Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Vitrindeki Albümler 68:

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 15 Mayıs 2011

ERIC BIBB- Troubadour Live with Staffan Astner- (Telarc)

Bugünlerde güzel bir blues albümü arıyorsanız, bugünkü yazımda söz ettiğim albüm iyi bir seçenek olabilir. Amerikalı şarkıcı/şarkı yazarı Eric Bibb yeni albümünü İsveçli gitarist Staffan Astner’la kaydetmiş. Daha önce birlikte çok sayıda konser verip kayıt yapan iki müzisyen, 20 yılı aşan dostluklarını bu çalışmayla belgelemiş.

“Troubadour Live” adından da anlaşılacağı gibi, kendisini gezgin sokak çalgıcılarına benzeten Eric Bibb’in konser kaydından oluşuyor. Telarc’dan çıkan albüm, Aralık 2010’da İsveç’in başkenti Stockholm’e bir saat uzaklıktaki üniversite kenti Uppsala’da bulunan Katarin and All That Jazz adlı kulüpte kaydedilmiş.

Bibb’in birlikte çaldığı gitarist Astner, daha önce Ray Charles, Ian Hunter, Roxette ve Celine Dion gibi ünlü isimlerle de çalışmalar yapmış bir müzisyen. İkilinin yakaladığı uyumlu sound, bazı parçalarda onlara gospel üçlüsü Psalm4’un katılımıyla daha da zenginleşiyor.

Albümün en güzel şarkılarından birisi, soul, gospel etkileşimli “New World Comin’ Through”. Ancak Psalm4 üyesi Andre De Lange’nin, Eric Bibb’e Güney Afrika kabilelerinden Xhosa’nın konuştuğu Bantu dilinde eşlik ettiği “Connected”, sözlerini anlamasanız da ilk dinleyişte insanı sarsacak kadar güçlü.

Anılması gereken bir diğer parça, bir diğer Psalm4 üyesi Paris Renita’nın Eric Bibble söylediği “For You”. Renita’nın olağanüstü güzel sesi ve yorumu, parçaya mükemmel bir soul düeti niteliği kazandırıyor.

47 dakikalık konser kaydından sonra, iki parça da albüme stüdyo kaydı olarak eklenmiş: Bibb’in Avustralyalı şarkıcı/şarkı yazarı Troy Cassar-Daley ile yazıp kaydettiği “Put Your Love First” ve reggae esintili “If You Were Not My Woman”.

Eric Bibb’in dinleyiciyle kurduğu sıcak atmosferi yansıtan bu albümü dinledikten sonra ilk yakaladığınız yerde bu yetenekli müzisyeni canlı dinlemek isteyeceğinizden kuşku duymuyorum.

Written by zülalk

15 Mayıs 2011 at 19:55

Vitrindeki Albümler 67:

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 8 Mayıs 2011

BILL CALLAHAN- Apocalypse (Drag City)

Şarkıcı/şarkı yazarı ekolünün temsilcilerinden Bill Callahan, 1990’da “Smog” ismiyle başladığı kariyerine 2007’den kendi gerçek adıyla devam ediyor. Modern rock ve country etkileşimli indie folk’a odaklanan albümleri, akustik gitar ağırlıklı şarkıları ve karanlık şarkı sözleriyle ünlü.

Bill Callahan adı altında yayımladığı dördüncü albümü “Apocalypse” de, Amerikalı müzisyenin tipik yanlarını en başarılı şekliyle yansıtıyor. Ancak onu yılın en iyi albümlerinden birisi yapan başka özellikleri de var.

Bu albüm, Callahan’ın şarkı sözü yazımında çok üst bir seviyede konumlanmış olduğunun açık kanıtı. Şarkılara karakterini veren en temel özellik, hiçbir agresiflik içermeyen sakin bariton sesi; ancak en az onun kadar önemli katkı şarkı sözlerinden geliyor. Çok ustalıkla belli bir düzeyde alaycılık enjekte edilmiş sözlere.

Bu yönleri nedeniyle onu “indie rock’ın Leonard Cohen”ı diye niteleyenler var. Benzerlikler kurulabilirse de kanımca Callahan’ın şarkılarının altyapısı daha karışık ve en önemlisi sesini daha doğrudan, düz bir tonda kullanıyor.

Karanlık şarkı sözlerinde kendi deneyimlerini dünya meseleleriyle karıştırıp aynı şarkı içinde yansıtıyor. Şarkılardaki anlatıcı bazen bir büyükbaş hayvan sürüsünün çobanı, bazen otel odasında eski kayıtlarını dinleyen bir müzisyen, bazen de kötü zamanlarda özgürlüğün ne anlama geldiğini sorgulayan herhangi birisi…

Toplam 40 dakika süren 7 şarkılık albümde akustik gitarın yanı sıra, keman ve piyano başrolde. İlk şarkı, “Drover”, akustik gitara eşlik eden kemanın sürüklediği melodisiyle çok güçlü bir açılış yapıyor.

America!” adlı parçada, birşeylerin yanlış gittiği ülkesini sorguluyor Callahan. Siyasi mesajı ve cızırtılı gitar sesleriyle sound olarak diğerlerinden ayrılan parçada, Afganistan, Vietnam, İran ve Amerikan Yerlilerinin adlarını sayıp “sözü edilmese de herkesin bir geçmişi olduğunu” söylüyor. Ancak bu ağır sözleri bile ses tonunu yükseltmeden dile getirişi, şarkıya ayrı bir ağırlık katıyor.

Albümün ilk yarısında hayatın dehşet verici yanlarına odaklanırken, ikinci yarısında özgürlüğün peşine düşüyor Callahan. Son parça “One Fine Morning”de kendi kıyametinin geldiğini duyursa da, müzikal yaşamında önemli bir çıkış bu albüm.

Written by zülalk

08 Mayıs 2011 at 10:02

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Bir Durutti Column Konseri

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
3 Mayıs 2011

Yazıya bu başlığı seçtim; çünkü bir The Durutti Column konseri başka hiçbir şeye benzemez. Elbette her grubun ya da müzisyenin kendine özgü özellikleri vardır; kimisi dinleyiciyle karşılıklı konuşur, kimisi sadece müziğini çalar gider, kimisi çok hareketlidir, kimisi mikrofonun önünde sabit durur konser boyunca…

Benim bu başlıkla anlatmak istediğim bunlar değil; bu konserin iç dünyamda yarattığı fırtına… Öylesine içten, her notasıyla büyük bir sevgi ve emek ürünü olan bir müzik ki, incitmeden sarsıyor, vurmadan acıtıyor…

Bu yazıda çok duygusal bir dil kullanıyor olabilirim; farkındayım. Ama engel olmayacağım. Manchester’da The Durutti Column’ü canlı dinlemek benim rüyalarımdan biriydi. Bu rüya geçen hafta 30 Nisan gecesi gerçekleşti! Konserin yapılacağı Bridgewater Hall’a saatler önce varıp box office’den biletimi bir zarf içinde aldığımda yaşadığım heyecanı tam olarak anlatabileceğimi sanmıyorum. Dile kolay; hayatımın soundtrack albümü yapılsa The Durutti Column’süz olmaz…

Salonun kapısında beklerken bir görevlinin CD satışı yaptığını gördüm. Bir de baktım ki The Durutti Column’ün yeni çıkacak “Chronicle” adlı albümünü de özel konser baskısı olarak satıyorlar! Hemen aldım. Albümle birlikte üzerinde Vini Reilly’nin el yazısıyla yazdığı bir not bulunan bir kart verdiler dinleyicilere.

Vini, notta bu albümün kendi hayatının bir kronolojisi olarak başladığını, yaşamında kendisine destek veren insanları anmak istediğini belirtiyor. Albümün hazırlık aşamasında hayatında önemli iki olay gerçekleştiğini yazıyor. Birincisi geçirdiği kalp krizi ve ikincisi de kız arkadaşı Poppy Morgan‘la ayrılması…

Her ikisi de çok sarsıcı olmuş Vini için. Bu olayların etkisiyle yazmış şarkıları. Her zamanki gibi belirgin bir melankoli hakim albüme; ama her zamankinden daha kırılgan sanki… Vini Reilly, bu defa Tony Wilson‘ın önerisini dinlememiş ve bazı şarkılarda vokal yapmış. Evet, Vini vokalde zayıf; anlatmak istediği her şeyi gitarıyla anlatabilecek kadar da yetenekli. Vokal kullanmasa daha iyi olurdu belki ama yine de o kırılganlığı yaratmada bir işlevi var vokalin…

Bridgewater Hall, Manchester’ın en saygın salonlarından birisi. Konserin orada yapılması ayrıca bir mutluluk nedeniydi. Koltuklara oturup sadece müziğe odaklanarak yaşadığımız anların zevkine varabildik böylece. Saat 19:30’da açıldı kapılar. Ben biletimi çok önceden almış olduğum için en öndeki sıranın en ortasındaki koltuğa oturdum. İçerde beklerken yeni albümden şarkıları dinlettiler izleyicilere.

25 dakika sonra Vini Reilly ve diğer müzisyenler göründü sahnede. Vini, üzerinde eski jean pantolonu, portakal renkli tişörtü ve sandaletleriyle her zamanki gibi umursamaz bir haldeydi. Bruce Mitchell, artık iyice yaşlandı ama perküsyon ve davulda hala döktürüyor. Bu iki efsaneye eşlik eden diğer isimler gitar ve marimbada Keir Stewart ve Manchesterlı prodüktör Laurie Laptop‘tu.

Ve gecenin en önemli şahsiyetlerinden birisi, şarkıların gerisindeki ilham kaynağı Poppy Morgan’dı. İki şarkıda piyano çalarak Vini ile düet yaptı. Konser boyunca sahnedeki ekranda Vini Reilly’nin hayatında rol oynayan insanların fotoğrafları gösterildi. Fotoğrafları Vini’nin kendisi çekmiş. Tabii en fazla fotoğrafla Poppy Morgan gecenin yıldızıydı. Aile üyelerinin yanı sıra, Tony Wilson, Alan Erasmus, Morrissey gibi isimlerin de fotoğraflarını görmek güzel bir nostalji yarattı doğrusu.

The Durutti Column konserini Manchester’da dinlemenin öneminden söz ettim yazının başında. Önemli çünkü Vini’nin geçmişini bilmeyen bir kalabalığın onun sahnedeki davranışlarını anlaması olanaklı değil. Yeri geliyor yoruldum diyor, arada bir “öff” diye iç geçiriyor, “Şimdi ne çalacaktık unuttum” diyor; “Bir şey çalmaya karar verip fikir değiştiriyor”, sahnedeki arkadaşları onun kararına göre hareket ediyor.

Bütün bunlar Vini’yi tanıyanlar için doğal. Her anı önceden programlanmış konserlerden çok farklı The Durutti Column konseri. Bunların üstüne bir de Vini’nin kalp krizinden sonra sol parmaklarını tam kullanamaması eklenince sahnede tam bir karışıklık yaşanıyor. Ama ne zamanki Vini alıyor eline gitarı, sorunlar son buluyor.

Konserde sık sık elindeki rahatsızlığın kendisini zorladığını söyledi Vini. Ama düzeltmek için çok çaba harcadığını da ekledi. En önemlisi de, Poppy ile yaşadıkları travmatik ayrılıktan sonra verdiği ilk konserde onun için yazdığı şarkıları çalması oldu. “Benim için zor bir konser” dedi. Neden ayrıldılar bilmiyorum ama aralarında o kadar çok yaş farkı olduğunu bilmiyordum. Yine de albümün içindeki kartta yazdığı gibi, “arkadaş” kalmaya karar vermişler. “Emptiness” adlı şarkıda “I still love you, my Poppy” diyor Vini… Özellikle Poppy’nin piyanoda Vini’ye eşlik ettiği anlar, yarattığı atmosferle çok etkileyiciydi. Salondaki herkesin duygusal olarak çok etkilendiği belliydi.

Bir ara doğrudan dinleyicilere hitap ederek ne kadar şanslı bir insan olduğunu anlattı Vini Reilly. Post punk akım başladığında bu işten hayatını kazanacak bir grup kurabileceğini hiç düşünmediğini söyledi. Bugün albümlerini yayınlayan Kooky Records’a ve konser için salonu açan Bridgewater Hall’a teşekkür etti ama asıl Factory Records’un sahipleri Prodüktör Martin Hannett‘e ve özellikle Tony Wilson’a şükran duyduğunu söyledi. Zor günlerinde ona destek olan arkadaşlarını andı. Poppy Morgan’ın annesi ve babasına özel minnetlerini sundu. “Bu insanlar olmasa ben şu anda sağ olmazdım” dedi. Duyduğum en içten teşekkür konuşmasıydı.

Olağanüstü güzel şarkıları, Vini Reilly imzalı fotoğraflarıyla eşsiz bir konserdi. 45 dakikalık ilk yarıdan sonra 15 dakikalık bir ara verildi. İlk yarıda daha yavaş tempolu yeni şarkıları çaldılar, ikinci yarıda daha eski ve hareketli şarkılar vardı. “Salford“, “Without Mercy“, “Keir’s Opus“, “Mother“, “Otis“, “Sealine” gecenin en çok alkış alan şarkıları arasındaydı.

Vini’nin Tony Wilson’a adadığı “Sketch for Summer“ı canlı dinlediğim an benim için zirveydi.

Bir daha The Durutti Column konserine gidebilir miyim emin değilim ama bu anı benimle hep yaşayacak. Teşekkürler Vini Reilly!

(Aşağıdaki videoları cep telefonuyla çektiğim için kalitesi yüksek olmayabilir. Ama bir fikir vermesi açısından paylaşıyorum.)

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=TV7R1&autoplay=0

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=GUKAH&autoplay=0

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=E7QBX&autoplay=0

Vitrindeki Albümler 66:

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 1 Mayıs 2011

LYKKE LI- Wounded Rhymes (Atlantic)

İskandinavya’dan gerçekten çok iyi müzisyenler çıkıyor. Bunlardan birisi de, 25 yaşında İsveçli kadın şarkıcı/şarkı yazarı Lykke Li. Yaptığı müziği soul ve elektronik müzik etkileşimli indie pop diye tanımlamak mümkün.

İlk albümü “Youth Novels”ı 2008’de yayımladı. Oldukça da iyi bir çıkış albümüydü ama uluslararası alanda fazla öne çıkmadı.

Daha sonra onun sesini, Röyksopp grubunun 2009 tarihli “Junior” albümüne konuk vokal olarak katkıda bulunduğu şarkılarda duyduk. “Miss It So Much” ve albümün sadece Japon baskısında bulunan “Were You Ever Wanted”ı yorumlamıştı. Doğrusu Lykke Li’nin sesinin geri plana düştüğü parçalardı bunlar.

Genç müzisyen, aynı yıl uluslararası alanda “The Twilight Saga: New Moon” filminin müzikleri arasında yer alan “Possibility” parçası ile dikkat çekti.

Bu yıl yayımladığı ikinci albümü “Wounded Rhymes” ise, Lykke’yi müzik dergilerinin kapağına taşıdı.

Yapımcılığını Peter, Björn and John grubundan Björn Yttling’in üstlendiği albüm, “Youth Novels”daki caz ve ağırlıklı olarak minimalist tarza eğilimli soundu geride bırakıp, perküsyon ve klavyeyi öne çıkararak daha enerjik bir hava yakalamış. Fakat bu enerjinin aynı zamanda karanlık dehlizlerden geçtiğini de belirtmek lazım.

Albümde tempolu dinamik şarkıların yanı sıra baladlar da yer alıyor. Karşılıksız aşk ve kayıplar üzerine kurulmuş şarkı sözleri de o karanlığın bir diğer belirtisi. Ancak Lykke’nin sesi, ne kadar hüzünlü söz söylerse söylesin bunu insanda depresif bir etki yaratmadan başarma özelliğine sahip.

Özellikle baladlarda Dusty Springfield’i anımsamamak elde değil; ama aynı zamanda The Knife’dan Karin Dreijer Andersson’u andıran bir doğrudanlık var sesinde. Ancak Lykke’nin müziğinin The Knife gibi endüstriyel bir soundunun olmadığı kesin. Bunun önemli nedenlerinden birisi, 50’lerin shoo-wop geri vokallerinin ve soul müziğin albüme yaptığı etki.

Şarkı sözlerinde en dikkatimi çeken nokta, Lykke Li’nin akıllıca kullandığı metaforlar oldu. Bol bol basit ama çarpıcı çağrışımlardan esinlenmiş. Örneğin “I Follow Rivers”da “Be the water/ Where I’m wading in” diye çağrı yapıyor kalbindeki sevgiliye…

Sözler konusunda tek eleştirim, albümün en sevilen parçalarından “Sadness Is a Blessing” ile ilgili. “Sadness is a pearl/ Sadness my boyfriend/ Oh, sadness I’m your girl” şeklindeki nakarat, fazlasıyla ucuz bir melankoli içeriyor…

Benim favori parçam, “I Know Places” adlı akustik balad. Lykke Li’nin sadece gitar ve geri vokal eşliğinde yorumladığı parça, minimalizmi ve melodisiyle son derece dokunaklı.

Şarkının son iki dakikasında davul ve elektro gitarın sürüklediği enstrümantal bölüm ise, albümün en güzel anları. Hayalle gerçek arası tanımlayamadığınız ama içinde kaybolduğunuz anlar…

Dinleyeni çarpan içtenliğiyle kuşkusuz yılın en iyi indie pop albümlerinden birisi “Wounded Rhmyes”. Elbette bu, albümü herkes sevecek demek değil; ticari kaygılardan ve ana akımdan uzak sularda yüzüyor Lykke Li…

Written by zülalk

01 Mayıs 2011 at 16:36

Vitrindeki Albümler 65:

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 21 Nisan 2011

VIJAY IYER/ PRASANNA/ NITIN MITTA – Tirtha (ACT Music)

Hint asıllı Amerikalı piyanist Vijay Iyer, yayınladığı albümlerle son yıllarda yıldızı caz dünyasında en çok parlayan müzisyenlerden birisi.

Geçen yıl “Historicity” albümüyle En İyi Enstrümantal Caz Albümü dalında Grammy ödülüne aday gösterildi. Bu yıl da yeni çalışması “Tirtha” ile adından çok söz ettiriyor.

Albümün yaratım süreci, 2007’de Iyer’in Hindistan’ın 60. bağımsızlık kutlamaları için bir konser vermek üzere, gitarist/besteci Prasanna ve tabla çalgıcısı Nitin Mitta ile bir araya gelmesiyle başlıyor.

Sanskritçe’de “geçiş” anlamına gelen “tirtha” sözcüğünü, albüm kapağında “durağan ile akışkan arasındaki boşluk, dünyalar arasındaki eşik diye tanımlıyor” Iyer. Gerçekten de albüm, adına çok uygun bir şekilde Hint müziğini caz ve rock ile buluşturup füzyonun en iyi örneklerinden birini ortaya koyuyor.

Benim gibi Hint müziğine özel bir ilgisi olmayan bir dinleyicinin bile, albümde üçlü arasındaki uyuma, yaratıcılığa ve doğaçlamaların dinamikliğine kapılmaması olanaksız.

Albümde yer alan dokuz beste de (5’i Iyer’e, 4’ü Prasanna’ya ait), yalnızca Hint müziği ile caz ve rock arasında bağ kurmakla kalmıyor; Prasanna’nın Güney Hindistan’ın “Karnatik” müziğine yakın tarzı ile Mitta’nın Kuzey Hindistan’ın “Hindustani” diye adlandırılan müziği arasında da birlitelik sağlıyor.

“Tirtha”, çağdaşı ve gelenekseli, farklı tarzları ve dünyaları ustaca buluşturan, su gibi akıcı bir müzik sunuyor.

Written by zülalk

24 Nisan 2011 at 21:39

Nitin Mitta, Prasanna, Vijay Iyer kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Patrick Watson büyüledi

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 21 Nisan 2011

Yılın en güzel konserlerinden birisi salı akşamı gerçekleşti. Alternatif müzik sevenlerin son yıllarda dikkatini çeken Kanadalı müzisyen Patrick Watson, kendi adıyla anılan grubuyla birlikte Salon sahnesindeydi.

Yaptıkları müziği belli bir kategoriye sokmak zor; klasik müzik ve kabare etkisinde bir tür barok pop denilebilir. Kayıt sırasında ve sahnede kullandıkları enstrümanlar arasında çelik tas, kaşık gibi objeler de yer alıyor.

2003’te ilk albümünü çıkaran grubun kuruluş öyküsü de ilginç. Bir fotoğraf kitabına eşlik edecek müzik yapmaları istendiğinde dörtlü olarak bir araya gelmişler. Ortaya çıkan sonuç herkesi o kadar heyecanlandırmış ki, grup olarak devam etme kararı almışlar. 2007 ve 2009’da Kanada’nın en önemli müzik ödülü Juno’yu alınca da yolları iyice açılmış.

İstanbul’da bekleyenleri tahminimden de çokmuş. Grubun dört üyesi sahneye adım attığında coşkulu alkışlar duyduk.

Patrick Watson, karanlık salonda sadece parmaklarının arasına yerleştirilen minik ışıklar yardımıyla görebildiği piyanonun tuşlarına dokunurken, dinleyiciler su gibi akan duruluktaki müzikle adeta büyülendi.

Son albümden “Beijing” en çok beklenen şarkılardan birisiydi. Bu şarkının kaydı sırasında stüdyoya bisiklet getirip tekerleklerin çıkardığı sesi de kullanmışlar. Tabii konserde o olanak yoktu ama uzandığı her yere vurup farklı sesler çıkaran bateristin performansı görülmeye değerdi.

Patrick Watson, bir yandan içkisini yudumlarken, bir yandan da yaptığı esprilerle konserin gerçekten keyfini çıkardı. Grubun kabare tarzına yakınlığı konserde daha çok ortaya çıktı. İzleyicilerle karşılıklı konuşmalar ve grup üyeleri arasında atışmalar gece boyunca sürdü.

Bir ara sahnedeki sandalyeleri salondaki seyircilerin tam ortasına koydular. Taburelerin üzerinde ayakta durarak gitar çalan müzisyenlere, yine sandalye tepesinde mikrofonsuz söyleyen Watson muhteşem falsettosuyla eşlik etti.

Watson’ın Amerika’nın ünlü şarkıcı ve bestecilerinden Dolly Parton’a adadığı “Big Bird in a Small Cage” adlı şarkı için hepsi birden bir mikrofonun başında toplandılar. Sonra bir ara Watson sahnede yalnız kaldı. Bir de baktık ki, hiç fark edilmeden kalabalığın arasına dağılan diğer üç müzisyen vokalde ona eşlik ediyor.

Gecenin en güzel anlarından birisi de, Patrick Watson’ın loop pedal ile sesini kaydedip kendisiyle düet yaptığı sırada yaşandı. O anda salonda yere düşen bir bira şişesinin çıkardığı ses de kayda girdi. Böylece o loop tekrar tekrar dönerken şişe sesini de sürekli duyduk.

Bütün bunlar olurken dinleyicilerin baştan sona çıt çıkarmadan grubu dinlemesi ise alkışlanacak bir durumdu. Son yıllarda konserlerde giderek artan konuşma gürültüsünden eser yoktu. Bunun nedeni, müziğe odaklı, bilinçli Salon dinleyicisinin farkı olsa gerek.

En sevilen şarkılarından “Wooden Arms”ı çalmasalar da, doğallığı, içtenliği ve müzikalitesiyle çıtanın çok üzerinde bir konserdi. Çıkışta “zamanı geri alıp, o iki saati yeniden yaşayabilsek” dedirtti bize…

(Konserde çekilen fotoğraflar Ali Güler’e, videolar bana aittir.)

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=K4DC0&autoplay=0

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=HCLQ7&autoplay=0

Konserde çalınan parçalar:

1. Lighthouse
2. Beijing
3. Black Wind
4. Step Out For A While
5. Unknown
6. Big Bird In A Small Cage
7. Traveling Salesman
8. To Build A Home
9. Luscious Life
10. Where The Wild Things Are
11. Man Under The Sea
12. The Great Escape

Written by zülalk

21 Nisan 2011 at 08:34

Patrick Watson kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Sahnede Sokağın Ruhu

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 20 Nisan 2011

Sonunda İstanbul Manu Chao ile buluştu. 2002’deki konserden dokuz yıl sonra yeniden bu topraklara ayak bastı Manu Chao. Basacağı duyulur duyulmaz, bilet satın alabilmek için yaşanan yarış da herhalde tarihe geçti. İki gecelik konser biletleri, bir kişiye yalnızca iki adet satılmasına karşın, 21 dakika içinde tükendi. Bilet bulamayanlar da isyan etti.

Bunca ilgiyi hak eden Chao, sıradan bir müzisyen değil. İlginç birliktelikleri barındırıyor kişiliğinde ve sanatında. İspanyol asıllı bir Fransız ama “Dünyanın bir parçasıyım” diyor. Dünya vatandaşı olduğunu söylüyor ama küreselleşmeye karşı. Anti-kahramanlığı savunuyor ama kendisi milyonlarca müziksever için gerçek bir kahraman.

İnternetten yayın yapan Pitchfork müzik sitesinin dediği gibi, her müzisyenin hayali Amerika’da başarılı olmakken, onun gözü İngilizce konuşulan ülkelerde “the rest of the world” diye anılan dünyanın geri kalanında…

Şarkılarında göçmenlikten, aşktan, getto hayatından söz edip sol içerikli mesajlar veriyor. 2001’de Cenova’daki G8 toplantısını protesto gösterilerine destek için binlerce kişiye bedava konser vermiş, ödünsüz, yürekli bir müzisyen o…

La Ventura” turnesinde kendisine eşlik eden iki müzisyen ile Babylon sahnesinde göründüğünde yapılan tezahüratı duysaydınız, müzikseverlerin gözündeki yerini o anda anlardınız.

Düğmeleri iliklenmemiş gömleği, lastik ayakkabıları, şapkası, bermuda pantolonu ve belindeki kırmızı kuşağıyla bu sıra dışı müzisyenin sokağın ruhunu sahneye taşıdığına tanık olurdunuz.

Şarkılarını Fransızca, Portekizce, İngilizce, İspanyolca, Arapça, Katalanca ve Gal dilinde, hatta aynı şarkıda bu dilleri karıştırarak söylüyor. İşin ilgici, dinleyicilerin şarkılarda ona eşlik etmesi. Her sözünü anlamasalar da şarkıları ezberlemiş, her melodiyi akıllarına nakşetmişler.

Babylon’un asma katında salonu izlerken orada ilk kez böylesine bir heyecana tanık olduğumu belirtmeliyim. Hem şarkı söyleyen, hem de hiç durmadan o sıkışıklıkta dans edip zıplayan insanlar, Manu’nun bir hareketiyle “ye ye ye, yo yo yo” diye bağırıyor, yumruklar havaya kalkıyor.

Futbol maçlarında takımını destekleyen taraftarların duyduğu bağlılığı anımsattı bana bu sahne. Manu Chao ile dinleyicileri arasındaki bu ilişki, müzik sosyolojisi açısından incelenmeye değecek bir olay.

Manu da bu durumun farkında elbette. Mikrofonu kalbinin üzerine defalarca vurarak çıkardığı ses dinleyiciyi çılgına çeviriyor. Dakikalarca süren bu şovun sonunda kızaran göğsünden bir noktada incecik kan akıyor.

Bongo bong”, “Me gustas tu”, “Clandestino” gibi hitler çaldıkça salondaki coşku artıyor. Punk, reggae, rock, salsa, ska hepsi birbirine karışıyor.

Üzerinde İngilizce “Ahmet Şık ve Nedim Şener’e Özgürlük” yazan bir havlu koyulmuş davulun üzerine. (Salondaki herkes gibi ben de, işin arka planını kimse önceden söylemediğinden ve Manu da konserde bu konudan söz etmediğinden, davulun üzerinde duranı havlu olarak tahmin ettim. Anlaşıldığı üzere, özel olarak hazırlanan bir tişörtmüş.)

Demokrasilerde haksızlıklara karşı konuşmak herkesin görevi” diyen bir müzisyen var sahnede. Aynı gün İnsanlık Anıtı heykelinin yıkımına karşı çıkmak için konuşan bir sanatçının bıçaklandığı bir ülkede Manu Chao’yu canlı dinlerken içimiz buruk…

İyi ki geldin Manu!

(Konserde çekilen bu video birkaç gündür internette dolaşıyor. Görmeyenler için ben de buraya koydum. Kim çekti bilmiyorum ama çekenin eline sağlık.)

Manu Chao Babylon İstanbul from trendometre on Vimeo.

Written by zülalk

20 Nisan 2011 at 15:52

Manu Chao kategorisinde yayınlandı