Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Young Marble Giants’ Category

>Beastie Boys’dan Enstrümantal Albüm

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/1 Eylül 2007

Bu yıl 17 Haziran’da Efes One Love Festival kapsamında izlediğimiz Beastie Boys yine yapacağını yaptı ve bu defa “The Mix-Up” adlı tamamen enstrümantal bir bir funk/caz albümle karşımıza çıktı. Bu haber, asıl ününü rock ve punk etkisindeki hip-hop çalışmalarıyla kazanan New Yorklu grubu iyi tanımayanlar için çok şaşırtıcı olabilir. Fakat Beastie Boys’un 28 yılı bulan uzun kariyeri boyunca yaptığı çalışmaları yakından izleyenler, eminim hiç de hayrete düşmemişlerdir. Çünkü 1979 yılında The Young Aborinies isimli bir punk rock grubu olarak kurup, daha sonraki çalışmalarıyla hem rock ve dans listelerine giren şarkıları yapanlar ve hem de hip-hop camiasının en büyük gruplarından biri olarak tüm dünyada başarı kazananlar da onlar. 1995 yılında toplam sekiz şarkının yer aldığı ve yalnızca 11 dakika süren “Aglio e Olio” adlı bir hardcore punk albümü yayınlayan ve ertesi yıl daha önce yayımlanmış enstrümantal şarkılarını bir araya getirerek “The In Sound From Way Out!” bir derleme albüm piyasaya süren de yine onlar.

Bu nedenle müzik çevrelerinde albümün garip karşılanmasını anlamak zor. Bana göre The Mix-Up, bugüne kadar punk rock, hardcore, funk, rock, bossa nova, rap gibi birçok farklı müzik türünü bir araya getirerek başarılı örnekler veren bir grubun, piyasa koşullarına rağmen özgürce yaptığı deneysel bir çalışma. Rap müziğin popülaritesinin en yüksek düzeyde olduğu, rapcore ve rappop gibi türlerin müzik dünyasını ele geçirdiği bir dönemde, hip-hop’ın gelmiş geçmiş en büyük gruplarından birisi olan Beastie Boys, enstrümantal bir albüm yapmayı tercih etmişse, buna ancak saygı duymak gerekir.

MİKROFONLAR YERİNE MÜZİK ALETLERİ

The Mix-Up’ın en önemli özelliklerinden birisi, Beastie Boys elemanlarının 1992 tarihli albümleri “Check Your Head”de olduğu gibi yine kendi enstrümanlarını kendilerinin çalması. Bu defa rap yaparken kullandıkları mikrofonları ve bilgisayarları bir yana bırakmış ve müzik aletlerini ellerine almışlar. Mike Diamond’ın (Mike D) davul, Adam Horovitz’in (Ad-rock) gitar ve Adam Yauch’ın (MCA) bas gitar çaldığı albümde, grubun turntable’da harikalar yaratan olağanüstü yetenekli elemanı Michael Schwartz (Mix Master Mike) yok. Onun yerine keyboardda “Money” Mark (Mark Ramos-Nishita) ve perküsyonda Alfredo Ortiz ekibe katılmış.

Aslında Beastie Boys’u haziran ayında İstanbul konserlerinde canlı dinleme olanağı bulanlar oldukça şanslı. Çünkü grup o konserde, sevilen eski şarkılarının yanı sıra, o sırada henüz yayımlanmamış olan bu son albümden de yeni şarkılar çalmıştı. “Ch-Check It Out”, “So What’cha Want”, “Remote Control”, “Body Movin’ ” gibi hareketli şarkılardan sonra birden yeni albümden enstrümantal örneklere geçince kalabalık ne olduğunu pek anlamamış, bunun üzerine Adam Horovitz, “Size bugün yeni şarkılarımızı çalıyoruz” deme gereğini duymuştu.

DENEYSEL VE FARKLI

12 şarkının yer aldığı albüm, dinlerken bir “jam session” hissi uyandırıyor. Beastie Boys üyeleri birer enstrüman kapıp kapanmışlar stüdyoya ve canları ne istiyorsa çalıp çıkmışlar gibi geliyor insana. Toplam 40 dakika 25 saniye süren albümde dikkat çeken şarkılarından birisi, YouTube’da videosu da izlenebilen “Off The Grid”. El çırpma sesleriyle ritmik ve yavaş bir tempoda başlayan şarkı, ortalarına doğru giderek keyboard eşliğinde iyice yavaşlayıp sonra birden adeta bir rock şarkısına dönüşüyor. Özellikle Ad-rock’ın gitarda sergilediği ustalık çarpıcı.

Grubun video çektiği bir diğer şarkı ise, tüm şarkı boyunca süren etkileyici bas sesleriyle “The Gala Event”. Yine siyah-beyaz çekilen videoda siyah camlı gözlükleriyle bir takip sahnesinde gözüken Beastie Boys, bu şarkıyla bir casus filminin müziğini yapmış sanki. Söz etmek istediğim bir diğer şarkı “The Rat Cage”. Adam Yauch’un Young Marble Giants grubunu anımsatacak şekilde bas gitarda öne çıktığı şarkıda, fare gıcırtılarını andıran garip sesler müziği daha da ilginç kılıyor. Hint müziğinin temel enstrümanlarından sitarın kullanıldığı “Dramastically Different”; davula eşlik eden org, tef, bongo sesleriyle hareketli ve farklı bir etki yaratan “14th St. Break” de albümün en güzel şarkılarından.

Şunu da belirtmek gerekir ki, bu albüm, grubun bol bol sample’lar kullandığı, rap’in ağırlıkta olduğu punk tarzını sevenler tarafından tatmin edici bulunmayabilir. Ama müziğin her türüne açık olanların ve özellikle dub ve chill-out tınılarıyla bezenmiş funk/caz türüne ilgi duyanların The Mix-Up’ı es geçmemelerini öneririm. Beastie Boys, bu albümle daha önce kimsenin yapmadığı herhangi bir şey sunmuyor. Muhtemelen albüm listelerin üst sıralarında yer almayacak ve geniş kesimlere de ulaşmayacak. Ama bana kalırsa, The Mix-Up, grubun kariyerinde önemli bir çalışma olarak anılacak.

Written by zülalk

01 Eylül 2007 at 20:09

>Yeni Müzik Yeni Heyecan

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/5 Mayıs 2007

Yaz yaklaştıkça ardı ardına birçok yeni albüm yayımlanıyor. İşte yeni müzikleri takip etmek isteyenler için, raflara henüz yerleşen dikkate değer albümlerden birkaçı…

The Bird and The Bee

Los Angeleslı müzisyenler Greg Kurstin ve Inara George, birkaç yıl önce tanışmışlar ve caz müziğine karşı aynı standartlarda bir yaklaşımı paylaştıklarını keşfetmişler. Bildikleri bütün şarkıları çaldıktan sonra, birlikte şarkılar yazmış ve sonra da stüdyoya kapanıp ilk albümlerini kaydetmişler. Sonuçta ortaya, bossa nova ve cazı elektro-popla bir araya getiren, dinlenmesi kolay bir albüm çıkmış. Adı da grupla aynı: The Bird and The Bee. Tahmin ettiğim gibi, “kuş” olan dişi (Inara), “arı” olan da erkek (Greg).

Daha önceleri Beck, The Flaming Lips, Lilly Allen, Peaches gibi isimlerle çalışan Inara, vokallerde ve basta eşlik ederken, yine Beck ve Red Hot Chili Peppers ile çalışmalar yapmış olan prodüktör Greg, keybord ve gitar başta olmak üzere birçok aleti çalıyor. Kendi müziklerini, “Brezilya’da kurulan 1960’ların fütüristik Amerikan film seti” olarak tanımlıyorlar. Dinlerken herkes aynı etkiyi hisseder mi bilmem ama bana göre uygun bir tanımlama. Grubun ilk single’ı “Again and Again” radyolarda sık sık duyuluyor, fakat “Fucking Boyfriend” de albümün en ilginç şarkılarından biri; özellikle erkek arkadaşlarına sakince kızmak isteyenlere salık verilir…

ANJANI-Blue Alert

Honolulu doğumlu şarkıcı/söz yazarı/piyanist Anjani Thomas, hayatının büyük kısmını, yakasını bir türlü bırakmayan depresyon nedeniyle, büyük sıkıntılar çekerek geçirmiş. Fakat sonunda şans ona gülmüş ve Leonard Cohen gibi efsanevi bir müzisyenle çalışma olanağı bulmuş. İlk olarak Cohen’in 1985’teki ünlü “Hallelujah” kaydı sırasında geri vokallerde yer almış. O zamandan bu yana Cohen’e hem klavyede hem de vokalde eşlik etmeyi sürdüren Anjani, aynı zamanda onun sekiz yıldır hayat arkadaşı. Anjani’nin buğulu sesinden ve yeteneklerinden etkilenen Cohen, onun bu üçüncü albümünün prodüktörlüğünü üstlenmiş. Ama bununla da kalmamış; daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış el yazmalarından Anjani’nin faydalanmasına izin vermiş. Bunun hikayesi de ilginç. Anjani, bir gün Leonard Cohen’in masasında duran karalama defterinde birkaç satır görür: “There’s perfume burning in the air/ bits of beauty everywhere”. Genç sanatçı bu satırlardan aldığı ilhamla yaptığı şarkıya kendi şarkı sözlerini yazar. İşte albüme de adını veren “Blue Alert” adlı şarkı böyle doğar.

Albümdeki on şarkı da ikili tarafından birlikte yazılmış, düzenlemeler ise Anjani’ye ait. 73 yaşındaki müzik dehası Leonard Cohen’in, hayatını paylaştığı 48 yaşındaki bir caz şarkısıcıyla yaptığı ortak bir albüm, elbette ilk anda kulağa ilginç geliyor. Cohen’in esin perisinin nasıl şarkı söylediğini kim merak etmez ki? Albüme karşı merak dürtüsünü harekete geçiren ilk faktör bu olsa da, dinleyince iyice anlıyorsunuz ki, Anjani, etkileyici bir caz yorumcusu. “Blue Alert”, özellikle romantik caz baladlarını sevenlerin hoşlanabileceği başarılı bir albüm.

LCD Soundsystem-Sound of Silver

Punk, funk ve disco house karıştırılırsa nasıl olur? Dinamik ve eğlenceli olur. New Yorklu prodüktör James Murphy’nin projesi LCD Soundsystem’in “Sound of Silver” adlı albümü de aynen öyle. Akıllıca yazılmış şarkı sözleri, dans etmeye uygun, hareketli ve enerjik bir müzikle bir araya gelmiş. DFA Records’ın kurucularından olan James Murphy’nin kendi plak şirketinden çıkan bu ikinci albümü, son günlerde oldukça popüler. LCD Soundsystem, aslında ilk olarak kendi adını taşıyan 2005 albümle uluslararası alanda dikkat çekmişti. “Daft Punk Is Playing at My House” adlı şarkı, FIFA O6’nın yanı sıra, birçok video oyununda da kullanıldı. 2005 yılında bu şarkıyla “En İyi Dans Kaydı” dalında, albümle de “En İyi Elektronik/Dans Albümü” dalında Grammy ödülüne aday gösterildiler.

LCD Soundsystem’in bir diğer ilginç projesi, Nike firmasının isteği üzerine yazdıkları “45:33” adlı müzik parçası. Parça, adından da anlaşılabileceği gibi, 45 dakika 33 saniye sürüyor.

“Sound of Silver”, 80’lerin new wave akımını, disco electro house ile başarılı bir şekilde birleştiren bir albüm. Herhangi bir elektronika albümünden beklenebilecek olanın üstünde bir yaratıcılık taşıyor. Piyano, klarnet, organ, keman, viyolonsel, çan, kalimba gibi aletler de kullanılarak zengin bir müzik yaratılmış. Bu albümün listeleri zorlayacak şarkısı ise “North American Scum”. Şarkı, George W. Bush yüzünden, kendilerini dünyadan özür dilemek zorunda hisseden Amerikalılar hakkında. Benim için şarkının en önemli özelliği ise, açılıştaki Young Marble Giants etkisi. Eh, üzerine bir de “Get Innocuous!”adlı şarkıdaki Brian Eno etkisini eklerseniz, bu albüme neden kayıtsız kalınmamasını önerdiğim daha iyi anlaşılır.

Written by zülalk

06 Mayıs 2007 at 20:22