Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Warren Ellis’ Category

>Vitrindeki Abümler 3:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/24 Ocak 2010

NICK CAVE & WARREN ELLIS- The Road (Mute Records)

Ana aktörler yerinde kemanla piyanonun olduğu bir öykü düşünün. Keman, baba rolünde; piyano ise oğul… Nick Cave ile Warren Ellis‘in “The Road” adlı filme yaptıkları müziklerden oluşan albüm, insanda bu izlenimi yaratıyor.

Gizemli bir felaketin yerle bir ettiği, çorak Amerika topraklarında hayatta kalan bir baba ile oğlunun denize doğru yaptığı dramatik yolculuk, Cormac McCarthy’nin 2007’de Pulitzer ödülü kazanan “The Road” adlı romanının konusu.

John Hillcoat’un sinemaya uyarladığı filmin orijinal müziği, çoğunlukla keman ve piyano diyaloğu halinde gelişiyor. Tamamen enstrümantal albümde, yaşanan gergin anlara eşlik edecek şekilde, kimi zaman yoğun perküsyon ve elektronik öğelere yer verilmiş.

Daha önce “The Proposition” ve “The Assasination of Jesse James by the Coward Robert Ford” filmlerine yaptıkları müziklerle dikkati çeken Cave ve Ellis’in bu son albümü, bir üçlemenin son ayağı gibi de görülebilir. Hepsinde de zor kararlar vermek durumunda kalan insanların yaşadığı trajik olaylar anlatılıyor.

18 parçanın yer aldığı 50 dakikalık bu çalışmanın özelliği, filmden bağımsız olarak da kendi kimliğini oluşturması. Çoğu filmde, belli bir sahneyi ön plana çıkarmak için 15-20 saniyelik spot müzikler kullanılır. Cave ve Ellis, bunu yapmıyor; 18 parçanın her birisi ayrı bir öykü anlatıyor. Sarsıcı, ürkütücü, dokunaklı ya da yeşeren umudun habercisi öyküler…

Karanlık minimalist müzikten hoşlanıyorsanız ve kemanla piyanonun birbirlerine ne anlattıklarını merak ediyorsanız, bu albümü dinlemenizi öneririm.

Reklamlar

Written by zülalk

24 Ocak 2010 at 18:33

Nick Cave, Warren Ellis kategorisinde yayınlandı

>2007’nin En İyi Albümleri

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/29 Aralık 2007

Aralık ayı gelince “Yılın En İyileri” listesi yapmak adettir. Ben de buna uydum ve 2007’nin en iyi 10 albümünü sıraladım. Ama listeye geçmeden önce belirtilmesi gereken dört husus var: 1-Bu liste, temel olarak yabancı alternatif/rock (indie rock)/elektronik müzik albümlerini kapsıyor. 2-Liste yapılırken satış rakamları dikkate alınmadı. 3-Elbette adı sayılabilecek başka albümler de var, ama bu yazının fiziksel sınırları ilk 10 albümü yazmaya olanak veriyor. 4-Bu yazıyı yazarken müziğin önemini bir kez daha duyumsadım. Bana göre, müzik dünyayı güzelleştiren ve onu yaşanmaya değer kılan en önemli şeylerin başında geliyor. Onca itiş kakışın sürdüğü dünyada bu albümler olmasaydı, 2007 kesinlikle daha sıkıcı geçerdi. 2008’in de bol müzikli geçmesi dileğiyle mutlu yıllar…

1-Radiohead-In Rainbows: Radiohead’in müziği öylesine kendine özgü ki, başka hiçbir grubun müziğine benzemiyor. Grubun uzun süredir yaptığı en melodik şarkılardan oluşan “In Rainbows”da şarkı sözleri de daha açık. Radiohead, birkaç yıl önce karmaşık yapılı şarkılarıyla kimilerinin aklını epeyce karıştırmıştı, ama o aklı karışanlar da bu albümdeki minimal soundun etkisiyle grubun müziğine yeniden sevdalandılar.

2-Arcade Fire-Neon Bible: Kanadalı art-rock grubu The Arcade Fire, ikinci albümü “Neon Bible”da ruhani temalarla uğraşırken eğlenceli olmayı başararak yine büyük takdir topladı. Gümbür gümbür perküsyonlar, yaylılar, akordeon, gitar, mandolin, piyano, armonika ve flüt ve saksofon… İnsanın dinlerken yerinde sabit durmasına olanak bırakmayan, dinamik bir albüm.

3-LCD Soundsystem- Sound of Silver: Biraz punk, biraz indie-rock, biraz disco-house karışırsa ne olur? Dance-rock olur. Ya da Brian Eno, David Bowie, New Order ve Young Marble Giants’ı bir arada düşünün. LCD Soundsystem olarak da bilinen James Murphy’nin bu albümü yaparken kullandığı formül bu yazı içinde böyle kısaca özetlenebilir belki ama bu işler bir tek formülle olmuyor tabii; önce yetenek lazım.

4-Recoil-subHuman: Depeche Mode’un eski klavyecisi Alan Wilder’ın elektro-blues, rock, ambient, caz esintileri taşıyan albümü, özellikle prodüksiyon ve düzenlemelerdeki başarısıyla dikkat çekiyor. Yılın en iyi çalışmalarından biri olmasına karşın medyada görmezden gelinen albüm, Wilder’ın ticari kaygıya kapılmadan yaptığı deneysel çalışmalardan birisi.

5-Nick Cave-Warren Ellis-The Assassination of Jesse James Soundtrack: Yaylıların ve piyanonun bazen ağladığını, bazen de birbirleriyle tatlı tatlı konuştuklarını düşünmenize yol açıp, hayal kurmanıza neden olacak etkileyici bir soundtrack albümü. Müzik öylesine güzel ki, hayalimdeki imajları yok etmesinden çekindiğim için, filmi görmekten bile vazgeçtim.

6-The Good, The Bad & The Queen-The Good, The Bad & The Queen: Blur ve Gorillaz projeleriyle tanıdığımız Damon Albarn’un, Paul Simonon, Simon Tong ve Tony Allen’dan oluşan rüya gibi bir ekiple yarattığı son mucize. Blair yönetimindeki İngiltere’nin ve Bush idaresindeki dünyanın sorunlarına odaklanan melankolik, nostaljik ve dramatik şarkılar.

7-Amy Winehouse-Back To Black: 2007 boyunca neredeyse her gün gazetelerde onunla ilgili skandalları okuduk. Ama Winehouse’un beni ilgilendiren yönü ise, yılın en iyi albümlerinden birisine imza atmış olması. 60’ların retro vokal soundunun günümüz müziğiyle çok başarılı bir şekilde harmanlandığı bu albüm, genç sanatçının aşk acılarının bir ürünü. Orijinalitesi ile çoğu müzisyeni kıskandıran “Back To Black”, The Guardian gazetesi tarafından da, “21. yüzyılın soul klasiği” olarak tanımlandı.

8-Apparat-Wallls: Alman prodüktör/DJ Sascha Ring, elektronik müzik sevenlerin yakından tanıdığı, IDM (Intelligence Dance Music) ekolünü izleyen isimlerden birisi. IDM, alışılmadık seslerin farklı ritmik düzenlemerle kurgulandığı, dinlenilmesi kolay olmayan ve dans etmeye pek de uygun bulunmayan bir müzik türü. Apparat’ın müziği ise ilginç bir şekilde, “dans müziğinde duygu arayanlar için” diye tanımlanır. Son albümü “Walls”, bu tanımı tam anlamıyla hak ediyor. Yılın en yaratıcı albümlerinden birisi.

9-The National-Boxer: Solistleri Matt Berninger için New York’un yeni Leonard Cohen’i diyorlar ama bana daha çok Ian Curtis’i hatırlatıyor. Depresif ruh hallerini ve modern insanın yalnızlığını anlatıyorlar. Akustik gitarlara eşlik eden zarif piyano ve keman sesleriyle insana derinden dokunan ve akla takılıp kalan bir müzik.

10-Bat For Lashes-Fur And Gold: Pakistanlı bir baba ile İngiliz bir annenin kızı olan Natasha Khan’ın öncülüğünde kurulan Bat For Lashes, alternatif müziğin son dönemde en iyi çıkış yapan gruplarından birisi. Tamamen kadın müzisyenlerden kurulu grubun müziği Björk, Tori Amos ve Kate Bush’u andırıyor. Perküsyon, harpsikord, keman ve elektronik seslerin birlikteliği ilginizi çekiyorsa ve piyano baladlarını seviyorsanız kaçırmayın.

>Bu Filmin Müziklerine Dikkat

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/1 Aralık 2007

The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford” (Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti) ülkemizde geçen hafta gösterime giren filmlerden biri. Yeni Zelanda doğumlu Andrew Dominik’in yönettiği film, Amerika’nın en ünlü kanun kaçağının ve onu silahla vurarak öldüren 19 yaşındaki hayranının yaşamlarını konu alıyor. Brad Pitt, Sam Shepard, Casey Affleck gibi ünlü oyuncuların başrolleri paylaştığı filmi beğenen de var beğenmeyen de. Ama benim asıl dikkat çekmek istediğim şey, filmin albüm olarak da yayımlanan muhteşem müzikleri. Böylesine etkileyici bir çalışmanın yaratıcıları ise, olağanüstü yetenekli iki müzisyen: Nick Cave ve Warren Ellis. Daha önce yönetmen John Hillcoat’un “The Proposition” adlı filminin müziklerini de birlikte yapan ikilinin bu yeni eseri, adından çok söz ettirecek.

Keman, buzuki, keyboard, gitar ve mandolin gibi birçok enstrüman çalan, 42 yaşındaki Avustralyalı besteci Warren Ellis, Nick Cave’in önderliğindeki The Bad Seeds ve Grinderman adlı gruplarla uzun süredir çalışıyor. Ellis’e modern zamanın en önemli şairlerinden biri olarak tanımlanan Nick Cave ve film müzikleri hakkında sorularımızı yönelttik.

Jesse James suikastini konu alan filme yaptığınız müziklerde yaylılar ve piyano mükemmel bir uyum içinde. İnsana çok dokunan, yoğun bir duygusallık var. Sanki iki sevgili konuşuyor gibi…

Bu çok hoş bir değerlendirme. Evet, çeşitli enstrümanları kullanarak, birbiriyle bütünleşen ve uyum sağlayan melodiler elde etmeye çalıştık. Müziğin öne çıkıp dikkat dağıtmasını istemedik ve filmdeki görselliği desteklemesi için uğraştık.

Bu filmin müzikleri için yine Nick Cave’le bir araya geldiniz? Nasıl bir çalışma süreci geçirdiniz?

İkimiz de iş yapıp bitirmeyi seviyoruz. Çok fazla konuşmayız ama her zaman verimli bir atmosfer yaratabiliyoruz. Bu film için önce dört gün boyunca stüdyoda saatlerce fikirlerimizi ortaya koyduk, sonra filmden bazı sahneler izledik ve sonra da yaptıklarımız hakkında yönetmenden görüş aldık. Böylece ne yapmamız gerektiğine karar verdik. Ana temaları öğrendiğimizde yaylıları devreye soktuk. Bütün bu süreç uzun zaman aldı, çünkü yapımcılar filmin son kurgusu üzerinde anlaşmakta bazı sorunlar yaşıyorlardı.

Yani filmin son kurgusunu görmeden müziği düşünmeye başladınız. Bu durumda yönetmenin isteklerini karşılayacak müzikleri nasıl besteliyorsunuz?

Andrew Dominik’in nasıl bir müzik istediğine ilişkin tam bir fikri vardı. Bize düşüncelerini anlattı, biz de onları gerçekleştirmeye çalıştık. Stüdyo aşamasındayken Nick onunla sık sık görüşürdü, müzik editörümüz Gerard McCann de kendisiyle sürekli iletişim halindeydi. Aslında filmin kurgulanmış son halinin üzerinden çalışmamamız garipti. Sonunda yönetmenin yaptığımız müzikten hoşnut kalmadığı noktalarda stüdyoya dönüp tekrar çalıştık. Üç defa oldu bu.

Çalışmanız toplam ne kadar zaman aldı?

Haftanın beş günü, üç ayrı kayıt seansı yaparak altı ay geçirdik. Ayrıca bu seanslar arasında iki tiyatro yapımı ve Grinderman grubunun albümü için de kayıtları tamamladık. Kurgudan kaynaklanan etkenler nedeniyle yavaş bir süreçti.

Beste yaparken müziği film mantığı içinde mi, yoksa bir albüm olarak mı düşünürsünüz ya da ikisi birden mi etkili olur?

Öncelikle film gelir. Siz bestenizi çok beğenseniz bile, eğer filmde işe yaramıyorsa olmaz. Bu da kendi albümlerinizi yaparken işleyen süreçten çok farklıdır. Onları sadece kendiniz için yaparsınız ve sadece sizin için iyi olması yeterlidir. Oysa soundtrack söz konusu olduğunda, uygunluğu belirleyecek olan şey filmin kendisidir. Aslında garip bir şekilde özgürleştirici bir deneyim bu. Çünkü normalde kendi albümünüzü yaparken hemen vazgeçemeyeceğiniz şeyleri burada hemen bir kenara itebiliyorsunuz.

Besteci Hans Zimmer’e göre, bir film yönetmeninin en çok istediği şey, filmin müziklerini yapan bestecinin başarılı olması. Çünkü besteci başarısız olursa, film de başarısız olur diyor. Siz de aynı görüşte misiniz?

Müzik, bir filmde çok kötü bir etki yaratabilir gerçekten. Kullanılan müziğin filmi destekleyici olması, bir bütün oluşturmaya yardım etmesi gerekir. Nasıl bir müzik kullanılması gerektiğini filmin kendisi gösterir zaten. Yönetmenin anlatmak istediğini ortaya çıkarmasında yardımcı bir unsur olmalıdır müzik.

Nick Cave’le çalışmak nasıl bir duygu?

Onunla stüdyoda kayıt yapmaktan ve birlikte konser vermekten her zaman hoşlandım. Giderek daha verimli bir işbirliği geliştirdik. Bazı tiyatro prodüksiyonlarında, Grinderman albümlerinde birlikte çalıştık. Yakında yeni The Bad Sees albümü çıkacak. Ayrıca bir İngiliz beyin cerrahı hakkındaki bir belgesel için de üçüncü soundtrack çalışmamızı yeni tamamladık.

Written by zülalk

02 Aralık 2007 at 17:51

Nick Cave, Warren Ellis kategorisinde yayınlandı

>Primal Scream’den Bu Defa Blues Rock

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/7 Ekim 2006

Doksanlı yıllarda İngiliz rock tarihinin en iyi albümlerinden biri olarak tarihe geçen “Screamadelica” ve 2000’li yıllarda “XTRMNTR” adlı albümleriyle müzik dünyasını etkileyen Primal Scream grubu, dokuzuncu stüdyo albümünü kısa bir süre önce yayımladı.

“Riot City Blues” adını taşıyan albüm, grubun 2002 tarihli “Evil Heat”teki elektronik soundunu geride bıraktığının kanıtı. Solist Bobby Gillespie önderliğindeki grup, dans müzik etkisindeki rock’tan ilk yıllarındaki blues etkisindeki rock’a dönmüş. Farklı müzik türlerini denemekten hiç kaçınmayan grup, bugüne kadar psychedelic funk’tan glam rock’a, electro-punk’tan klasik rock’a kadar her türde örnekler verdi. Primal Scream’in beni en çok çeken özelliklerinden biri de müzikteki bu deneysel anlayışları.

Her ne kadar grubun elektronik müzikle flörtünün etkisiyle ortaya çıkan tarzı tercih ediyor olsam da, Riot City Blues’u da önyargısız bir şekilde dinledim ve diyorum ki; Rolling Stones sevenler bu albümü kaçırmasın. Özellikle albümün ikinci şarkısı “Nitty Gritty” çalarken, sanki gerçekten Rolling Stones’u dinlediği duygusuna kapılıyor insan.

Hayranları bilir; Primal Scream hiçbir zaman şarkı sözleri için dinlenen bir grup olmamıştır. Bu albümde de sözler özel bir dikkat gerektirmiyor. Hatta fazlasıyla basit ve sıradan denilebilir. Fakat iddiasız bir şekilde “sadece rock and roll yapmak adına” yapılan şarkılar bir o kadar da ilginç.

Adını, Dr. Arthur Janov’un psikoterapide acının tartışılarak değil yeniden yaşanılarak tedavi edilmesini öneren yöntemi “Primal Therapy”den esinlenerek alan grup, ilk başlardan bu yana her zaman müziklerinin de içlerinden geldiği gibi olmasını amaçladı. O nedenle, sözlerde ya da müzikte bir şeyleri kanıtlama adına hiçbir zorlama yapılmaması rastlantı değil. Kimileri ciddiye almayacak olsa da, onlar içlerinden geldiği gibi söylüyor, istediklerini çalıyor.

Britanya adasının bu sivri dilli grubu, 20 yılı aşan kariyerleri boyunca her zaman merakla izlendi. “Swastika Eyes” adlı o ünlü şarkılarında Amerika’daki aşırı sağ tehlikesinden söz eden, “Kill All Hippies” gibi şarkılarda sosyal konulara eğilen Primal Scream’in bu albümünde politik mesajlar ön planda değil. Eğer bu tür şarkılar bekliyorsanız, hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.

Fakat yine de sendikacı babasından otoriteye baş kaldırmayı miras aldığını söyleyen Bobby Gillespie’nin bu konulara az da olsa bulaşmaması pek olanaklı değil gibi görünüyor. Örneğin, albümde yer alan favori şarkım , “When The Bomb Drops”, molotof kokteyllerini anlatıyor. Bu şarkıda özellikle mükemmel çalınan gitarlara dikkat etmenizi önereceğim. Zaten müziğe duyarlı kulaklar hemen yakalayacaktır bunu. Eh, ne de olsa gruba burada Echo and the Bunnymen’den gitarist Will Sergeant eşlik etmiş.

Will Sergeant’ın yer aldığı bir diğer şarkı ise, Doğu müziğinden etkiler taşıyan “Little Death”. Bu şarkı ayrıca, Primal Scream’in deneysel çalışmalardan öyle kolay kolay vazgeçmeyeceğini de gösteriyor. Albümün diğer ünlü konuk müzisyenleri ise, Nick Cave & The Bad Seeds’den kemancı Warren Ellis ve The Kills’in vokalisti Alison Mosshart.

Müzik dünyasının en ilginç gruplarından Primal Scream girintili çıkıntılı, inişli çıkışlı yoluna, bu defa eğlenceli albümleri “Riot City Blues” ile ve yine Bobby Gillespie’nin çığlıklarıyla devam ediyor.

Written by zülalk

07 Ekim 2006 at 21:31