Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Uncategorized’ Category

Vitrindeki Albümler 67:

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 8 Mayıs 2011

BILL CALLAHAN- Apocalypse (Drag City)

Şarkıcı/şarkı yazarı ekolünün temsilcilerinden Bill Callahan, 1990’da “Smog” ismiyle başladığı kariyerine 2007’den kendi gerçek adıyla devam ediyor. Modern rock ve country etkileşimli indie folk’a odaklanan albümleri, akustik gitar ağırlıklı şarkıları ve karanlık şarkı sözleriyle ünlü.

Bill Callahan adı altında yayımladığı dördüncü albümü “Apocalypse” de, Amerikalı müzisyenin tipik yanlarını en başarılı şekliyle yansıtıyor. Ancak onu yılın en iyi albümlerinden birisi yapan başka özellikleri de var.

Bu albüm, Callahan’ın şarkı sözü yazımında çok üst bir seviyede konumlanmış olduğunun açık kanıtı. Şarkılara karakterini veren en temel özellik, hiçbir agresiflik içermeyen sakin bariton sesi; ancak en az onun kadar önemli katkı şarkı sözlerinden geliyor. Çok ustalıkla belli bir düzeyde alaycılık enjekte edilmiş sözlere.

Bu yönleri nedeniyle onu “indie rock’ın Leonard Cohen”ı diye niteleyenler var. Benzerlikler kurulabilirse de kanımca Callahan’ın şarkılarının altyapısı daha karışık ve en önemlisi sesini daha doğrudan, düz bir tonda kullanıyor.

Karanlık şarkı sözlerinde kendi deneyimlerini dünya meseleleriyle karıştırıp aynı şarkı içinde yansıtıyor. Şarkılardaki anlatıcı bazen bir büyükbaş hayvan sürüsünün çobanı, bazen otel odasında eski kayıtlarını dinleyen bir müzisyen, bazen de kötü zamanlarda özgürlüğün ne anlama geldiğini sorgulayan herhangi birisi…

Toplam 40 dakika süren 7 şarkılık albümde akustik gitarın yanı sıra, keman ve piyano başrolde. İlk şarkı, “Drover”, akustik gitara eşlik eden kemanın sürüklediği melodisiyle çok güçlü bir açılış yapıyor.

America!” adlı parçada, birşeylerin yanlış gittiği ülkesini sorguluyor Callahan. Siyasi mesajı ve cızırtılı gitar sesleriyle sound olarak diğerlerinden ayrılan parçada, Afganistan, Vietnam, İran ve Amerikan Yerlilerinin adlarını sayıp “sözü edilmese de herkesin bir geçmişi olduğunu” söylüyor. Ancak bu ağır sözleri bile ses tonunu yükseltmeden dile getirişi, şarkıya ayrı bir ağırlık katıyor.

Albümün ilk yarısında hayatın dehşet verici yanlarına odaklanırken, ikinci yarısında özgürlüğün peşine düşüyor Callahan. Son parça “One Fine Morning”de kendi kıyametinin geldiğini duyursa da, müzikal yaşamında önemli bir çıkış bu albüm.

Written by zülalk

08 Mayıs 2011 at 10:02

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Bir Durutti Column Konseri

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
3 Mayıs 2011

Yazıya bu başlığı seçtim; çünkü bir The Durutti Column konseri başka hiçbir şeye benzemez. Elbette her grubun ya da müzisyenin kendine özgü özellikleri vardır; kimisi dinleyiciyle karşılıklı konuşur, kimisi sadece müziğini çalar gider, kimisi çok hareketlidir, kimisi mikrofonun önünde sabit durur konser boyunca…

Benim bu başlıkla anlatmak istediğim bunlar değil; bu konserin iç dünyamda yarattığı fırtına… Öylesine içten, her notasıyla büyük bir sevgi ve emek ürünü olan bir müzik ki, incitmeden sarsıyor, vurmadan acıtıyor…

Bu yazıda çok duygusal bir dil kullanıyor olabilirim; farkındayım. Ama engel olmayacağım. Manchester’da The Durutti Column’ü canlı dinlemek benim rüyalarımdan biriydi. Bu rüya geçen hafta 30 Nisan gecesi gerçekleşti! Konserin yapılacağı Bridgewater Hall’a saatler önce varıp box office’den biletimi bir zarf içinde aldığımda yaşadığım heyecanı tam olarak anlatabileceğimi sanmıyorum. Dile kolay; hayatımın soundtrack albümü yapılsa The Durutti Column’süz olmaz…

Salonun kapısında beklerken bir görevlinin CD satışı yaptığını gördüm. Bir de baktım ki The Durutti Column’ün yeni çıkacak “Chronicle” adlı albümünü de özel konser baskısı olarak satıyorlar! Hemen aldım. Albümle birlikte üzerinde Vini Reilly’nin el yazısıyla yazdığı bir not bulunan bir kart verdiler dinleyicilere.

Vini, notta bu albümün kendi hayatının bir kronolojisi olarak başladığını, yaşamında kendisine destek veren insanları anmak istediğini belirtiyor. Albümün hazırlık aşamasında hayatında önemli iki olay gerçekleştiğini yazıyor. Birincisi geçirdiği kalp krizi ve ikincisi de kız arkadaşı Poppy Morgan‘la ayrılması…

Her ikisi de çok sarsıcı olmuş Vini için. Bu olayların etkisiyle yazmış şarkıları. Her zamanki gibi belirgin bir melankoli hakim albüme; ama her zamankinden daha kırılgan sanki… Vini Reilly, bu defa Tony Wilson‘ın önerisini dinlememiş ve bazı şarkılarda vokal yapmış. Evet, Vini vokalde zayıf; anlatmak istediği her şeyi gitarıyla anlatabilecek kadar da yetenekli. Vokal kullanmasa daha iyi olurdu belki ama yine de o kırılganlığı yaratmada bir işlevi var vokalin…

Bridgewater Hall, Manchester’ın en saygın salonlarından birisi. Konserin orada yapılması ayrıca bir mutluluk nedeniydi. Koltuklara oturup sadece müziğe odaklanarak yaşadığımız anların zevkine varabildik böylece. Saat 19:30’da açıldı kapılar. Ben biletimi çok önceden almış olduğum için en öndeki sıranın en ortasındaki koltuğa oturdum. İçerde beklerken yeni albümden şarkıları dinlettiler izleyicilere.

25 dakika sonra Vini Reilly ve diğer müzisyenler göründü sahnede. Vini, üzerinde eski jean pantolonu, portakal renkli tişörtü ve sandaletleriyle her zamanki gibi umursamaz bir haldeydi. Bruce Mitchell, artık iyice yaşlandı ama perküsyon ve davulda hala döktürüyor. Bu iki efsaneye eşlik eden diğer isimler gitar ve marimbada Keir Stewart ve Manchesterlı prodüktör Laurie Laptop‘tu.

Ve gecenin en önemli şahsiyetlerinden birisi, şarkıların gerisindeki ilham kaynağı Poppy Morgan’dı. İki şarkıda piyano çalarak Vini ile düet yaptı. Konser boyunca sahnedeki ekranda Vini Reilly’nin hayatında rol oynayan insanların fotoğrafları gösterildi. Fotoğrafları Vini’nin kendisi çekmiş. Tabii en fazla fotoğrafla Poppy Morgan gecenin yıldızıydı. Aile üyelerinin yanı sıra, Tony Wilson, Alan Erasmus, Morrissey gibi isimlerin de fotoğraflarını görmek güzel bir nostalji yarattı doğrusu.

The Durutti Column konserini Manchester’da dinlemenin öneminden söz ettim yazının başında. Önemli çünkü Vini’nin geçmişini bilmeyen bir kalabalığın onun sahnedeki davranışlarını anlaması olanaklı değil. Yeri geliyor yoruldum diyor, arada bir “öff” diye iç geçiriyor, “Şimdi ne çalacaktık unuttum” diyor; “Bir şey çalmaya karar verip fikir değiştiriyor”, sahnedeki arkadaşları onun kararına göre hareket ediyor.

Bütün bunlar Vini’yi tanıyanlar için doğal. Her anı önceden programlanmış konserlerden çok farklı The Durutti Column konseri. Bunların üstüne bir de Vini’nin kalp krizinden sonra sol parmaklarını tam kullanamaması eklenince sahnede tam bir karışıklık yaşanıyor. Ama ne zamanki Vini alıyor eline gitarı, sorunlar son buluyor.

Konserde sık sık elindeki rahatsızlığın kendisini zorladığını söyledi Vini. Ama düzeltmek için çok çaba harcadığını da ekledi. En önemlisi de, Poppy ile yaşadıkları travmatik ayrılıktan sonra verdiği ilk konserde onun için yazdığı şarkıları çalması oldu. “Benim için zor bir konser” dedi. Neden ayrıldılar bilmiyorum ama aralarında o kadar çok yaş farkı olduğunu bilmiyordum. Yine de albümün içindeki kartta yazdığı gibi, “arkadaş” kalmaya karar vermişler. “Emptiness” adlı şarkıda “I still love you, my Poppy” diyor Vini… Özellikle Poppy’nin piyanoda Vini’ye eşlik ettiği anlar, yarattığı atmosferle çok etkileyiciydi. Salondaki herkesin duygusal olarak çok etkilendiği belliydi.

Bir ara doğrudan dinleyicilere hitap ederek ne kadar şanslı bir insan olduğunu anlattı Vini Reilly. Post punk akım başladığında bu işten hayatını kazanacak bir grup kurabileceğini hiç düşünmediğini söyledi. Bugün albümlerini yayınlayan Kooky Records’a ve konser için salonu açan Bridgewater Hall’a teşekkür etti ama asıl Factory Records’un sahipleri Prodüktör Martin Hannett‘e ve özellikle Tony Wilson’a şükran duyduğunu söyledi. Zor günlerinde ona destek olan arkadaşlarını andı. Poppy Morgan’ın annesi ve babasına özel minnetlerini sundu. “Bu insanlar olmasa ben şu anda sağ olmazdım” dedi. Duyduğum en içten teşekkür konuşmasıydı.

Olağanüstü güzel şarkıları, Vini Reilly imzalı fotoğraflarıyla eşsiz bir konserdi. 45 dakikalık ilk yarıdan sonra 15 dakikalık bir ara verildi. İlk yarıda daha yavaş tempolu yeni şarkıları çaldılar, ikinci yarıda daha eski ve hareketli şarkılar vardı. “Salford“, “Without Mercy“, “Keir’s Opus“, “Mother“, “Otis“, “Sealine” gecenin en çok alkış alan şarkıları arasındaydı.

Vini’nin Tony Wilson’a adadığı “Sketch for Summer“ı canlı dinlediğim an benim için zirveydi.

Bir daha The Durutti Column konserine gidebilir miyim emin değilim ama bu anı benimle hep yaşayacak. Teşekkürler Vini Reilly!

(Aşağıdaki videoları cep telefonuyla çektiğim için kalitesi yüksek olmayabilir. Ama bir fikir vermesi açısından paylaşıyorum.)

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=TV7R1&autoplay=0

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=GUKAH&autoplay=0

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=E7QBX&autoplay=0

Vitrindeki Albümler 64:

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 10 Nisan 2011

MIDLAKE-Late Night Tales (EMI)

Bugünlerde albüm önerisi soran herkese, hangi tür müziği daha çok sevdikleri hakkında bilgim olmasa da, önerebileceğim ender albümlerden birisi bu. Yanlış anlaşılmasın; çok sayıda güzel albüm çıkıyor ama çoğu belli bir müziği sevene hitap edecek türden.

Midlake’in Late Night Tales serisinden çıkan bu derlemesi ise, art-rock/folk-rock ağırlıklı olmasına karşın, dinleyen herkesi farklı atmosferlere ve ruh hallerine sokarak peşinden sürükleyecek kadar başarılı.

Late Night Tales serisi, aynı adla kurulan bağımsız bir plak şirketi tarafından başlatıldı. Son 10 yılda Belle & Sebastian, The Flaming Lips, Groove Armada, Four Tet ve Jamiroquai’nin de aralarında olduğu çok sayıda grubun/müzisyenin yaptığı derlemeler yayınlandı.

Bu serinin özelliği, sanatçıların kendilerine ilham veren, en sevdikleri müziği bir araya getirmesi. Böylece onların müzik macerasının temel taşlarını öğrendiğimiz gibi, çok güzel albümler dinleme olanağı da buluyoruz.

Serinin Midlake’in imzasını taşıyan yeni ürünü, doğrusu diğerlerini kıskandıracak kadar iyi. 18 parçanın yer aldığı derleme, hem eskilerden Jimmie Spheeris ve Bob Carpenter gibi isimlere, hem de Björk ve Beach House gibi çağdaş örneklere yer veriyor.

En dikkat çeken iki şarkı ise, Scott Walker’ın klasiklerinden “Copenhagen” ve Midlake’in Black Sabbath klasiği “Am I Going Insane” için yaptığı nefis akustik cover.

İtiraf edeyim; şarkı listesinde Scott Walker’ın adını listede görmek, bir hayranı olarak beni oldukça etkiledi. Üstelik de en güzel yorumlarından birisi “Copenhagen” seçilmiş!

Bütün bunlara ek olarak, albümün sonunda bir de sürpriz var. İngiliz yazar/romancı Will Self, “The Happy Detective” adlı öyküsünün son kısmını kendisi okuyor.

Albümü dinledikten sonra şu yorumu yapmak olanaklı: Midlake’in müziği birbirinden farklı ama çok sağlam kaynaklardan özümlenmiş. Late Night Tales derlemesi, eserlerindeki o çarpıcı yalınlığın nereden süzüldüğünü ortaya koyuyor.

Albümde yer alan parçaların listesi:

1. Bob Carpenter – Silent Passage
2. Bread Love & Dreams – Time’s The Thief
3. Fairport Convention – Genesis Hall
4. Steeleye Span – The Blacksmith
5. Lazarus – Warmth Of Your Eyes
6. Espers – Caroline
7. Jimmie Spheeris – Esmaria
8. Scott Walker – Copenhagen
9. Midlake – Am I Going Insane (Exclusive Black Sabbath Cover Version)
10. Björk – Unravel
11. Beach House – Silver Soul
12. Sandy Denny – Carnival
13. The Flying Burrito Brothers – Christine’s Tune
14. Jan Duindam – Happiness & Tears
15. Twice As Much And Vashti – Coldest Night Of The Year
16. Sixto Rodriguez – Crucify Your Mind
17. Nico – These Days
18. The Band – Whispering Pines
19. Will Self – The Happy Detective – part. 4

Written by zülalk

10 Nisan 2011 at 15:13

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Vitrindeki Albümler 62:

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 27 Mart 2011

R.E.M.- COLLAPSE INTO NOW (Warner Bros. Records)

R.E.M. sözünü tuttu. Albüm çıkmadan önce röportajlarda, yeni çalışmalarının klasik R.E.M. soundunu yansıtacağını söylemişlerdi; dediklerini yaptılar.

2004’te çıkan “Around the Sun” albümünün başarısızlığından sonra, Michael Stipe, grup üyelerine “Bir tane daha kötü albüm yaparsak bu iş biter” demişti.

Ardından 2008’de “Accelerate” yayımlandı. Politik sözleri ve ağırlıklı gitar sounduyla öncekine göre bir gelişmeyi gösteriyordu. Ancak R.E.M. gibi büyük bir grup için yetmezdi.

Çare orta tempolu, yarı folk-rock parçalarla baladları buluşturan klasik sounda dönmekti. Bu albümde yeni bir şey icat edilmemiş, bu yapılmış; ayrıca Patti Smith, Lenny Kaye, Pearl Jam‘den Eddie Vedder ve Peaches gibi isimlerin albüme katkısı da sağlanmış.

Sonuç olarak, daha canlı bir hava yakalanmış. Ancak beni en çok çeken parçalar başta “Oh My Heart” olmak üzere “Everyday Is Yours To Win”, “Walk It Back” ve “Me, Marlon Brando, Marlon Brando and I” gibi baladlar oldu.

Özellikle “Oh My Heart”ta Stipe’ın sesindeki kararlılığı etkileyici buldum. Patti Smith ve Lenny Kaye’in katkısıyla albümün en güzel şarkılarından birisi de kapanışı yapan “Blue“.

Albümdeki şarkı sözlerine bakacak olursak, 2008’de Amerika’da Bush’un yarattığı savaş kabusunun etkisiyle oldukça agresif sözler yazan Michael Stipe belli ki son yıllarda rahatlamış. Hatta “Oh My Heart”ta “Fırtına beni öldürmedi, hükümet değişti” bile diyor.

Ama kanımca bu defa da biraz fazla kolaya kaçmış. “I cannot tell a lie/ It’s not all cherry pie” ya da “It happened today, hooray hooray/ It happened hip hop hooray” gibi ona pek yakışmayacak türden fazla basit uyaklar var sözlerde…

Bu sıkıntının dışında, “Collapse Into Now”, içerdiği bu canlı ve zengin soundla, kanımca grubun 1997’de davulcu Bill Berry’nin ayrılışından bu yana yaptığı en iyi albüm.

Written by zülalk

01 Nisan 2011 at 17:05

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Füzyon cazla dünya yolculuğu

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 27 Mart 2011

İstanbul son yıllarda festival dışında da sık sık caz efsanelerini ağırlıyor. Bu hafta da öyle oldu. Perşembe gecesi İstanbul Jazz Center’da Ron Carter, Mulgrew Miller ve Russell Malone çalarken, aynı akşam Salon’da füzyon cazın en önemli davulcularından Billy Cobham konseri vardı.

Daha önce canlı dinleme olanağı bulamamıştım Cobham’ı. Caz, rock ve funk’ı bir araya getiren albümlerinden ve internette izlediğim kayıtlardan konserde nasıl bir performansla karşılaşacağımı tahmin ediyordum. Ama itiraf etmeliyim ki, Cobham ve kendisine eşlik eden beş müzisyenin yarattığı etki, tahminimin ötesine geçti.

Salon’un masalı oturma düzeni, yine konser boyunca dinleyicilerin çıt çıkarmadan sadece müziğe odaklanmasını sağladı. Bu oturma düzeninin bir etkisi de, masalar birbirine yakın durduğu için samimi bir ortam yaratması oluyor. Birbirini hiç tanımayan insanlar, konser başlayana kadar az sonra dinleyecekleri müzisyen hakkında konuşmaya başlıyor. İlginç bir samimiyet doğuyor.

Ünlü davulcuya o akşam gitarda Jean-Marie Ecay, basta Michael Mondesir, perküsyonda Junior Gill, tuşlular ve kemanda Christophe Cravero ve tuşlularda Camelia Ben Naceur eşlik ediyordu.

Açılış parçası, “Palindrome” albümünden “Mirage” ve ardından “Fruit of the Loom”dan “Cat in the Hat”ti. Sahnenin ortasına yerleştirilen kocaman bir double bass setin arkasında gözleri kapalı, adeta trans halindeymiş gibi çalıyor Billy Cobham. Gözlerini açtığındaysa ya grup arkadaşlarına bakışlarıyla bir şeyler anlatıyor ya da gülerek izleyicilere bakıyor.

Genellikle davulcular attıkları güçlü sololarla insanların aklında yer eder. Cobham da müthiş sololar atıyor; ama benim aklımda, onların yanı sıra, Cobham’ın yeri geldiğinde arka planda kalıp diğer enstrümanların öne çıkmasına izin veren, dengeli ve yönlendirici tarzı da kaldı. Cobham’ın farkı, sadece vuruşlarının gücünden değil, aynı zamanda son derece ritmik ve melodik çalışından da kaynaklanıyor.

Billy Cobham, caz dünyasında “open-handed drumming” diye adlandırılan tarzın öncülüğünü yapan davulculardan birisi. Yani her iki elini de eşit şekilde geliştirdiği için, sol ayaktaki zil sistemini (hi-hat) ve trampeti, genel uygulamanın tersine, ellerini çaprazlama pozisyona getirmeden çalıyor.

Bunun davulcuyu yavaşlatabileceğini söyleyenler vardır. Oysa Cobham’da tersi söz konusu; gerektiğinde öyle hızlı ki, izlerken gözlerimiz ellerini seçemez oluyor. O akşam konserde güzel bir şov da yaptı. Her iki eliyle ikişer baget tutarak çaldı. Bugüne kadar gördüğüm en etkileyici davul soloyu o gece dinledim.

2007 albümü “Fruit of the Loom” ve geçen yıl çıkan “Palindrome”dan çaldığı parçalarla, konser boyunca bizi Brezilya’dan İsviçre’ye, Güney Amerika’dan Avrupa’ya dolaştırdı Cobham.

Konserin sonunda hayatını puro sarıp içmekle geçiren Kübalı bir kadından esinlenen “Cancun Market”la Küba’ya kadar gittik. O parçayı çalarken müzisyenlerin hepsi gülümsüyordu. Müziğin gücü bu işte; iyi çalındığında hem müzisyenin hem dinleyicinin yüreğine dokunur.


Konserden iki kısa video: (Cep telefonu kamerasıyla çekildiği için videolardaki ses ve görüntü kalitesi çok iyi değil ancak az da olsa bir fikir veriyor.)

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=G19YW&autoplay=0

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=VC4BM&autoplay=0

(Videolar bana, fotoğraflar Ali Güler’e aittir.)

Written by zülalk

01 Nisan 2011 at 16:53

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Savaş gecesinde aşk şarkıları

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 21 Mart 2011

Cumartesi gecesi dünyanın iki korkunç haberle sarsıldığı saatlerdi. Japonya, şehir suyu ve yiyeceklerde radyasyon bulunduğunu açıklamıştı. Daha sonra Fransa’nın ardından İngiltere ve Amerika’nın da Libya’ya hava saldırısına başladığı duyuldu. İçimi kaplayan sıkıntıyla Salon’un yolunu tuttum. Açıldığından bu yana müzikseverlerin hayatını daha anlamlı kılan bu ufak mekanda birkaç saat olsun her şeyden uzaklaşabilir miydik?

O akşam sahnede Joan as Police Woman vardı. Amerikalı müzisyen Joan Wasser’ı bu solo projesiyle 2007’de Kilyos’taki Radar Live festivalinde dinlemiştik. Bu yıl üçüncü albümünü yayınladı Wasser. “The Deep Field” adlı bu çalışması için çıktığı Avrupa turnesinin son konserinde de İstanbul’a uğramadan geçmedi.

Saat 22:40’ta Salon’un kapıları kapandı. Davulda Parker Kindred ve synth’lerde Tyler Wood ile karşımızdaydı Joan. Siyah deri tulumuyla geçti klavyenin başına yeni albümden “The Action Man” ile yaptı açılışı. “Şimdi durup beni dansa kaldırma zamanın geldi” diyordu kalbindeki sevgiliye.

The Magic”le devam ettiğinde bu kez “İçimde yaşayan vahşi hayvanlar acaba bir gün özgürleşecek mi?” diye soruyordu. Ama onun sözünü ettiği vahşiliğin bombalamakla, şiddetle ilgisi yoktu elbette. Yeni albümde bol bol seksüel çağrışımlar kullanmış Wasser ve belli ki şimdiye kadar yaptığı en açık ve içten sözleri yazmış.

Bazı gazetelerde konser öncesi çıkan haberlerde Joan Wasser’ın sesi hakkında tuhaf tanımlamalar yapılmış. Okuduğum bir tanesi “çikolatalı puding sesli kadın” demiş mesela. Böyle zorlama tanımlamalara hiç gerek yok; soul şarkılarını söylerken yumuşacık, funk esintili şarkılarda eğlenceli ve seksi, rock söylerken çok güçlü çıkıyor Joan’ın sesi.

Ayrıca onun sesini tek bir karaktere indirmek de doğru değil; o geceki konserde de bir kez daha kanıtlandığı gibi, başka kişiliklere bürünebilen, esnek bir sese sahip.

Nitekim klavye çalarken farklı, gitarı eline aldığında da farklı duruyor sahnede. Gitarı çalarken daha çok rock gitaristi, şarkıcı Joan Jett’i andırıyor. Hatta gitarda solo atarken öylesine hırsla çalıyor ki, gitar telleri bile dayanmıyor.

O gece konserde iki kere gitar teli koptu. Dinleyicilere “Gitar çalan ve bunu düzeltebilecek olan var mı?” diye sordu Joan. Kalabalığın arasından “Ben varım!” diye bağıran Hürriyet Daily News’tan arkadaşımız Çetin Cem’di. Gitar telini iki kez takarak konserin devam etmesini sağlayan Çetin, konserin kahramanı oldu.

Bu sayede müthiş bir “Christobel” ve “Say Yes” dinledik. Teknik aksaklıklar bununla da bitmedi. İki aydır turnede kullandıkları aletlerden bazılarının yerine o akşam sahnede ilk kez çaldıkları aletler vardı. Müzisyenler için zor bir geceydi, “Bu konseri hiç unutmayacağız” dediler.

Biz de unutmayacağız. Dünyada bir yerlerde radyasyon bulutları yayılıyor, bombalar uçuşuyordu. Biz Salon’un kapısını kapadık; Türk, Amerikalı, İngiliz, Fransız, hepimiz iki saatliğine Joan’ın aşkla dolu alternatif dünyasına girdik.

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=ERTJ6&autoplay=0 (Bu linkte de bir video var ama WordPress’te yazıya iliştirme yapmıyor. Linke tıklarsanız videoyu izleyebilirsiniz.)

Joan as Police Woman from zülal on Vimeo.

(Videolar bana, fotoğraflar Ali Güler’e aittir.)

Written by zülalk

21 Mart 2011 at 17:55

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Vitrindeki Albümler 61:

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 20 Mart 2011

DEAF CENTER- Owl Splinters (Type Records)

Albüm eleştirilerinde genellikle en son söyleneni “Owl Splinters” için ilk başta söyleyeceğim: Bugüne kadar dinlediğim en iyi albümlerden birisi. Çok iddialı bir söz biliyorum; ama beni daha ilk dakikasında olduğum yere adeta çivileyip esir aldı bu albüm.

Norveç’in müstesna ikilisi Deaf Center, Erik Skodvin (çello) ve Otto Totland’dan (piyano) oluşuyor. 2005’te çıkardıkları “Pale Ravine” adlı ilk albümleriyle, modern klasik ve dark ambient türünün unutulmazları arasında girdiler. Ancak geçen altı yılda, her ikisi de solo çalışmalara yönelince yeni bir Deaf Center albümü çıkmadı.

Ama sonunda bu yıl Berlin’de bir araya gelip bu yeni albümü kaydettiler. Bir hafta Nils Frahm‘ın stüdyosunda buluşup, albümün nasıl olacağı konusunda önceden kararlaştırılmış hiçbir düşünce olmadan kayda başlamışlar. Piyano, çello ve synth’lerle deneysel birkaç saatin ardından kendiliğinden organik bir şekilde gelişmiş albümün soundu.

Öncelikle albüm hakkında belirtilmesi gereken nokta, prodüksiyon kalitesi belli bir çizginin epey üzerine çıkmış. “Pale Ravine”e göre, bu defa daha analog bir stüdyo kaydı var elimizde. “Field recording” denilen arazi kayıtları daha az. Bunun nedeni, akustik bir altyapıyla canlı doğaçlamanın ve stüdyo temelli bir kaydın tercih edilmiş olması.

Karanlık bir atmosfer yaratan albümün, sinemasal ve hipnotize edici bir soundu var. Tamamen enstrümantal ama çello ve piyano öylesine güçlü ki, hiçbir söze gerek yok; sizin öykünüz neyse ona soundtrack oluyor. Gizemli birtakım olayların yaşanacağı belirsiz bir yere sürükleniyor gibi hissettiriyor.

“Bunun nesi güzel?” derseniz, David Lynch ya da Stanley Kubrick filmlerini izlemenin nesi güzelse, bunda da o güzel derim. İşin ilginci, kimi anlarda ürpertici bir atmosfer yaratsa da, insanı rahatsız etmiyor; aksine büyük bir merak uyandırıyor.

Ayrıca genel olarak albüme hakim olan karanlık yapı, ana karakterin piyano olduğu “Time Spent” ve “Fiction Dawn” adlı parçalarla son derece rahatlatıcı bir havaya bürünüyor. Süresi iki dakikanın biraz üzerinde tutulan bu kısa parçalar, adeta “her karanlığın sonunda aydınlık vardır” mesajı veriyor. Bu mesaj olmasa, toplam 43 dakika 17 saniye süren albüm, daha dibe doğru vuran çok yoğun bir etki yapardı kuşkusuz. O nedenle bu nefes almaların şarkı sıralamasında yeri çok önemli.

Benim albümdeki sekiz parça arasında favorim “The Day I Would Never Have“. 10 dakika 42 saniye süren parça, cama vuran yağmur damlacıklarının yarattığı tıkırtılara benzer seslerle başlıyor ve piyano ile çellonun sürüklediği diyalogla giderek gerginleşiyor.

Dikkat çekmek istediğim bir diğer parça “Animal Sacrifice“. Bu parçaya ilham olan ve adını veren bu dehşet verici olay, sözsüz olarak herhalde ancak bu kadar güzel ve etkili yorumlanabilir…

Deaf Center, ambient türünde canlı doğaçlama kaydın en çarpıcı örneğini verdi. Her zevke hitap etmeyeceği kesin ama deneysel, minimalist dark ambient’tan hoşlananlara mutlaka öneririm. Olanaklıysa yaptığınız her işi bir yana bırakıp, bir yere oturun ve albümü baştan sona yüksek sesle dinleyin. Farklı bir deneyim olacağı kesin.

Albümü buradan dinleyebilirsiniz:

Written by zülalk

20 Mart 2011 at 17:01

Uncategorized kategorisinde yayınlandı