Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Uluslararası İstanbul Caz Festivali’ Category

>İstanbul’da Grace Jones Kasırgası

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 18 Temmuz 2010

Cuma akşamı İstanbul Caz Festivali’nde tarihi bir gün yaşandı. Açık Hava Tiyatrosu’nda pop müziğin ayrıksı divasının sergilediği müthiş performans, beklentilerin de üzerinde başarılıydı.

Biliyorduk; yıllardır duyduğumuz o güçlü kontralto sesiyle İstanbul’u inletecek diyorduk. İnternetten konser görüntülerini izlemiştik; benzersiz bir sahne şovu olacak diyorduk. İki yıldır “Hurricane” adlı son albümünü dinliyorduk; esip gürleyecek kentte tam bir kasırga gibi esecek diyorduk.

Hepsi oldu; ama karizmasının etkisiyle bu kadar çarpılacağımızı bilmiyorduk. Yarım saat gecikmeyle başlayan konserde sahneyi kaplayan siyah perde inip de asansörlü bir platform üzerinde Grace Jones gözüktüğünde, “Ve Tanrı kadını yarattı…” dedik.

Değil 62, 22 yaşındakileri bile ezip geçecek güzellikteki bedenini elbette saklama gereği duymamıştı. Siyah korse, tanga ve yüksek topuklu ayakkabılardan oluşan sahne kostümü, aslında oldukça minimalistti ama etkisi çok büyüktü.

Her şarkı arasında değiştirdiği aksesuvarları, maskeleri, özellikle gösterişli şapkaları ise, ancak onun takabileceği türden fantastik tasarımlardı.

Bunları yazarak Grace Jones’un dış görüntüsüne odaklanmak istemiyorum. Çünkü benim için o, görüntüsünden daha çok sesiyle önemli. Ama konser boyunca seksapeliyle dinleyicileri tam anlamıyla etkisi altına aldığını da belirtmem gerek.

İki saat süren konserde hem sevilen eski şarkılarından hem de “Hurricane”den toplam 13 şarkı seslendirdi disko kraliçesi.

Nightclubbing”le açtığı gecede sık sık Jamaikalı olduğunu söyledi. “Sizleri şimdi Jamaika’ya götüreceğim” diyerek “My Jamaican Guy”ı taşıdı İstanbul’a…

Demolition Man”de aldı eline kocaman zilleri kendisi çaldı.

Astor Piazzola’yı andığı “Libertango”yu döner platformlu bir striptiz direğinin üzerinde söyledi. Hayatımda gördüğüm en etkileyici sahnelerden birisiydi…

Bilinen eski şarkılarından “La Vie En Rose”, “Love Is the Drug”, “Pull Up to the Bumper” ve “Slave to the Rhythm”i de yorumladı.

Kimi zaman dansöz kıyafeti giyip belindeki zilleri şaklatarak söyledi, kimi zaman şarkı boyunca hiç düşürmeden hulahop çevirerek…

Bu kostüm değişikliklerini yapabilmesi için sahneye özel olarak bir soyunma odası kurulmuş. Her parçadan sonra ışıklar karardı ama biz Grace Jones’un sesini duymaya devam ettik. Espriler yaptı, şarkılar mırıldandı, hatta bir ara orgazm taklidi yaptı. Bizi bir an bile sesinden mahrum etmeden tamamladı konseri.

O yaygın arıza kadın imajının tam tersine çok sıcak bir tavır sergiledi. Bir zamanlar evlenip ayrıldığı Türk eşini hâlâ sevdiğini söyleyip samimi itiraflarda bulundu. “Türk erkekleri hep böyle kıskanç mıdır?” diye sordu.

Kanımca konserin en muhteşem anları sonuydu. Kafasında siyah bir şapka ve üzerinde siyah ipeksi bir pelerinle sahnedeki rüzgar pervanesinin karşısına geçti Grace Jones. “Hurricane” adlı şarkıyı dev bir kasırga ile savaşırcasına söyledi. Olağanüstü bir görsel ve işitsel şova tanık olduk. Dakikalarca ayakta alkışladık.

Alkışlar o kadar yoğundu ki, “Biliyorum, buraya daha önce gelmeliydim” dedi. O da bizi alkışladı. İstanbul’da tarihi bir akşamdı. Adeta başka bir gezegenden gelen kusursuz bir yaratığın şovu vardı.

_

Reklamlar

Written by zülalk

18 Temmuz 2010 at 08:07

>"Bilgisayar hâlâ en yakın arkadaşım"

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 10 Temmuz 2010

Uluslararası İstanbul Caz Festivali, bu yıl “Yeni Ozanlar” serisinde yine sıra dışı bir ismi konuk ediyor. Folk ve elektronik müziği birleştiren çalışmalarıyla başarı kazanan müzisyen Imogen Heap, 10 Temmuz’da İstanbul Modern’de bir konser verecek.

33 yaşındaki İngiliz şarkıcı, aynı zamanda şarkı sözü yazarı, besteci ve multi-enstrümantalist. Geçen yıl “Ellipse” adını taşıyan son albümüyle En İyi Düzenleme Dalında (Non-Classical) Grammy kazandı.

Myspace, Facebook, Twitter ve kendi blogu üzerinden yürüttüğü yazışmalarla çok sayıda hayran sahibi olan Imogen Heap, “Ellipse”in kayıt döneminde blogunda 40 ayrı video yayınlayarak bu süreci dinleyicileriyle yakından paylaştı. Teknolojiyi çok etkin kullanıp bir internet fenomeni haline gelen sanatçıyla ilginç bir söyleşi yaptık.

Son albümünüz “Ellipse”i kaydetmeden önce stüdyonuzu yenilediğinizi duydum. Bu değişikliğin sizin için özel bir önemi var mıydı?

Daha önce Londra’da bir stüdyom vardı. Çok gürültülü bir yerde olduğundan kırsal alandaki aile evimizi stüdyoya dönüştürme kararı aldım. Çocukken o evin bodrum katında oyun oynardık. Oraya yeniden hayat vermek için teknik ekipmanımı taşıdım. Eski oyun alanım şimdi benim yeni oyun alanım oldu.

Elektronik aletlerle çalışırken, şarkıları ekipmana uyacak şekilde mi biçimlendiriyorsunuz, yoksa şarkıya uyacak doğru ekipmanı mı buluyorsunuz?

Son albümümü seyahatlerim sırasında yazdım. Hawaii, Tazmanya, Hong Kong, Japonya, Pekin, Tayland gibi yerleri dolaştım. Yanımda basit bazı aletler ve mikrofonum vardı. Şarkıların demolarını piyano üzerinde çalarak kaydettim. O nedenle şarkılar kendi yolunu biraz kendisi buldu.

Ben de bunu soracaktım. Demoları genellikle piyanoyla mı kaydediyorsunuz?

Bu defa böyle oldu. Ama geçmişte demo kayıtları elektronik aletler aracılığıyla yaptığım da oldu. Bugüne kadar yaptığım tüm kayıtları düşünecek olursak yarı yarıya diyebilirim.

Bir şarkıyı aklınızda geliştirip ona uygun sesin hangisi olduğuna karar veremediğiniz oldu mu?

Sanırım kalbimin derinliklerinde seslerin nasıl olması gerektiğine dair güçlü hislerim var. Şarkıları yaparken sesleri katmanlar halinde düşünüp ilerliyorum. Her bir katmandan sonra bir sonrasını hayal ediyorum, bunun nasıl olmasını istediğimi biliyorum. Bazen stüdyoya girdiğimde işe nerden başlayacağımı bilmediğim de oluyor. O zaman seslerin yönlendirişine bırakıyorum kendimi. Örneğin son albüm için stüdyoya girdiğimde, evdeki çeşitli sesleri, kapı sesi, rüzgar sesi vb. kaydedip sample olarak kullandım.

Ben elektronik müziğin geleceğe bakmakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu tür müziği küçümseyenlere sizin bir yanıtınız var mı?

Elektronik öğeleri kullanıyorum ama müziğim çok fazla elektronik değil. Elbette elektronik müzik yapmak için buna uygun aletler kullanmak gerekiyor. Ama çok açık ki, bu şekilde müzik yapmak için, bunu geliştirebilecek bir vizyona, donanıma sahip olmak lazım. Pek çok insan elektronik müziği soğuk bulduğunu söyler. Ben buna katılmıyorum. Günlük yaşantımıza bakın. Herkesin arabası ya da cep telefonu aracılığıyla teknolojiyle kurduğu bir ilişki var. Neden bu müzikte farklı olsun ki? Bu da teknolojinin bize sağladığı bir olanak.

Fever Ray, “Bazen yapay bir ses daha gerçek gelebilir” demişti. Katılır mısınız buna?

Fever Ray, bu dünyadaki en farklı, kendine özgü seslerden birisi. Akord ve ses efektleri yardımıyla duyabileceğiniz en karanlık, en derin insan sesini elde ediyor. Bana göre, esas olan kalbinizde yatan sese ulaşmak. Son tahlilde teknolojiyi kullanan da insan; duygusuz, soğuk bir yaratık değil. Teknoloji ile elde edilen şey de, yine insan aklının ve duygularının ürünü.

Deneysel çalışmalarla kendini zorlayıp çıtayı yükseltirken bir yandan da pop sınırları içinde kalmayı başarabilenlerdensiniz. Bu konudaki temel yaklaşımınız ne?

Bir albüme başlamadan önce herhangi bir plan yapmıyorum, nereye gitmek istediğimi belirlemiyorum. Sadece başladığım işi tamamlamayı istiyorum. Kendimi zorlamayı ya da albüm soundunun “cool” olmasını hesaplamıyorum. Tek istediğim dinleyicilerle bağ kurmak. Popun ana hedefi de budur. İnsanlara müzikle, şarkı sözleriyle duygusal olarak dokunmak, onlarla iletişim kurmak amacım. Popun saydam ve açık bir tavrı var. Ayrıca pop müzik çok yaratıcı da olabiliyor. Kendimi zorlama kısmına gelince, stüdyomda kendimle baş başa kalmam zaten yeterince zorlayıcı…

Albümlerinizi film gibi düşünsek, yönetmen, senarist, yapımcı ve başrol oyuncusu da siz olurdunuz. Mükemmeliyetçi misiniz, yoksa tamamen özgür olmak mı istiyorsunuz?

Başka müzisyenlerle işbirliği yapmayı seviyorum. Ama iş kendi albümümü hazırlamaya gelince, bunu ben yaptım diyebilmeyi istiyorum. Çünkü bu böyle devam ettikçe, kafamdakini gerçekleştirmeye daha çok yaklaşıyorum. Ben asla en mükemmelini yaptım demiyorum ama kendi adıma kendi aklımdaki özgünlüğü yakalamaya çalışıyorum.

Milyonlarca hayranınızla günümüzün internet fenomenlerinden birisiniz. Bunun sizin için anlamı ne?

Buradaki en önemli şey, insanlarla bağ kurmak. Blog yazmak, internet üzerinde dinleyicilerle konuşmak, Myspace’de şarkılarınızı paylaşmak, bunların hepsi çevrenizdekilere yakınlaşma fırsatı ve benim hayatımın çok büyük bir parçası. Yaptığım şeyi yapmaya devam etmemi sağlıyor. Bunu hem hayranlarım hem de kendim için sürdürüyorum. Ayrıca benim başka müzisyenler gibi bir yapım ekibim, tasarımcım vs. yok. Her şeyle kendim ilgileniyorum. Bu tür konuları internette insanlarla paylaşıp ortak bir yol buluyorum.

Bilgisayar hâlâ en yakın arkadaşınız mı?

Evet, hâlâ öyle.

Brian Eno, bir keresinde “Müzisyenler bilgisayarlardan daha eğlenceli. Çünkü bilgisayarlar belli bir gelişim düzeyinin altında” demişti.

Öyle mi dedi? Doğru, insanlar daha eğlenceli. Bilgisayarların aklımızdan geçeni tam olarak bilebilecek durumda olmasını isterdim. Düşünün; bir tuşa basıyorsunuz, bilgisayar istediğinizi aynen anlayıp uyguluyor. Bu bugün bir hedef aslında. Bu nedenle insanlara daha çok uyum gösterecek bilgisayarlar geliştirilmeye çalışılıyor.

İstanbul konseriniz nasıl olacak? Sahnede size bas kutusu, papağan ve bilgisayar mı eşlik edecek? Yoksa sizin deyiminizle “uzay gemisinde uçup şarkı söyleyen bir kız” mı göreceğiz?

Piyanom var, bilgisayarım ve başka aletlerim de var. Konserde önceden kaydedilmiş olan unsurları kullanarak değil, daha çok doğrudan aletleri çalarak müzik yapmayı istiyorum. İnsanlara ulaşmak için sahnede icra etmek istediğim müziği yapacağım. Albüm kayıt sürecinde çok sayıda farklı ses kullandık. Bunları sahnede canlı seslendirebilmek için kullandığım ekipman da var tabii. Bana eşlik eden bir perküsyoncu var, vokalde de yer alıyor bazen. Bas gitar ve viyola çalan arkadaşlarımız var. Gerçek insanlarla müzik aletlerini çalarak seslendirdiğimiz eski ve yeni parçalar da var, synthesizerların devreye girdiği daha elektronik parçalar da. Güzel şeyler oluyor sahnede…

Written by zülalk

10 Temmuz 2010 at 02:25

>Kasırga Geliyor!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 1 Temmuz 2010

Bu ülkede müzik yazarları bazen öyle çalışmaları göz ardı ediyorlar ki, insan anlamakta zorluk çekiyor. Bir albüm çok başarılı da olsa, büyük bir plak şirketinden çıkmadığı ya da reklamı fazla yapılmadığı takdirde, onların ilgi alanına girmiyor.

Bunun en ilginç örneklerinden birisi, 2008’in son aylarında yaşandı. 1980’lerin ikonu Grace Jones, 20 yıl aradan sonra 60 yaşında, Brian Eno, Tony Allen, Tricky gibi isimlerin katkısıyla yeni bir albüm yapıp sahneye geri dönmüş; ancak bizim medya bu konuyu ilgiye değer bulmamıştı.

O dönemde yazdığım bir yazıda, yılın en heyecan verici olaylarından birisi diye nitelemiştim bu dönüşü. Jones’un uzun bir aradan sonra çıkardığı albüm, 2008’in en iyi albümlerini sıraladığım listede de 5 numaradaydı.

Grace Jones, geri dönüşünü müjdeleyen bu muhteşem albüme “Hurricane” adını vermişti. Gerçekten de kontralto sesiyle tam bir kasırga gibi esip gürlemiş, insanda ürkmekle hayran kalmak arasında bir etki yaratan görkemli imajıyla yeniden boy göstermişti.

Bir heykeli andıran bedeni ve etkileyici yüz hatlarıyla görsel açıdan her zaman çarpıcıydı Grace Jones. Bu özellikleri, New York’un hedonistik Studio 54 döneminde Andy Warhol’un da dikkatinden kaçmadı; Jamaikalı sanatçı, pop-art’ın yaratıcısının esin perisi oldu.

70’li yıllarda model olarak başladığı kariyerine daha sonra oyunculukla devam edip, bir dönemin sembollerinden biri haline geldi. Çok sayıda kalitesiz filmin yanı sıra, Conan ve James Bond gibi büyük bütçeli filmlerde de rol aldı. Alışılmadık tarzı ve ses rengiyle sahnelerin en parlak şovlarını sergileyerek bir fenomene dönüştü.

Ama bugün sahne kostümleriyle onu taklit etmeye çalışan Lady Gaga gibi pop yıldızlarından çok farklıydı o. Müzikteki sığlığını, giyimiyle ya da sansasyonlarla kapatmaya çalışanlardan biri değildi.

Evet, aklı ve hayalleri zorlayan androjen görüntüsü ve tavrıyla daima provokatifti. Ama o uyumsuz ve kışkırtıcı tavır, onun için bir pazarlama stratejisi değil, karakterinin en belirgin özelliğiydi.

Daha lisedeyken sosyal açıdan uyumsuz olduğu rapor edilmişti. Kilisede çalışan din görevlisi bir babanın aşırı baskısı altında yetişmiş, özgürlüğü keşfedince de kurallara meydan okumuştu.

Bu meydan okuyuş, bağımsız bir plak şirketinden çıkardığı “Hurricane”de de gösterdi kendisini. “Corporate Cannibal” adlı şarkı, Jones’un 21. yüzyılın ticari yamyamları dediği büyük plak şirketlerine başkaldırısının simgesi oldu.

1980’lerde daha çok Afrika ritimlerini, reggae, new wave, disko ve R & B ile harmanladığı şarkılarla ünlenmişti ünlü sanatçı. Reggae, funk, dans, rock ve trip-hop buluşturan “Hurricane” ise, yine ritimlere tutsak. Post-disko döneminde yaptığı en güzel çalışmalardan “Night Clubbing” (1989) ile Massive Attack’in “Protection” adlı unutulmaz albümünün bir karışımı sanki…

2008’de Grace Jones hakkında yazdığım yazıyı “O ayrıksı bir kasırga…” diye bitirmiştim. O kasırgayı 16 Temmuz’da Açık Hava Sahnesi’nde bütün kuvvetiyle hissetmek için sabırsızlanıyorum!

Written by zülalk

01 Temmuz 2010 at 20:00

>Dijital Çağın Sıra Dışı Sesi

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 1 Temmuz 2010

İstanbul Caz Festivali’nin en yaratıcı bölümü, bana göre, “Yeni Ozanlar”. Müzik dünyasının en yenilikçi alternatif seslerini ülkemize getirdiği için her yıl sabırsızlıkla bekliyorum bu bölümü.

Bu yıl da çok güzel bir sürpriz yaptı İKSV ve besteci, söz yazarı, multi-enstrümantalist, vokalist Imogen Heap’i davet etti festivale. 33 yaşındaki sanatçının adını, pek çok müziksever ilk olarak 1998’de Urban Species’in “Blanket” adlı parçasındaki unutulmaz vokalde duydu.

Ünlü prodüktör Guy Sigsworth’le kurduğu elektronik müzik grubu Frou Frou ile yaptığı çalışmalarla da beğeni kazandı Imogen Heap. Ancak asıl başarıyı, folk ve elektronik müziği bütünleştiren solo çalışmalarıyla yakaladı.

Kanımca, İngiliz müzisyenin en etkileyici özelliklerinden birisi, ilham kaynaklarının çeşitliliği ve onları müziğine yansıtma biçimi. Klasik müzik eğitimi almasına karşın, rock’tan folk’a ve dans müziğine kadar birçok türle yakın temas içinde Imogen Heap.

Bunun nedeni, yeni sesler yaratıp onları dönüştürmeye duyduğu ilgi olsa gerek. Bu ilgi, işe organik seslerle başlasa da, ses deneylerine tutkun her müzisyen gibi, sonuçta onu da farklı aletlere (array mbira ve hang gibi) yöneltmiş.

Imogen Heap’in manipüle edilmiş seslere olan düşkünlüğü beni her zaman cezbetti. O manipülasyonların sonucunda ortaya ne çıkacağını hep merak ettim. 1998- 2009 yılları arasında yaptığı üç solo albümünü de heyecanla beklememin temel nedeni buydu.

Gerçi geçen yıl yayımlanan albümü “Ellipse”in yapım sürecini blogunda yayımladığı 40 video ile dinleyicileriyle yakından paylaşıp bu merakı bir ölçüde önceden giderdi. Hatta hayranlarıyla iletişim kurmak için sosyal paylaşım sitelerini o kadar aktif bir şekilde kullandı ki, “interaktif çağın dijital kraliçesi” diye anılmaya başlandı.

Dikkatli dinleyiciler, Imogen Heap’in müziği ile ilgili çarpıcı bir noktayı da fark etmişlerdir mutlaka. Kendi içinde bir tezatı da barındırıyor bu müzik. Yeni sesler yaratma macerasında doğal olanla yapay olanı bir araya getirirken, şarkı sözlerinde hayatın çıplak gerçeklerini aktarıyor.

Örneğin, ilk albümü “I Megaphone” (1998), Imogen Heap’in ismi için bir anagram olmanın yanı sıra, içeriğini de ortaya koyar. Genç bir kadının duygusal kırılganlığını olabilecek en saf haliyle ve ağırlıklı piyano kullanımıyla duyurur dünyaya…

İkinci solo çalışması “Speak for Yourself” (2005), kendi tanımıyla “Guns N’Roses’dan daha Madonna, Dirty Dancing’den daha Donnine Darko”dur.

Geçen yıl çıkan son albümü “Ellipse” ise, iki dalda Grammy ödülüne aday gösterildi. Ancak romantik ve dingin melodileriyle oldukça beğenilen albüm, “Can’t Take It In” ya da “Hide and Seek” tarzı bir hitten yoksundu.

Imogen Heap’in, teatral performansı, çok iyi kullandığı sesi ve farklı kostümleriyle kendisini canlı dinleyenlerde büyük hayranlık yarattığını biliyoruz. Bazen karanlık bir melankoli, bazen de huzur yansıtan şarkılarıyla, İstanbul Modern’in bahçesinde de yeni hayranlar edineceğinden hiç kuşkum yok.

Written by zülalk

01 Temmuz 2010 at 19:51

>Gerçeğin ve güzelliğin peşinde bir efsane sanatçı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 1 Temmuz 2010

Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nin bu yıl en önemli konuklarından birisi, cazın unutulmaz sesi Tony Bennett. İstanbul’da ilk konserini verecek olan sanatçı, 15 Temmuz’da Şakir Eczacıbaşı anısına düzenlenen gecede sahneye çıkacak.

15 Grammy ödüllü Bennett’a merak ettiğim bazı soruları soru sorma olanağı buldum; içtenlikle yanıtladı.

Bir röportajınızda, “Kariyerim boyunca iniş çıkışlarım olmadığı için çok şanslıyım. Onca zamanın yüzde 99’unda, bütün dünyada hep büyük ilgi gördüm” demiştiniz. Sahnede geçirdiğiniz o müthiş 60 yılı düşününce, bütün bunların şansla ilgisi olduğunu sanmıyorum. Böyle bir kariyere sahip olmanın asıl sırrı ne?

Bunu söylemeniz çok hoş ama inanın çoğu gerçekten yeterince şanslı olmak ve de iyi bir fırsat doğduğunda hazırlıklı bulunmakla ilgili. Daha Columbia Records’la anlaşma yaptığımda aklımda yalnızca hir şarkılar değil, “hit şarkılar kataloğu” yaratma düşüncesi vardı. 1950’lerde kolayca para kazandıracak ama on gün içinde unutulup gidecek moda şarkılar yapmak yaygındı. Ben hep kaliteli şarkıları söylemek için ısrar ettim ve bu nedenle prodüktörlerle çok tartıştım. Ama sonunda farkı yaratan da bu oldu. Bir sanatçı olarak, yaratıcılık açısından ne yapmak istediğinize dair bir görüşünüz olmalı ve bazen çok zor olsa da elinizdeki bu silahı hiç bırakmamalısınız. Bunu yaparsanız, sanatınıza duyduğunuz tutkuyu asla kaybetmezsiniz ve dinleyicileriniz de, sahnede ya da kayıtta olsun, sizin gerçekten kendinizi ortaya koyduğunuzu bilir. Benim çok sadık hayranlarım var. Çocuğum ya da torunum yaşındakilerin konserlerime gelmesi heyecan verici. Onları asla hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum.

Bugüne kadar kendi albümleriniz için ya da başkalarının albümüne konuk olarak yüzlerce kayıt yaptınız. Birlikte çalıştığınız sanatçılar içinde müzikal anlamda daha kuvvetli bir bağ kurduğunuz isimler var mı?

Bu harika bir soru. Çünkü müzik endüstrisinde yer almanın bana sağladığı en büyük armağanlardan birisi, muhteşem müzisyenlerle çalışmak ve onlarla dostluk kurmak! Louise Bellson, beraber tatile gittiğimiz Elle Fitzgerald, New York Queens’den aile dostumuz Duke Ellington gibi isimleri sayabilirim. Duke Ellington’ı evimizdeki mutfak masasında annemle otururken anımsıyorum… Judy Garland, çok özel bir insandı. Onu tanıyıp birlikte şarkı söyleme şansını bulduğum için çok mutluyum. Bugünlerde k.d. lang’le çalışmayı seviyorum. Mükemmel şarkı söylüyor, müstesna bir insan. Tabii benimle birlikte dünyayı dolaşan dörtlü grubum da ailem gibi. Birbirimizi o kadar iyi tanıyoruz ki, sahnede kendiliğinden gelişen değişiklikleri rahatça yapabiliyoruz. Bu nedenle performanslar da her zaman doğal ve canlı kalıyor.

Sahnede geçirdiğiniz onca yıldan sonra bugün hala konserler verip albümler yapıyorsunuz. İçinizdeki ateşi canlı tutup sizi buna devam ettiren şey ne?

Şarkı söyleme ve resim yapmaya karşı tutkumu hiç kaybetmedim. Bu yapmak istediğim değil, yapmak zorunda olduğum bir şey. Kanımca, bir topluluğun karşısında şarkı söylemek ve birkaç saatliğine de olsa insanların günlük sorunlarını unutup keyif almalarına yardımcı olmak çok onur verici. Bu çok tatmin edici bir duygu.

Caz müzisyeni Hank Jones, geçen yıl 91 yaşında yaptığı bir söyleşisinde, “Henüz en iyi çalışmamı ortaya koyduğumu düşünmüyorum. Bu ulaşmak için çalıştığım bir hedef ama oraya daha varmadım” demişti. Günümüzün en saygın müzisyenlerinden biri olarak sizin bu konudaki düşüncenizi merak ediyorum: Hep olmak istediğiniz yere vardınız mı?

Bence “Her şeyi biliyorum” dediğiniz nokta, yaşamaya son verdiğiniz andır.

Ressam Georgia O’Keeffe şarkı söylemeyi, duygu ve düşünceleri ifade etmenin en mükemmel aracı olarak tanımlamış, şarkı söyleyemediği için resim yaptığını belirtmişti. Bir ressam olarak bu görüşe katılıyor musunuz? Müziğiniz bir resim olsaydı, nasıl bir resim olurdu?

Sanırım hem müzik hem de resimle uğraştığımdan, benim için bu ikisi arasında daha çok bir ying-yang ilişkisi söz konusu. Şarkı söylemek toplumla çok iç içe, binlerce insanın karşısında yapılan bir iş; oysa resmi kendi içinize dönerek yalnızken yapıyorsunuz. Her ikisini de yapabilmek harika. Eğer sahne performansından bunalırsam, birkaç saat resimle uğraşıp canlanabilirim. Resim yapmaktan yorulursam, sahneye çıkabilirim. Bu durum daima yaratıcı bir atmosferde kalmamı sağlıyor. Ben resim ya da müzik olsun, hep iki şeyi ifade etmek istedim: Gerçek ve güzellik.

>Caza Hava Muhalefeti

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 17 Temmuz 2009

İstanbul Caz Festivali’nin “Yeni Ozanlar” serisini her yıl büyük bir heyecanla beklerim. Bu yıl da öyle bekledim. Ancak festivalin son gününde şiddetli yağmur yağınca, korkulan oldu ve konserin kaderi değişti.

Akustik folkun başarılı ismi Emiliana Torrini’yi İstanbul Modern’in bahçesinde dinlemeyi umarken, konsere saatler kala mekânın değiştirildiğini öğrendik. Zorunlu olarak kapalı bir yer bulunmuştu; ama ne yazık ki orası Emek Sineması’ydı…

Zaten konser için hiç uygun olmayan salonda, bir de ek olarak havalandırma çok yetersizdi. Nefes alınmaz hale gelen salonda asıl perişanlığı yaşayanlarsa müzisyenler oldu.

İzlandalı sanatçı Torrini, gece boyunca yüzünden akan terleri silerken güler yüzünü hep korudu. Hatta “Bir daha hiç yıkanmayacağım. Bütün teri üzerimde tutup Türkiye’deydim diyeceğim,” şeklinde espri bile yaptı.

Ve konser başlayalı henüz bir saat olmuştu ki, dinleyicilere veda etti. Bis için geri dönüp birkaç şarkı daha söyledi; ama konserin toplam süresi 1.5 saati bulmadı.

Bunları yazmamın nedeni, festival organizasyonunu eleştirmek değil. Son anda ortaya çıkan aksiliğin giderilmesi için büyük çaba harcandığına eminim.

Fakat o gece yaşananlar bir kez daha kesin olarak gösterdi ki, Emek Sineması artık hiçbir ihtiyaca yanıt vermiyor. Bu nedenle, bir an önce yenilenip, tarihi önemine yakışır hale getirilmeli!

SESLE YARATILAN FARKLI KİŞİLİKLER

Salon fiziki anlamda gerçekten sıcaktı; ama Torrini’nin seslendirdiği duygular da sıcaktı. İzlanda denilince insanın aklına uzaklarda soğuk bir ülke geliyor. Ama ilginçtir; o ülkeden çıkan müzikler de hep çok dokunaklı oluyor.

Emiliana Torrini’yi İzlanda müziğini konu alan “Music from the Moon” adlı belgeselde izlemiştim. Ülkesindeki insanların yaşama bağlanmak için müziğe tutunduğunu anlatmıştı orada…

Emek Sineması’nda ter içinde şarkı söylerken gülümsemesini sağlayan da yine melodilerdi. Çocuksu sesiyle umutlardan, sevgiden söz ederken, daha çok utangaç bir kız edası vardı üzerinde.

Torrini, ses rengi ve yorumu nedeniyle, ünlü İzlandalı şarkıcı Björk’e benzetilir çoğunlukla. Onu andırdığı anlar var; ama bazı farklı özelliklere de sahip.

32 yaşındaki sanatçı, kimi şarkılarda saflığından sıyrılıp olgun bir kadın haline bürünüyor. Fakat hareketleriyle yapmıyor bunu; çünkü sahnede hep aynı yerde, mikrofonun önünde duruyor.

Torrini’nin sırrı, sesini kullanma tekniğinde. Değişik anlamlar yüklediği sesiyle farklı kişiliklere bürünüyor. Bu da, aldığı opera eğitiminin etkisi olsa gerek…

Bunu özellikle 1999 albümü “Love in the Time of Science”da yer alan şarkıları söylediğinde gözlemlemek mümkündü. Trip-hop etkisindeki tarzıyla, Björk’ü değil, daha çok Portishead’den Beth Orton’ı anımsattı.

Emiliana Torrini, “Yüzüklerin Efendisi: İki Kule” filminin bitiş jeneriği sırasında çalan “Gollum’s Song”u seslendirdiğinden bu yana bütün dünyada tanındı. Umarım İstanbul’a tekrar gelme fırsatını bulur ve biz de daha uygun bir ortamda dinleyebiliriz kendisini…

Written by zülalk

17 Temmuz 2009 at 21:04

>Cazın Yükselen Melody’si

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 9 Temmuz 2009

Amerikalı müzisyen, İstanbul Caz Festivali kapsamında Esma Sultan Yalısı’ndaydı

Müzik aşkın gıdasıysa, çalmaya devam ediniz.” (Onikinci Gece I. Bölüm, Sahne I).

Shakespeare, Melody Gardot’yu sahnede çalarken görse, Onikinci Gece’nin açılışında Dük Orsino’nun ilk sözü, “Müzik aşkın kendisiyse, hiç durmadan çalınız,” olabilirdi…

Tartışılabilir bir görüş belki; ama ben, salı akşamı genç sanatçıyı dinlerken bunu düşündüm. Büyük olasılıkla, Gardot’nun “Erkekler yalnızca aşığım; ben müziğe aşığım,” şeklindeki sözleri çağrışım yapmıştı…

Bu sözler, onu tanımayanlara abartılı gelebilir. Oysa Melody Gardot’nun müzik tutkusunun ardında özel nedenler var. Çünkü 6 yıl önce 19 yaşındayken geçirdiği ağır bir trafik kazası sonrasında, hayata yeniden dönüşünü müzik sağladı.

Bedeninde meydana gelen hasarlar yüzünden, küçük yaşlardan beri çaldığı piyanoyu çalamaz olmuştu. Doktorunun önerisiyle müzik terapisine başladı. Gitar çalmayı öğrendi, müzik sayesinde iyileşip kendi şarkılarını yazdı, albümler yaptı ve şimdi dünya turnesinde…

Norah Jones’dan Daha İyi

Ben, Melody Gardot’nun sesini ilk kez 2006’da duydum. Geçen yılın en iyi caz albümlerinden biri olarak değerlendirilen “Worrisome Heart”ı ilk çıktığında dinlemiş ve etkilenmiştim.

Ama Gardot’nun asıl büyük çıkışı, bu yıl nisan ayında yayımlanan albümü “My One and Only Thrill” ile oldu. Biri dışında tüm şarkıları kendisinin yazdığı bu ikinci stüdyo çalışması, Gardot’yu cazın kadın müzisyenleri arasında önemli bir yere getirdi.

O kadar ki, Jazz Times dergisi, “Gardot, Norah Jones kadar büyüyebilir mi?” sorusunu sordu. Onun gibi büyük bir üne kavuşur mu bilmiyorum; ama şunu söyleyebilirim ki, hem şarkıları hem de sahne performansı Norah Jones’dan daha iyi.

Müziği son derece içten ve yalın… Şarkılarının kimisi romantik, kimisi hüzünlü… Ama yansıttığı duygu her ne olursa olsun, kalbinin derinliklerinden geldiğini hissettirecek kadar yoğun. Yaşanmış ve hissedilmiş çıplak duygular, şiir gibi aktarılıyor Gardot’nun melodilerinde…

Yalınlığın en önemli sebebi, sanatçının kazadan sonra aşırı sese ve ışığa karşı duyarlı hale gelmesi. Bu nedenle sürekli gözlük takıyor, kendisine eşlik eden müzisyenler de, enstrümanlarını adeta incitmekten çekinircesine çalıyor.

Zarif Bir Duygusallık

Esma Sultan Yalısı’ndaki konserde sahneye yine bastonuyla çıktı Gardot. Aldı eline akustik gitarını, ipeksi sesiyle söyledi şarkılarını… Caz, folk ve blues’u Brezilya ritimleriyle buluşturdu.

Siyah beyaz filmlerin moda olduğu dönemleri anımsatan müziğiyle dinleyenleri bir kentten diğerine taşıdı. “Les Etoiles” ile Paris’teydik, “Your Heart Is Black As Night”la New Orleans’ta…

Kendi yazdığı şarkıların dışında, yeni albümünde de yer alan “Over the Rainbow”u da yorumladı. Doğrusu cesaret isteyen bir işti. Çünkü dünya, o melodiyi Judy Garland’ın Oz Büyücüsü’ndeki yorumuyla sevdi.

Zaman içinde başkaları da söyledi aynı şarkıyı; Garland’ınki umut doluyken, Eva Cassidy’ninki hüzünlüydü. Gardot ise, şarkının ruhuna bossa nova katıp dinleyenleri Latin Amerika’ya götürdü…

Yumuşacık sesi, minimalist yorumu, sahneden yansıyan sıcaklığı ve esprileriyle İstanbul’da adeta zamanı durdurup herkesi büyüledi Melody Gardot. Aslında yaptığı, “tek ve biricik heyecanı” müziği paylaşmaktı. Kendisini hayata bağlayan en büyük sevdasını anlattı dinleyicilere…

Dolunayın aydınlattığı o enfes Boğaz akşamı, unutulmaz bir film sahnesi gibi yerleşti zihnimize…

Written by zülalk

10 Temmuz 2009 at 08:57