı söyleseydiniz, size inanmazdım. Bana göre bu grup, harika insanlarla tanışmak ve normalde göremeyeceğimiz birçok şeyi görmek için muhteşem yerlere davet edilmemizi sağlayan bir araç. Bundan hiç vazgeçebilir miyim?

Sizi “Chomsky Akıllılar” olarak tanımlayabilir miyim? (Bunu soruyorum. Çünkü “The Canadian Brought Us Snow” adlı şarkılarında Noam Chomsky’ye atıf yaoan bu yönde bir ifade var.)

Kesinlikle hayır. Biz dahi değiliz! Biz sadece dürüst, alçakgönüllü ve pek de iyi eğitimli olmayan romantikleriz. 1 Temmuz’da İstanbul’da görüşmek umuduyla! (Glen Johnson bunu söylerken gülüyor, yanıta da ben de gülüyorum. Çünkü Johnson, roman yazabilecek kadar yetenekli ve oldukça iyi eğitimli, gerçek bir sanatçı.)

Written by zülalk

13 Mayıs 2007 at 20:11