Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Mayıs 2009

>21. Yüzyılın Uyuyan Güzeli

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 30 Mayıs 2009

Radiohead’in vokalisti Thom Yorke’un “Grimm Kardeşler’in masal dünyasından çıkmış gibi,” diye nitelendirdiği bir şarkıya takıldım son günlerde. Bat For Lashes adlı grup ile tanıdığımız Natasha Khan‘ın seslendirdiği şarkının adı “Daniel“…

Grubun geçen ay çıkan yeni albüm “Two Suns”da yer alan parçanın esin kaynağı, ünlü Karate Kid filminin karakteri Daniel LaRusso. 29 yaşındaki Khan, çocukken hayran olduğu Daniel’a adamış şarkısını…

Pakistanlı bir baba ile İngiliz bir annenin kızı olan Natasha, gerçekten de 21. yüzyılın Uyuyan Güzeli olabilir. Yüzündeki boyalar, kafasındaki tüyler ve üzerindeki farklı kıyafetlerle kendine has bir “neo-hippie” tarzı var.

Bu nedenle, moda dergilerine de kapak oluyor; ama beni asıl ilgilendiren şey, onun görüntüsü değil; dinleyeni masallar diyarında yolculuğa çıkaran şarkıları…

SCOTT WALKER İLE DÜET

Alternatif müziğin son yıllardaki en yaratıcı isimlerinden birisi Natasha Khan. Bat For Lashes’ın ilk albümü “Fur And Gold” ile üç yıl önce tanıdık onu. Müzik sektörünün önemli ödüllerinden Mercury için aday gösterilen bu albüm, kuşkusuz, 2007’nin en başarılı çalışmalarından biriydi.

What’s A Girl To Do?” adlı parçanın Donnie Darko filminden esinlenen videosuyla tüm dikkatleri çekmişti. Natasha’nın, Björk, Tori Amos ve PJ Harvey’i andıran şarkı söyleme tekniği ile anlattığı öyküler de oldukça ilginçti. Sanki her bir şarkısında, tarihin başka bir dönemine gidip, dinleyeni de peşinden sürüklüyordu…

İkinci albümü sabırsızlıkla bekledik… Ve sonunda geçen ay, “Two Suns”ı elimize alabildik. Doğrusu, Bat For Lashes ismini hiç duymamış olsam da, bu albümü kaçırmazdım. Çünkü içinde, Natasha Khan’ın müzik ikonu Scott Walker ile yaptığı bir düet yer alıyor.

1960’lı ve 70’li yıllarda özellikle İngiltere ve Almanya’da başarı kazanan Amerikalı grup The Walker Brothers‘ın unutulmaz solistiydi Scott Walker. Ama grup dağılınca, 1970’lerin sonunda art rock ve deneysel türdeki solo çalışmalara yöneldi. Son 25 yılda sadece üç albüm yayınladı ve bugünlerde iyice kendi kabuğuna çekildi.

Scott Walker, bugüne kadar duyduğum en etkileyici bariton sesin sahibi. Onun katkıda bulunduğu bir projenin kaçırılması, bir müziksever için gerçek bir kayıp olur. Khan ve Walker’ın seslendirdiği “The Big Sleep” adlı şarkı da, bunun son kanıtı. Piyano eşliğindeki bu kusursuz düeti dinlerken adeta zaman duruyor… Son uykusuna doğru yol alan birinin sevdiğine veda ettiği bir şarkı olduğu için mi acaba? Sanmıyorum… Zaman kavramını yok eden o hissi, Scott Walker’ın büyüleyici sesi yaratıyor. Bir ses, bir şarkıya ancak bu kadar yakışabilir…

Scott Walker’a ek olarak, “Two Suns”a konuk olan başka müzisyenler de var. Brooklynli bas ve beat programcısı Yeasayer ve gospel şarkıcıları albüme katkıda bulunanlar arasında…

Ayrıca bu defa, alternatif rock grubu Ash’in eski gitaristi Charlotte Hatherley de Bat For Lashes ekibinde yer alıyor. Başarılı gitarist Hatherley, bugünlerde gruba dünya turnesinde de eşlik ediyor.

İKİLİK KONSEPTİ

Natasha Khan, albümdeki şarkıları yazarken aşktan, yol filmlerinden ve toplumun dışladığı insanlardan esinlenmiş. İnsanın arayış dürtüsüyle atıldığı bir macera sonunda içine düştüğü kaybolma duygusu, merak uyandırıyor elbette… Ama daha ilginç olan, albümdeki ikilik konsepti. Bu konseptle anlatılan, romantik bir ikili olabileceği gibi, aynı karakterin iki farklı davranışı ya da karşıt bir ikili de olabiliyor.

Natasha Khan, “Two Suns” (İki Güneş) adının yaptığı çağrışıma uygun olarak, şarkılarda iki farklı karaktere bürünüyor. Birisi kendisi; diğeri Pearl adını verdiği bir sarışın, New York’un çılgın gece yaşamını sembolize eden bir karakter. Bu iki karakteri konuşturduğu şarkılarda, aslında kendi kişiliğinin en uç noktalarını göz önüne seriyor.

İkilik felsefesine atıf yapan “Two Planets“, daha ilk dinleyişte çarpıcı müziğiyle akılda yer ediyor. Uzay gemisinden yapılan bir anonsu andıran bir sesle başlayıp, güçlü davul vuruşlarıyla devam eden şarkının sözleri de ilginç. Hayatın hem çok karanlık hem de aydınlık olduğunu söylüyor Natasha Khan, ama ardından ekliyor: “Gecesiz gündüz olmaz…” Sonra da sevdiğine sesleniyor: “Sen de benden ayrılmamalısın”…

Bat For Lashes’ın ikinci albümünün, öncekine göre biraz daha elektronik olduğunu söylemek mümkün; progresif pop denilen türe daha yakın duruyor. Folk şarkıcılarının söylemi, synthesizer sesleri ile başarıyla birleştirilmiş. Piyano ağırlıklı şarkılarda ise, insanın aklına ister istemez Kate Bush geliyor; çünkü yadsınamayacak bir benzerlik söz konusu…

“Two Suns”, belki ticari radyolarda, önceliği magazine veren ya da müziği magazin kategorisinde değerlendiren yayın organlarında yer almayacak ve en çok satılanlar listesinde gözükmeyecek… Ama eminim, Bat For Lashes, yaratıcı ve yeni çalışmaları arayan kulakların radarından kaçmayacak.

Reklamlar

Written by zülalk

31 Mayıs 2009 at 09:45

>Friendly Fires Freshtival’da

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 23 Mayıs 2009

İstanbul festivallerinin arasına bu yıl bir yenisi katılıyor. “Türkiye’nin en taze müzik festivali” sloganıyla düzenlenen Miller Freshtival, 30 Mayıs Cumartesi günü Turkcell Kuruçeşme Arena’da yapılacak.

Festivalin özelliği, katılımcı grupların konserlerinin yanı sıra, film, fotoğraf, moda tasarımı gibi sanat dallarında müzik konseptli performanslar da içermesi. Festival alanında Rock Band, Wii oyunları, graffiti deneyim alanları gibi etkinliklerin de olacağı açıklandı. Ama müzikseverler açısından önemli olan, tabii ki gün boyunca canlı dinleyecekleri sanatçılar…

Freshtival, adına da uygun bir strateji izleyerek, yeni tanınmaya başlanan yerli ve yabancı grupları konuk ediyor. Ünlü grupları ülkemize getiren birçok organizasyon zaten yapılıyor. O nedenle, bu festival, müzikteki yeni eğilimleri izleyebilmek için önemli bir işlev yerine getirecek gibi görünüyor.

Bu yılki konuklar arasında birçok ilgi çekici isim var. Amy Winehouse ile kıyaslanan 17 yaşındaki Avustralyalı şarkıcı Gabriela Cilmi, Manchesterlı elektro pop grubu The Whip, son dönemin popüler DJ’lerinden Joakim, Electro-rock’ın beğenilen temsilcisi Portecho ve Miller Music Factory’nin 2008 birincileri Multitap ve Kung Fu’yu Freshtival’de dinleme olanağı bulacağız.

Bunların içinde özellikle dikkat çeken bir grup daha var: Indie rock’ı disko ile birleştirip, son derece dinamik, eğlenceli bir müzik yapan Friendly Fires.

2006 yılında kurulan üçlü (Ed Macfarlane, Jack Savidge ve Edd Gibson), kısa sürede başarısını İngiltere dışına taşıyarak, disco-house camiasında ün kazandı. Onları sahnede görmeden önce daha yakından tanımak istedik ve sorularımızı baterist Jack Savidge’e yönelttik.

ROGER TROUTMAN VE PRINCE ETKİSİ

Friendly Fires nasıl kuruldu? Müzik yapmak için sizi esinlendiren neydi?

14 yaşındayken okulda tanıştık. Bir grupta çalmak, yerel barlara girebilmek için yeterince büyümemiş olmamızın bir sonucuydu… Trail of Dead, Fugazi ve Sonic Youth gibi gruplardan etkilenip, gürültülü banliyö müziği yapıyorduk.

Neden “Friendly Fires” (Dost ateşi) adını seçtiniz?

İlk plağımızı yayınlayacağımız sırada hala bir adımız yoktu. Yüzlerce plak kapağı arasında araştırma yaparken post punk grubu Section 25’ın “Friendly Fires” adlı plağını bulduk. İyi bir isim olduğunu düşündük; zekice bir ikili bir anlam içeriyordu. Ayrıca Section 25’ın o şarkısı da gerçekten mükemmeldir.

MySpace sayfanızda, esin kaynaklarını yazdığınız bölümde bir Roger Troutman fotoğrafı var. Bir yazıda da Prince’i örnek aldığınızı okudum. Bu iki sanatçının sizi en çok etkileyen yönü neydi?

İkisi de muhteşem şarkılar yazan iki büyük müzisyen. Onların şarkılarında müziğe yön veren temel unsur ritim. Şarkı yazma tekniklerinde izledikleri bu anlayış, çalışma yöntemimizi temelden etkiledi. Biz de genellikle, müziğimizde önceliği perküsyon ve bas’a veriyoruz.

YENİ ALBÜM YAPMAYA ZAMAN YOK

Grubun adını taşıyan ilk albümünüz eleştirmenlerden çok iyi yorumlar aldı. Bu durum, ikinci albüm için üzerinizde bir baskı yaratıyor mu?

Bir parça… Ama ilk albümle büyük başarı kazanmanın yarattığı zaman sınırlaması çok daha büyük bir baskı… Çünkü bunun anlamı, yeni yapacağınız albüm üzerinde bir dakika bile düşünmeye fırsat bulamadan bir yıl boyunca turneye çıkmak oluyor. Yine de, bir şekilde zaman bulup iyi bir sonuçla ortaya çıkacağımızı umuyorum!

Grup içinde şarkı sözleri ve beste bakımından nasıl bir çalışma yöntemi izliyorsunuz?

Genellikle şarkı sözlerini Ed yazar, müziklerden hepimiz ortaklaşa sorumluyuz.

Indie rock dinleyicileri için dans albümlerinden oluşan bir liste yapacak olsanız, hangi albümleri seçerdiniz?

Aphex Twin’den “Selected Ambient Works 95-82”, Warp Records’dan “Classics Compilation”, Michael Mayer’dan “Fabric Mix”, The Chemical Brohers’dan “Surrender”.

Bu yaz en önemli müzik festivallerinde çalacaksınız. En çok hangisi için heyecanlanıyorsunuz?

Glastonbury, büyük bir etkinlik; özellikle hava güneşli olduğunda harika bir atmosferi oluyor. Bestival ona göre daha küçük bir etkinlik ama katılan sanatçılar çok iyi. Fakat yine de her zaman hava etkili oluyor. O nedenle güneşin pırıl pırıl parladığı, açık havada yapılanları seviyorum. İstanbul’da da hiç bulunmadık ama heyecanla bekliyoruz.

Written by zülalk

24 Mayıs 2009 at 09:04

>Lamb İstanbul’da

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 16 Mayıs 2009

İstanbul’un beğenilen müzik etkinliklerinden Chill-Out Festival’ın dördüncüsü 24 Mayıs Pazar günü yapılıyor. Downtempo radyosu Lounge 102 tarafından düzenlenen festivalin bu yılki konukları, Güney Afrika’dan Yoav, Arjantinli Axel Krygier, Almanya’dan Jazzamor ve Boozoo Bajou, İngiltere’den The Shortwave Set ve Lamb

Kemer Golf & Country Club’da öğle saatlerinde başlayıp kesintisiz 12 saat boyunca sürecek olan festivalin en ilgi çekici konuğu ise, kuşkusuz Lamb… Manchesterlı ikiliyi, 2000’de Ömerli’de yapılan H2000 Festivali’nde, sağanak yağmur altında donma pahasına dinlemiştik. Unutulmaz bir gündü… Ama unutulmazlığın nedeni, yağmur ya da soğuk hava değildi. İliklerimize kadar hissettiğimiz şey, müziğin olağanüstü gücüydü; örneğine az rastlanacak kadar etkili bir canlı performans dinlemiştik.

1994 yılında Andy Barlow ve Lou Rhodes tarafından kurulan Lamb, trip-hop, caz ve drum’n bass’ı bir araya getiren karmaşık bir müzik yapıyor. Lou Rhodes’un yumuşak vokalinden yansıyan melankoli, Barlow’un elektronik sesleri ile garip bir uyum içinde… Gitar, davul, trompet ve yaylıların eşlik ettiği müziğin farklı bir çekiciliği var.

Öyle ki, “Cotton Wool”, “Gabriel”, “All In Your Hands” adlı şarkılar, dinlediğiniz anda alışkanlık yapabilir. Polonyalı klasik müzik bestecisi Henryk Gorecki’nin 3. Senfonisi’nden esinlenerek yazdıkları “Gorecki” ise, bana göre, gelmiş geçmiş en güzel aşk şarkılarından birisidir.

Beş albüm yaptıktan sonra, 2004 yılında ayrıldıklarında onları bir daha canlı dinleyemeyeceğimizi düşünüp üzülmüştük. Ama zaman, değişimi de beraberinde getirdi. Andy ve Lou, kendi solo çalışmalarına devam etseler de, bu yaz küçük bir Avrupa turnesine çıkmaya karar verdiler. Bu kapsamda İstanbul’a gelmeleri de büyük şans. Konserden önce melek sesli Lou Rhodes’la konuştuk.

Lamb’in bu yaz Avrupa’da gerçekleştireceği performanslar, bir birleşme işareti mi, yoksa daha ötesi var mı?

Bu yaz birlikte konser vermek üzere bir araya geldik… Fakat şu anda bunun ötesinde bir planımız yok.

2004 yılında Amsterdam Paradiso’daki konserinizi, Lamb’in son performansı olarak duyurmuştunuz. O günlerde grubun çalışmalarına son vermenizin nedeni neydi? Sadece ara vermeye mi ihtiyaç duydunuz, yoksa ciddi sorunlar mı yaşıyordunuz?

Ben, sadece ayrılıp kendi müziğimi yapmak istiyordum. Daha yalın ve akustik tarza yönelme eğilimindeydim. Ayrıca o dönemde, Lamb’in devrini tamamladığını düşünüyordum. Ama şu anda bu konudaki düşüncem oldukça farklı…

Ne değişti?

Ayrı kaldığımız dönemde, Andy de ben de kendi projelerimizle meşguldük. Ben iki solo albüm yayınladım ve şu anda üçüncü albümüm üzerinde çalışıyorum. Kendi solo konserlerimi veriyorum. Ayrıca “Ma Fleur” adlı albümde The Cinematic Orchestra ile çalıştım. “Crimson Wing” adlı Disney filmi için bir şarkı yazdım. Bütün bunlar, Lamb’in yeniden konser vermesi düşüncesine farklı bir açıdan yaklaşmama neden oldu. Sonuç olarak, kendimi yenilenmiş ve daha özgür hissediyorum.

Lamb olarak yeni bir CD ya da DVD çıkarma olasılığı var mı?

Ünlü Paradiso konserinden beri bir konser DVD’si yayınlamaya çalışıyoruz. Umarım yakında çıkarabiliriz!

Lamb’i farklı kılan ana unsur, müziğinizin tam olarak tarif edilememesi… Ama kesin olan şu ki, müziğiniz gerçekten çarpıcı… Bunun nedeni, müziğin içinde barındırdığı karşıtlıklar mı?

Evet, Andy ile ben birbiriyle çelişen yöntemlerle çalışıyoruz. Bunun temel nedeni, benim şarkı yazarı, onunsa prodüktör ve programcı olması. Ayrıca dünyadaki duruşumuz da farklı. Bir tür yin ve yang durumu söz konusu… Fakat neyse ki, iki karşıt unsuru bir araya getirdiğinizde, hiç beklenmedik şekilde büyülü bir şeyin doğabileceğini çok önceden anlamış durumdayız.

Gelecek hafta İstanbul’da konseriniz var. Nasıl bir performans olacak? Daha önceki yıllarda size eşlik eden müzisyenler de olacak mı konserde?

Son durumun nasıl olacağını tartışıyoruz hala ama Jonny Thorne’un (bass) bizimle olacağı kesin. Şarkıların üzerinden geçip hangilerini çalacağımıza karar vermeye çalışıyoruz. Bu yaz vereceğimiz konserleri ilk planladığımız sırada, Andy ve ben, her ikimiz de, şarkıların büyük bir kesimini ilk albümün yansıttığı yalınlığa çekmek istediğimizi hissettik. Ama sonuç olarak canlı performanslar, her türlü değişikliğe açık…

Written by zülalk

17 Mayıs 2009 at 07:32

>Dün 9. Senfoni’yi Duydunuz mu?

with one comment

>© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 10 Mayıs 2009

Siz belki fark etmediniz ama yine çaldı. Çünkü dün, 9 Mayıs Avrupa Günü’ydü… Ve düzenlenen kutlama etkinliklerinde, Avrupa Birliği’nin resmi marşı olarak Beethoven’ın 9. Senfonisi çalındı.

Avrupa Günü de ne?” diye soranlar için kısaca anlatmakta yarar var. Türkiye’nin yıllardır kapısında bekletildiği Avrupa Birliği’nin temeli, ilk kez 59 yıl önce Paris’te atıldı.

O dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman, 9 Mayıs 1950’de, kendi adıyla anılan bildiriyi uluslararası basın temsilcilerinin önünde okudu. Bildirinin temel fikri, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımın etkisiyle parçalanan Avrupa’nın bütünleştirilmesiydi.

Bunu sağlamak için, o zamanlar savaş sanayisinin temeli olan kömür ve çelik üretimlerinin bir Yüksek Merci’nin çatısı altına toplanması öneriliyordu. Birleşik Avrupa fikri böylece doğdu.

Avrupa Günü’nün kutlanmaya başlaması ise, 1985 yılında Milano Zirvesi’nde gerçekleşti. Zirve için buluşan Avrupa liderleri, Schuman Deklarasyonu’nun açıklandığı 9 Mayıs’ın “Avrupa Günü” olarak kutlanmasına karar verdi.

***

İşte bu Avrupa Günü kapsamında yürütülen bir proje var ki, Türkiye ile ilgili olarak garip ve mantıksız bir durum yaratıyor. Projenin adı, “Farklılıkta Birleştik”…

Proje çerçevesinde, farklı Avrupa kültürlerinden insanları bir araya getiren etkinlikler düzenleniyor. Diğer ülkelerin yanı sıra, Türkiye’de de çeşitli paneller, sempozyumlar yapılıyor, sergiler açılıyor, konserler veriliyor. Kutlamalarda konuşanlar, Avrupa Birliği’nin getirdiği refah, barış, özgürlük ve dayanışma kazanımlarına vurgu yapıyor…

Bu özel gün için her yıl özel posterler de hazırlanıyor. Örneğin bir tanesinde mavi bir zemin üzerinde bir resim paleti görülüyor. Bir fırça ile paletin kenarlarına Avrupa Birliği’nin bayrağını simgeleyen yıldızlar çizilmiş. Aynı zamanda paletin üzerinde de farklı renklerde yıldızlar yer alıyor. Bütün bu resmin üzerinde ise, “United in diversity” yazıyor…

Gerçekten Avrupa farklılıklarda birleşenlerden mi oluşuyor?

Eğer öyleyse, neden Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, sürekli olarak Türkiye’yi Avrupalı bir ülke olarak görmediğini tekrarlayıp, üyeliğe karşı çıkıyor?

Neden The Times, Fransız-Alman yakınlaşmasının ardında, ekonomik yükle ilgili kaygıların yanısıra, “Avrupa’nın Aydınlanma Çağı’ndan beri bastırmaya çalıştığı, Hıristiyan bir homojen topluluk yaratma arzusuyla kamufle edilmiş ırkçılık yattığını” yazıyor?

Yoksa Sarkozy ve Almanya’nın Başbakanı Merkel, Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasıyla güçlerini kaybedeceklerinden mi korkuyorlar?

Ya da sorun, bir Hollandalı parlamenterin Avrupa Parlamentosu’na sunduğu raporda mı yazılıydı? Sorun, Kemalizm ve Türk halkının orduya duyduğu güven miydi?

Veya Türkiye Kopenhag Kriterleri’ni yerine getirmiş olsa da, son Rasmussen olayında olduğu gibi, sürekli masaya yeni kriterler sürmek için mi bekletiliyor?

İş karışık; ama gerçek şu: Türkiye, 1959’da Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ilk ortaklık başvurusunda bulunduğu günden bu yana, tam 50 yıldır Avrupa’nın kapısında bekletiliyor…

AB’nin en önemli ve etkili iki üyesi, Fransa ve Almanya, her fırsatta Türkiye’ye “imtiyazlı üyelik” önerip, tam üyeliği reddediyor… Türkiye, tam üye olmadan Gümrük Birliği’ne girmiş ilk ve tek ülke olmanın bütün zararlarını çekerek bekletiliyor…

AB maceramızda durum bu… Yine de aday ülke statüsü verildiği günden beri, Türkiye de Avrupa Günü’nü kutluyor. 9. Senfoni çalarken, ucu açık müzakereler belirsiz bir sona doğru kaplumbağa hızıyla ilerliyor…

Written by zülalk

11 Mayıs 2009 at 00:03

>Müzikte Büyülü Gerçekçilik: Fever Ray

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 9 Mayıs 2009

Elini yarattığı ses dalgalarına uzattığında, bir ateş akımına dokunduğunu hisseden müzisyeni tanıyor musunuz? İsveçli müzisyen Karin Dreijer Andersson, yeni projesi “Fever Ray”i böyle anlatıyor.

Alternatif müzik seviyorsanız, bu ateş akımından uzak durmanız pek olanaklı değil; mutlaka sizi de hipnotize edip peşinden sürükleyecek.

Karin Dreijer Andersson ismi, aslında müzik sevdalılarına hiç yabancı değil. 1999’da kurulan elektronik müzik ikilisi The Knife’ın kurucularından biri Karin. Erkek kardeşi Olof ile birlikte The Knife adı altında yaptıkları müzik, onlara özellikle Avrupa’da önemli bir hayran kitlesi yarattı.

Kendi kişiliklerini ön plana çıkarıp “celebrity” dünyasına katılmak istemediklerinden onları ne televizyonlarda gördük ne de dergilerde. Tavırları günümüzün ün meraklısı müzisyenlerinden gerçekten farklıydı.

2003’te İsveç’in Grammy’si olarak bilinen Grammis ödülünü kazandıklarında, müzik endüstrisindeki beyaz erkek egemenliğini protesto etmek için, kendilerinin yerine ödülü almaya goril kostümü giymiş arkadaşlarını gönderdiler.

Uzun süre konser vermeyi de reddettiler. Ta ki, üçüncü albümleri “Silent Shout”, 2006’da zor beğenen, sivri dilli Pitchfork dergisi tarafından yılın en iyi albümü gösterilip büyük başarı kazanana kadar…

Hayranlarından gelen baskıya daha fazla dayanamamışlardı; ama yine de kendilerini müziğin önüne geçirmeme kararından vazgeçmediler. Bütün bir turne boyunca her konsere, maske takarak, burunlarına yapıştırılmış birer gaga ile çıktılar.

BAŞKA BİR DÜNYADAN SESLENEN ANDROİD

Bir sanatçının, dinleyicisinin (ya da izleyicisinin) algısını etkilememek için, kendi yarattığı eserin gerisinde durma çabası, saygı duyulacak bir davranış. Albümünün ya da romanının satışını artırmak adına, self-promosyonun en utanç verici örneklerini sergileyenlerin dünyasında adeta bir uzaylı tavrı bu…

Bu tavrın, Fever Ray’in müziği ile olan uyumu da dikkat çekici. Karin, tek başına yürüttüğü bu yeni proje ile aynı adı taşıyan albümde, sanki başka bir dünyadan seslenen bir android gibi…

Bazı şarkılarda tamamen doğal bıraktığı sesini, bazı şarkılarda ses manipülasyonu sağlayan yazılım programlarıyla değiştirip, farklı karakterlere bürünüyor. Örneğin, “I’m Not Done” adlı şarkıda, kendi sesinin farklı bir versiyonuyla düet yapıyor. Kimi zaman cinsiyetini algılayamıyorsunuz; kimi zaman Björk’ü andırıyor…

Müzik öylesine duygu ile ilintili bir sanat ki, anlatmak istediğinizi mükemmel bir şekilde verebilmek için, bazen doğal olmayan yöntemlerle değiştirilen ses daha gerçekçi olabiliyor,” diyor Karin.

Albüm, temelde elektronik bir altyapının üzerine kurulmasına karşın, The Knife ile yaptıkları çalışmalara göre daha organik bir havası var. Gitar, konga ve Kızılderili müziklerinden kullanılan geleneksel perküsyon enstrümanları ile kaydedilen bölümler, şarkılarda daha doğal bir ses yaratmış.

GÜNDÜZ DÜŞLERİNİN HİKAYESİ

Şarkı sözleri olabildiğince basit ve kısa; öyle büyük edebi laflar yok. Aşkı değil, rüyaları ve fantezileri anlatıyor şarkılar…

Her birinin bir hikayesi var; ama bu hikayeler, ne gerçek ne de hayal. Gündüz düşlerinden esinlense de, gerçeklerden kopmamış hiçbiri… Hangisinin gerçek, hangisi hayal olduğunu yorumlamak ise, dinleyiciye kalmış. Fever Ray’in ilginçliği, dinleyicisini bu büyülü gerçekçiliğin yorumcusu konumuna sokması…

Bu durumu, ilk single olarak yayımlanan “If I Had A Heart” ile örneklemek mümkün. Şarkı, “Hiç bitmeyecek bu/ Çünkü daha çok istiyorum/ Daha çok, daha çok ver bana…” sözleriyle başlayıp, “Kalbim olsaydı severdim seni/ Sesim olsaydı söylerdim şarkıyı,” diye devam ediyor. (Çok güçlü bir bas soundunun öne çıktığını ve rahatlıkla bir David Lynch filminin müziği olabileceğini önceden belirteyim.)

Ne dersiniz; ne anlatmaya çalışıyor bu şarkı? Açgözlülüğün yönettiği kapitalist dünyanın giderek duyarsızlaşmasını anlatmıyor mu? Bu benim yorumum; sizinki başka olabilir… Ya da Karin gibi, sonsuz okyanusların ve çayırların üzerine çöken derin bir uyku halinden söz edebilirsiniz…

Fever Ray’i dinledikçe, albümdeki şarkıları konserde canlı dinleme isteğim daha da artıyor. Gidenler anlata anlata bitiremiyor; Karin, yüzünde yine maskesiyle, adeta bir tiyatro dekoru gibi hazırlanmış bir sahnede, fantastik bir deneyim yaşatıyormuş dinleyicilere…

Written by zülalk

09 Mayıs 2009 at 21:17

>Konser Öncesi Yeni Depeche Mode

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 2 Mayıs 2009

İstanbul’da yazlık konser mevsimi, 14 Mayıs’ta Binboamania ile başlıyor. Üstelik açılışı yapan da, new wave akımının en başarılı grubu Depeche Mode!

Birçok müziksever, aylardır santralistanbul’daki konseri sabırsızlıkla bekliyor. Bu heyecanlı bekleyiş sürerken, geçen hafta Depeche Mode’un yeni albümü “Sounds of the Universe” yayımlandı.

Kısa bir süre sonra 30. yılını kutlayacak bir new wave grubu için büyük bir başarı grafiği izliyor Depeche Mode. 1980 yılının mayıs ayında ilk kez bir okul etkinliğinde Depeche Mode olarak sahneye çıktılar. O günden beri, birçok diğer grup gibi zor günler geçirdiler, zaman zaman dağılmanın eşiğine geldiler…

Beraber yola çıktıkları şarkı yazarı/klavyeci Vince Clarke, 1981’de ilk albümün yayınlanmasından hemen sonra gruptan ayrıldı. Ertesi yıl onun yerine Alan Wilder gruba dahil oldu.

Vokalist Dave Gahan, uyuşturucu yüzünden ölmek üzereyken, grubun da sonunun geldiğini düşündü herkes. Fakat Dave tedavi olup hayata dönünce, Depeche Mode yeniden doğdu. Grubun daimi şarkı yazarı Martin Gore ile Dave’in ego savaşı ise hiç bitmedi…

Bütün bu güçlükleri zaman içinde aşsalar da, bana göre, bir şeyi pek atlatamadılar… Klavyeci/prodüktör Alan Wilder’ın 1995’te ayrılışı, Depeche Mode’un müziğini ciddi şekilde etkiledi. Bazı Depeche Mode hayranlarını kızdıracağımı biliyorum; ama Wilder’ın yerinin doldurulabildiğini düşünmüyorum…

BİR OLGUNLUK DÖNEMİ ALBÜMÜ

Hatırlayanlar vardır; Depeche Mode’un daha önceki albümü piyasaya çıkmadan önce internete düşmüş ve plak şirketi zor durumda kalmıştı. Bu defa böyle bir durum yaşanmaması için çeşitli gizlilik önlemleri aldılar.

Örneğin, önceden gazetecilere dağıtılan kopyaların başkalarının eline geçip internete sızdırılmasını önlemek için, grubun adının yerine başka bir kod adı kullandılar: “Tea and Biscuits”; yani “Çay ve Bisküvi”…

Bu ismin özel bir mesajı olmasa da, Dave’in bir röportajda buradan hareketle verdiği bir yanıt ilginç: “Bu albümün yapım aşamasında işin içine bir miktar çay ve bisküvi karıştı gerçekten! Muhtemelen yaptığımız en disiplinli çalışmaydı. Her gün stüdyoda buluşup sabahtan akşama kadar çalıştık, herkes işini ciddiyetle yaptı.

Martin Gore ise, alkol bağımlılığı ile mücadelesini kazandı ve üç yıldır içkiden uzak duruyor. Dave, bu arada iki solo albüm yaparak kendisini şarkı yazarlığında da kanıtlamış olmanın rahatlığı içinde… Sonuçta, grup içinde Martin ile Dave arasındaki çekişmenin dozu epeyce düşmüş gözüküyor.

Bir önceki albümde olduğu gibi, bu albümde de üç şarkısı var Dave’in: “Hole To Feed”, “Come Back” ve “Miles Away/The Truth Is”. Kendi solo albümlerinde de çalıştığı ekiple birlikte yazmış bu şarkıları. Üçü de, gitarın öne çıktığı, psychedelic etkinin hissedildiği şarkılar.

“ESKİNİN GELECEĞİ”Nİ DİNLEYİN

Yeni albümün, Depeche Mode’un 1990’daki “Violator” günlerine dönüşünü temsil ettiğini söyleyenler var. Grubun yaptığı en başarılı albümdü “Violator”; “Sounds of the Universe”i onunla ayrı yere koyamasak da, son iki albümden farklılaşma olduğu açık…

Bunun nedeni de büyük ölçüde, alkolü bırakan Martin Gore’un bu arada geliştirdiği başka bir bağımlılık: Son yıllarda, eBay’de bulduğu eski analog synthesiser ve perküsyon aletlerine merak sarmış Martin. Bu sağlıklı bağımlılık, albümdeki ses değişikliğini de beraberinde getirmiş.

Fakat ben bu değişikliği, müzik basınında yaygın olarak kullanıldığı gibi “retro” olarak tanımlamaktan yana değilim. “Sounds of the Universe”, bu analog aletleri yeni teknoloji ile buluşturduğu için, belki bir “retro-fütüristik” bileşimden söz edebiliriz. Ya da en doğrusu, Martin’in yaptığı “eskinin geleceği” tanımını benimseyebiliriz…

Son haftalarda televizyonlarda yayınlanan videosuyla çok konuşulan “Wrong”, albümde öne çıkan şarkılardan birisi. Depeche Mode’un stadyum konserlerinde akıldan çıkmayacak dakikalar, bu elektro-rock tarzındaki şarkıyla yaşanacak kuşkusuz.

Yeni albümün temaları da, bildiğimiz Depeche Mode tarzıyla aynı… Yine erişilemeyen sevgili, yine ayrılıklar, yine kırık kalpler, yine pişmanlıklar… Bunların arasında, bu defa yok olup giden dünyaya yazılmış bir ağıt gibi duran “Fragile Tension” da var.

Adını anmak istediğim bir şarkı da, Martin ile Dave’in adeta bir düeti andırır şekilde birlikte söyledikleri “Peace”. Martin, bu şarkının en sevdiği şarkılarından birisi olduğunu söylüyor. Kim bilir; belki de 80’lerdeki synthpop tarzını en çok andıran parça olduğu içindir…

Written by zülalk

02 Mayıs 2009 at 22:01

Alan Wilder, Dave Gahan, Depeche Mode, Martin Gore, Vince Clark kategorisinde yayınlandı