Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Şubat 2011

>Vitrindeki Albümler 59:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 27 Şubat 2011

MARIANNE FAITHFULL- Horses and High Heels (Dramatico)

Marianne Faithfull’un yıllar geçtikçe iyice çatallaşan sesi kimisine göre eski zevki vermiyor; hatta artık şarkı söylemeyediğini düşünen de var. Ben tersini düşünenlerdenim; onun o pürüzlü sesini dinlemeyi seviyorum. 2008’de Babylon’da verdiği konseri de bana göre çok keyifliydi.

60’ların ikonu, yeni albümünün turnesi kapsamında mayıs ayında yine geliyor İstanbul’a; bu defa İstanbul Modern’de konser verecek. (Konserin önce Aya İrini’de yapılacağı duyurulmuştu; ancak sonradan Twitter’da @burutay’dan öğrendiğime göre İstanbul Modern’e alınmış.)

Yeni diyoruz ama aslında 13 şarkının yer aldığı albümde sadece 4 yeni şarkı var; diğerleri cover.

Cover’lara baktığımızda çok sayıda tanıdık isim ve şarkı var. Albümü, The Gutter Twins’in muhteşem yorumuyla hafızalara kazınan “The Stations”la açıyor Faithfull. Elektro gitarın öfkeli tonundan arındırıp yaylıları öne çıkarınca, daha melankolik bir ruh sinmiş şarkıya.

Bir diğer tanıdık şarkı, Carol King ve Gerry Goffin bestesi “Goin’ Back”. Bu şarkıyı Dusty Springfield’in ipeksi sesinden, sonra da The Byrds’den dinleyip sevmiştik; Faithfull versiyonu da güzel ama tercih yapacaksam Dusty’ninkini tercih ederim.

Allen Toussaint imzalı “Back in baby’s arms” albüme groove havası taşırken, Jackie Lomax şarkısı “No Reason” 60’lardan rock esintisi yaratmış.

Marianne Faithfull ile gitarist Doug Pettibone’un birlikte yazdıkları yeni şarkı “Eternity”de, sürpriz bir şekilde Brian Jones’un 1971’de Fas’taki Joujouka kayıtlarından bir sample kullanılmış.

60’ların pop grubu The Shangria-Las’ın “Past, Present and Future” adlı şarkısının sözlerini söylemekten ziyade okur gibi seslendirmiş Faithfull. 13 şarkının içinde onun ses tonuna en çok yakışan da bu olmuş.(Gerçi burada “Şarkı söylememiş, sözleri okumuş” diyenleri duyar gibi oluyorum; çok da haksız değiller ama o sözleri Marianne Faithfull’un sesinden dinlemek bana çok hoş geldi.)

New Orleans’ın Fransız Mahallesi’nde kaydedilen albümde belirgin şekilde o bölgenin havası hissediliyor. Faithfull’a esas olarak yerel müzisyenler eşlik etmiş; fakat Lou Reed, George Porter Jr. MC5’dan Wayne Kramer gibi adı anılmadan geçilmeyecek bazı efsane isimler de albüme katkıda bulunmuş.

Büyük çoğunluğu cover’lardan oluşsa da, özellikle 60-70’lerin folk rock müziğini sevenler için öneriyorum bu albümü.

Albüm için hazırlanan tanıtım filmi:

“Horses and High Heels”:

“The Stations” (The Gutter Twins cover)

Written by zülalk

27 Şubat 2011 at 15:54

>Vitrindeki Albümler 58:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 20 Şubat 2011

PJ HARVEY- Let England Shake (Vagrant Records)

Politik şarkı yazmak sanıldığı kadar kolay bir iş değil; çünkü hem mesajınızı yeterince iyi anlatamama hem de hayranlarınızın bir bölümünü uzaklaştırma riski var. Rock müzisyeni Polly Jean Harvey, yeni albümünde bu zor işe girişmiş. Her zaman sosyal ve siyasi konularla ilgiliydi ama bu kadar doğrudan tavır aldığı bir çalışması olmamıştı.

Albümün en önemli özelliği, Harvey’in savaş karşısındaki tavrı ve bir insanın ülkesine karşı beslediği olumlu ve olumsuz duyguları, utancı, gururu, en belirgin şekliyle ortaya koyması.

Ancak bunu yaparken, hiçbir agresiflik içermiyor. Beni en çok etkileyen tarafı da bu oldu. Sözler ne kadar insanın yüzüne tokat gibi çarpsa da, ses tonuyla onun yaptığı yıkıcı etkiyi dengeliyor.

Albümde savaş dönemlerinde yaşananları gözlemleyen bir anlatıcı rolüne girmiş PJ Harvey. Bağırmadan, öfke krizlerine tutulmadan, sanki bir filmde arka plandaki anlatıcı gibi söylüyor şarkıları. Hatta bazen, örneğin albüme adını veren parçada Björk benzeri bir saflığa ulaştığını söylemek de abartılı olmaz.

Albümün bir diğer dikkat çekici özelliği, PJ Harvey’in daha önceki albümlerinde kullanmadığı enstrümanların bu kayıtta yer alması. Autoharp ve saksofon ikilisi, bilinen PJ Harvey soundunu farklı bir yöne çekmiş; bu kez daha yalın folk melodileri var altyapıda. Bu nedenle, eski albümlere benzer bir sound bekleyenler biraz şaşırabilir.

Beni şaşırtan tek şey ise, Harvey’in böyle muhteşem bir albüm yapıp ülkesinin Irak savaşındaki etkisine değinmemesi oldu. Daha çok eskilere, I. Dünya Savaşı’na bakıp bugün için çıkarsama yapın diyor sanki… Oysa yakın tarihe, Irak Savaşı’na odaklanıp, hayatını yitiren onca insan için Tony Blair ve Gordon Brown‘ı sorumlu tutsa İngiltere’yi iyiden iyiye sallardı…


Let England Shake” adlı şarkıyı Andrew Marr’ın televizyon şovunda stüdyoda Gordon Brown kendisini izlerken söyledi PJ. O sırada Gordon Brown, İngiltere Başbakanı’ydı. Ona bakıp, “Let England shake, weighted down with silent dead. England’s dancing days are done” demiş.

Sarsılmıştır Brown; ama o şarkı, İngiliz hükümetinin son yıllarda Ortadoğu’da yaşanan savaşlardaki rolünü anlatsaydı nasıl olurdu? O zaman Brown o stüdyoya gelir miydi?

Buna karşın kanımca, “Let England Shake”, Polly’nin kariyerinin en önemli albümlerinden birisi. Sanatçının şarkı yazımında, şarkıcılıkta, müzik hayatında tam bir olgunluğa eriştiği bir dönemde yaptığı bu çalışma, benim de artık en favori PJ Harvey albümüm.

PJ Harvey, büyük emek verdiği albümü kendi doğum yeri Dorset’te deniz kenarındaki bir kayalığın üzerinde yer alan, 19. yüzyıldan kalma bir kilisede kaydetmiş. Yapımcılığı, uzun zamandır işbirliği yaptığı John Parish, Avustralyalı müzisyen/prodüktör Mick Harvey ve Flood olarak bilinen İngiliz prodüktör Mark Ellis’le birlikte üstlenmiş.

İki yıl sadece sözleri yazmak için harcamış. Sonra da uzun zaman o ağır sözleri yorumlayacak uygun ses tonunu bulmaya çalışmış. Her bakımdan üzerinde çok çalışılmış, yaratıcı konseptiyle karşısında şapka çıkarılacak bu albüm, PJ Harvey’in müzik dünyasındaki yerini bir singer-songwriter olarak daha da sağlamlaştırıyor.

_

Benim albümde en sevdiğim şarkı “The Glorious Land” oldu. Hem “Şanlı ülkelerimize ne ekilir? Topraklarımızın şanlı meyvesi nedir? Buğday ve mısır değil. Deforme edilmiş, hasarlı, öksüz çocuklar” diyerek dünyanın emperyal güçleri Amerika ve İngiltere’ye meydan okuyor; hem de böyle ağır temalı bir şarkıda bile insanda tempo tutup dans etme isteği yaratıyor.

Let England Shake” adlı şarkının resmi videosu:

The Words That Maketh Murder

Written by zülalk

19 Şubat 2011 at 19:49

Björk, Flood, John Parish, Mark Ellis, PJ Harvey kategorisinde yayınlandı

>Macy Gray’den Çığlıklı Konser

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 16 Şubat 2011

Macy Gray’in konseri aylar öncesinden basına duyurulurken “İstanbul’da bir diva” başlığı seçilmişti. 43 yaşındaki Amerikalı sanatçı, kendine özgü sesi ve yorumuyla, gerçekten de R & B ve soul müziğin en yetenekli isimlerinden.

Albüm çalışmalarını yakından izlememe karşın, kendisini sahnede ilk kez canlı dinledim ve diyorum ki; Babylon’da bugüne kadar gördüğüm en güzel konserlerden biriydi.

Macy Gray ve beş kişilik ekibi, o akşam “İyi bir sahne performansı nasıl olur?” sorusunun yanıtını verdi. Önce davulcu, klavyeci ve gitaristler çıktı sahneye.

Sonra oldukça kilolu, kısa boylu ve afro saçlı siyahi bir kadın vokal belirdi. Anonslarıyla kalabalığı öyle bir coşturdu ki, Macy Gray göründüğünde ortalık yıkıldı adeta.

Konser boyunca şunu gözlemledim: Macy Gray, bir yandan diva tanımlamasına yakışacak bir görüntü içindeyken, bir yandan da dinleyiciye yakın olmasını biliyor. İki saatlik konser boyunca dört kıyafet değiştirip boynunda kocaman tüylerle dolaşsa da, esprileriyle dinleyicilere kahkahalar attırıyor. Hem bir “star”, hem de herkes kadar doğal…

Sevgililer Günü’ne denk gelen ilk geceki konserde, önce İstanbul’a neden geldiklerini bir tür Google falına bağladı. Bas gitarist, Google’a “İstanbul’a neden gitmeliyiz?” yazmış, yanıt şu çıkmış: “Erkekleri ve kadınları çok seksi, akıllı ve güzeldir; harika çığlık atar, eğlenmeyi severler.

Bunları anlatıp “Siz ne kadar güçlü çığlık atarsanız, sesimiz o kadar iyi çıkar” deyince, elbette salonda toplu bir çığlık koptu.

Macy Gray, kendi boğuk sesini hiç beğenmediği halde tesadüfen şarkıcı olmuş. Oysa groove, funk, soul, R & B, rock, reggae esintili şarkıları yetkinlikle yorumlayabildiği sıra dışı bir sese sahip. Konserde bunu bir kez daha kanıtladı.

Sürpriz yaparak Radiohead’in unutulmaz şarkısı “Creep”i seslendirdi. Bugüne kadar çok sayıda müzisyen tarafından cover’landı bu şarkı. Macy Gray’inki de farklıydı ama ayrı bir güzeldi.

Konserde iki ilginç cover daha vardı. Birisini güçlü sesi ve danslarıyla herkesin ilgi odağı olan vokalist Shemika Secrestseslendirdi. Metallica’nın büyük hiti “Nothing Else Matters”ın neo soul versiyonunu dinledik. (Shemika’nın çok güzel bir sesi olmasına karşın bu cover’ı beğenmediğimi belirtmeliyim. Çünkü şarkının dokusunu bozup bambaşka bir karaktere büründürdü ve o karakter bana yakın değildi. Elbette tartışmalı bir konudur bu…)

O arada kıyafet değiştirip tekrar sahneye geldi Macy Gray. Bir kez daha “Çığlıklar atılsın!” dedi. Ortalık karıştı.

When I See You Again”, “Sweet Baby”, “Demons” ve “Sexual Revolution” gibi en sevilen şarkılarını arka arkaya seslendirince, bir ara baktım ki istisnasız herkes dans ediyor.

Sıra elbette kendisine 2001’de En İyi Kadın Pop Vokal Performansı dalında Grammy kazandıran “I Cry”a da geldi. Ama asıl şov, “Oblivion”da gerçekleşti. Vokalistle birlikte elinde kartonlar olan bir adam belirdi sahnede. Macy Gray şarkı söylerken, onlar üzerinde şarkının sözleri yazan kartonları dinleyicilere attılar. Kaotik ama eğlenceli bir görüntüydü.

Gecenin son cover’ı Queen’den “We Are the Champions” oldu. Gitar solonun ardından salondaki herkes Macy Gray’le birlikte söyledi şarkıyı.

Konserin kapanışı için son albümünden oldukça neşeli bir şarkı olan “Beauty in the World”ü seçmiş Gray. Ancak bis için geri geldiğinde melankolik “Slowly”i söyleyince müthiş bir kapanış oldu.

Hızla akıp giden zamanda biraz yavaşlayıp bu kargaşadan uzaklaşsak güzel olmaz mı?” diyordu şarkı. Biz o akşam, dışardaki kargaşadan biraz olsun uzaklaşıp mükemmel bir konsere tanık olduk.

Macy Gray “Creep” cover’ı (Bu videoyu YouTube’a yükleyen Kemal Özleyen’e teşekkürler.)

Konserin son şarkısı “Slowly”:

_

Written by zülalk

16 Şubat 2011 at 15:04

Macy Gray, Metallica, Queen, Radiohead, Shemika Secrest kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Albümler 57:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 13 Şubat 2011

JANELLE MONAE-The Archandroid (Bad Boy Records)

2009’da yapılan Rock’n Coke hakkında yazdığım yazıda “Festivalin yıldızı Janelle Monae’ydi” diye yazmıştım. Ana sahnede Kaiser Chiefs’i dinlemeye giden herkes, aynı anda alternatif sahnede çıkan Monae’yi kaçırmıştı. Tahmin ettiğimden çok daha dinamik, olağanüstü başarılı bir performanstı; kesinlikle festivalin en iyisiydi; o kadar ki “Bu Prince’in kadın versiyonu” demiştim.

O sırada sadece bir EP’si yayınlanmıştı; ama İstanbul’u da kapsayan turnesi boyunca yeni şarkılar yazmış Janelle Monae. Amerika ve Avrupa’da 2010’da çıkan bu ilk albümü, ülkemize ancak ulaştı.

Geçen yılın en iyi albümler listelerinde de adına sık rastlanan bu çalışmayla kendisinden bekleneni fazlasıyla gerçekleştirmiş Monae.

The Archandroid”, ünlü bilimkurgu filmi “Metropolis”ten esinlenen bir konsept albüm. Janelle Monae, albümde kendisine ilginç bir rol biçmiş: Yaşadığı zalim dünyada kendi insanlarını özgürleştirmeye çalışan yarı insan yarı robot şeklinde bir kurtarıcı rolünde.

Ama esin kaynakları bununla da bitmiyor; Walt Disney ve Salvador Dali işbirliğinde yapılan kısa animasyon filmi “Destino”, Andy Warhol, Jack White’ın bıyıkları, Peter Pan, Muhammed Ali’nin yumrukları, Rachmaninoff, Bonnaroo Festivali’nde gerçekleşen bir stage dive vb. birçok ilginç isim ve olay var şarkıların ardında.

Böylesine bir çeşitlilik Monae gibi bir yetenekle birleşip arkasına da OutKast’ten Big Boi, Sean “Diddy” Combs gibi büyük destekleri de alınca ortaya mükemmel bir pop albümü çıkmış.

Funk, glam, R & B, hip-hop, caz, afro-beat gibi birbirinden çok farklı türleri kaynaştıran çok güzel bir çalışma. Janelle Monae’nin yaratıcılığı ve sahne performansındaki başarısının yanı sıra, elbette en önemli özelliği, birçok türü kusursuzca yorumlamasına olanak sağlayan güçlü sesi. Kuşkusuz son yıllarda pop müzik dünyasına gelen en iyi seslerden birisi.

Pop müziğin günümüzde listelerin tepesinde gezinen yıldızları arasında yeri çok farklı Janelle Monae’nin. Çünkü cinsiyetini ve bedenini öne çıkarıp müziği ikinci plana itmiyor; aksine, giyim tarzı ve davranışlarıyla android bir görüntü veriyor. Onun videolarını kadın bedeni görmek için izlemiyorsunuz; dinleyiciyi şarkılarıyla kurduğu fantastik dünyaya konuk edip yeni hikayeler anlatıyor.

Umarım bu tavrını ve müziğe yaklaşımını hiç değiştirmez.

“The Archandroid”, bir müzisyen için gerçekten çok çarpıcı bir başlangıç. Monae, bu başarısını nasıl aşacak, ikinci albümü nasıl olacak şimdiden çok merak ediyorum.

Big Boi ile birlikte yorumladığı “Tightrope”un videosuna YouTube üzerinde yer alıyor ama bloglara eklenmesi için izin verilmemiş. Bu linke tıklayarak izlemenizi öneririm.
http://www.youtube.com/watch?v=pwnefUaKCbc
_

Written by zülalk

13 Şubat 2011 at 11:23

Big Boi, Janelle Monae, OutKast, Sean "Diddy" Combs kategorisinde yayınlandı

>Unutulmayacak Bir Konser

with 6 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 12 Şubat 2011

Bazı konserler vardır; arkasından yazacağınız eleştiride ne deseniz eksik kalacağını düşünürsünüz. Yazının müzik karşısında yetersiz kaldığı anlardan biridir bu. Ama aynı zamanda müziğin ruhunuzda yarattığı derin hisleri okuyuculara aktarmanın da tek yoludur.

Perşembe gecesi Salon’da gerçekleşen Olafur Arnalds konseri, böyle bir duygu uyandırdı bende. Çünkü bu 24 yaşındaki İzlandalı müzisyenin tamamen enstrümantal şarkıları, tarifi zor bir duygusal serüven yaşattı izleyicilere.

Çiseleyen yağmurun fırtınaya dönüşürken gökyüzünde yaşanan şiddeti, rüzgarın savurduğu ağaçların mücadelesini, tavandan sarkıtılan kuş figürlerinin canlanışını gösterdi bize. Siyah perde üzerine yansıtılan beyaz simgeleri, özel bir ışık ve duman sistemiyle gördük. Son derece yalın ama bir o kadar da çarpıcı bir görsellik vardı sahnede.

Salon’da izlediğim ilk oturmalı konserdi. Olafur’un müziğine uyabilecek nitelikte, sandalyeli bir oturma düzeni yapılmıştı. Bence mekanda dinleyiciler arasındaki konuşmayı azaltmak ve hareketin neden olacağı gürültüyü engellemek bakımından yerinde bir karardı ve konserin karakterine de çok uydu. Uzun zamandır bir klasik müzik konseri dışında ilk kez bu kadar sessiz bir ortamda huzur içinde müzik dinledim.

Arnalds, siyah piyanonun tuşlarına usulca dokunurken, kendisine üçü kemanda, biri çelloda dört kadın müzisyen ve bir laptop teknisyeni eşlik etti. Piyano ile yaylıların adeta karşılıklı konuştuğu konserlerdendi.

O anlarda oldukça karanlık bir atmosfer yaratan klasik müziği, alternatif müziğin elektro-akustik sesleriyle dengeliyor Arnalds. İşin içine perküsyon ve ritim giriyor; müzik hareketleniyor.

Geçen yıl çıkan albümü “…and They Have Escaped the Weight of Darkness”da olduğu gibi, müziğin bu duygu durum değişikliği, aslında her karanlığın ardından bir aydınlığın geleceğini müjdeliyor. Macar yönetmen Bela Tarr’ın “Werkmeister Harmonies” adlı filminden esinlenen bu son albümün, oldukça karanlık olduğu anlar yok değil; ama Arnalds’ın müziğinde umutsuzluk da yok.

Üniversitede klasik müzik eğitimi alan Olafur, şaşırtıcı bir şekilde geçmişte bir metal grubunda davul çalmış. Fakat belli ki, şu anda yaptığı müzikte, Arvo Part ve Henryk Gorecki gibi minimalist bestecilerin geleneğinden etkilenmiş. Dinleyicinin müziğin içine tam olarak girmesi için notalar arasında belli boşluklar bırakmış.

Salon’daki 1.5 saatlik konserde çıt çıkarmadan kendini müziğe kaptıran herkesin o akşam muhteşem duygular yaşadığına eminim. Bu kadar genç bir insanın çağdaş senfonik besteciliği elektronik enstrümantasyonla buluşturup böyle çarpıcı bir müzik yapıyor oluşu gerçekten etkileyici.

Salon’da iki gece üst üste konser verdi Olafur Arnalds. Açıkçası, albümü bile ülkemizde satışa çıkmayan bir sanatçı için gösterilen ilgiye ben de şaşırdım. Alternatif müzik dinleyenlerin elbette internette rastlayacakları bir isim; ama yine de her iki konserin de biletlerinin günler öncesinden tamamen tükenmiş olması çok sevindirici.

Arnalds da sevinmiş olmalı ki, konser boyunca sık sık geldikleri için dinleyicilere teşekkür etti; öğrendiği birkaç Türkçe sözcükle konuşmaya çalıştı. Gecenin sonunda iyimserliğe adadığı parçası “Fok”un başlangıcında bilgisayarda farklılaştırılmış bir çocuk sesi duyuldu:

Çocukken parkta oynarken bir gün bana öldüğümüzde ne olur diye sordun. Ben de ‘Her şeyi unutursun’ dedim. ‘Seni bile mi?’ dedin. Evet, beni de…

Ardından müthiş bir müzik eşliğinde siyah perdeyi iplerinden kurtulup uçan beyaz kuşlar kapladı. Ben o anı hiç unutmayacağım…
__

İlk akşamki konsere gelen bir izleyici aşağıdaki videoyu çekip Youtube’a koymuş. Kendisine teşekkür ediyor ve buraya naklediyorum.

(Konser fotoğrafları Ali Güler’e aittir.)

_

Written by zülalk

12 Şubat 2011 at 09:04

Arvo Part, Bela Tarr, Henryk Gorecki, Olafur Arnalds kategorisinde yayınlandı

>The Veils, yeni şarkılarıyla Babylon’da

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 10 Şubat 2011

Geçenlerde bir grup müzik yazarı konuşuyorduk; “Bir konser öncesinde yazı yazmak reklama mı girer?” sorusu üzerinde farklı görüşler vardı. Eleştiri yazısı elbette konser sonrasında yazılır; ama bana göre, konser öncesinde bir grubu/sanatçıyı tanıtan ve reklam amaçlı olmayan yazı yazmak mümkündür.

Tabii burada bir koşulun altını çizmek gerekir: Yazı, bir basın bülteninden alınan klişe bilgileri değil; o grubu/sanatçıyı yakından tanıyan ve konusuna hakim bir müzik yazarının yorumlarını içermelidir.

Ben de ancak bu gibi durumlarda; çok beğendiğim ve bu nedenle müzikseverlerin kaçırmasını istemediğim grupların konserleri öncesinde yazmayı düşünüyorum. Bu ay da İstanbul’da çok sayıda önemli müzik etkinliği var. Bunların arasında The Veils’e dikkat çekmezsek olmaz.

Neden? Çünkü alternatif rock’ın en başarılı gruplarından birisi. Ama aynı zamanda ilginç bir şekilde, bugüne kadar çok güzel üç albüm yapmalarına karşın, son on yılın değeri tam bilinememiş gruplarından birisi de…

2009’da yılın en iyi albümleri listelerine giren “Sun Gangs” gibi bir çalışmaya imza atsalar da hâlâ “underground” kalabilme özelliğine sahipler. Bu durumun benim için ayrıca çekici olduğunu söylemeliyim.

“MÜZİK, DUYGUSAL KARŞITLIKLARIN KARIŞIMINI SUNMALI”

The Veils’i geçen yıl yine şubat ayında Babylon’da canlı dinleme olanağı bulmuştuk. 2007’de New York konserinin ardından ikinci kez sahnede görmüştüm grubu. Her iki konseri de unutulmaz kılan, vokalist Finn Andrews’un salonu tamamen etkisi altına alan müthiş performansıydı. Öylesine etkileyiciydi ki, “Jesus for the Jugular”ı söylerken, bana Ian Curtis’i anımsatmıştı.

Aslında sahnedeki bu duygusal yoğunluk, kaynağını grubun müziğe yaklaşımından alıyor. Konser öncesinde Finn Andrews ve bas gitarist Sophia Burns ‘le yaptığım röportajda şöyle demişti Finn: “Müzik de aynı insanlar gibi duygusal karşıtlıkların karışımını sunmalı” demişti. Kanımca, kendisi, hem yazdığı çarpıcı şarkı sözleriyle, hem de en düşük perdeden falsettoya kadar yetkinlikle kullanabildiği sesiyle, bunu en iyi şekilde başarıyor.

SHAKESPEARE ESİNTİLİ EP

Grubun henüz bir yıl dolmadan tekrar Babylon’u ziyaret etmesinin nedeni, yedi şarkılık yeni bir EP yayınlamış olması. “Troubles of the Brain” adlı bu çalışma, geçen ayın son haftasında yeni kurdukları kendi bağımsız plak şirketinden çıktı.

Bu arada edebiyat meraklıları EP’nin adındaki Shakespeare göndermesini hemen algılamış olmalı; Macbeth’te 5. Perde 3. Sahne’de geçer bu ifade.

Finn Andrews, geçen yaz Londra’daki ev stüdyosunda gerçekleştirdikleri bu yeni kaydın prodüktörlüğünü, Suede grubunun eski efsanevi gitaristi Bernard Butler ile birlikte üstlenmiş. Yedi şarkının içinde alıştığımız melankolik The Veils şarkılarına yakın olanlar da var, tarz değişikliği olarak yorumlanabilecek olanlar da…

Ayın yoğun konser takvimi içinde 12 Şubat gecesi The Veils’in beyinde sorunlara neden olan duygu ve düşüncelerden esinlenen yeni şarkılarını kaçırmayın derim.

Jesus for the Jugular” live:

“Sun Gangs” albümünden “The Letter

İlk albüm “Nux Vomica“dan “The Calliope“:

Written by zülalk

10 Şubat 2011 at 08:38

Finn Andrews, The Veils kategorisinde yayınlandı

>Karşıtlıkların mükemmel uyumu

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 7 Şubat 2011

Geçen cumartesi gecesi Salon’dayız. Sahnede yan yana iki müzisyen duruyor. Birisi 34 yaşında, İskoçyalı, sarışın, güzel, konuşkan bir kadın. Diğeri 46 yaşında, Amerikalı, dinleyicilerle göz teması bile kurmayıp sadece yere bakarak şarkı söyleyen, kumral bir adam.

Onları hiç tanımasanız, ilk olarak dikkatinizi seslerinin müziğe yansıyan uyumu çeker. Ama tanıyorsanız, “Nasıl oluyor da bu kadar farklı iki ses, iki karakter böylesine bir uyum yakalayabilir?” dersiniz.

Kadının adı Isobel Campbell; şarkıcı, besteci ve çellist. Indie pop grubu Belle and Sebastian’ın vokalisti olarak tanıdık onu. Çellosuna eşlik eden yumuşacık sesiyle yer etti hafızamızda.

Erkeğin adı ise, Mark Lanegan; vokalist ve şarkı yazarı. 1980’lerde grunge müzik sahnesinin önemli gruplarından Screaming Trees’le başladığı kariyerine, 2000’den sonra hard rock grubu Queens of the Stone Age’de devam etti. 2004’ten bu yana da alternatif rock grubu The Gutter Twins’in iki ana vokalistinden birisi.

MARK LANEGAN’IN DÖNÜŞÜMÜ

Mark Lanegan’ı en son canlı olarak, 2008’de İstanbul Yeni Melek’teki The Gutter Twins konserinde dinlemiştim. Mekanın akustik sorunu ve müzik dinlemek yerine durmadan konuşan kalabalığa karşın, kükrercesine şarkı söylüyordu. Tom Waits’i andıran çatallı sesi, her şeye meydan okuyor gibiydi.

Rock müziğin bu güçlü sesini, hafta sonunda yine canlı duydum ama bu kez kükremiyor, akustik bir konserde yavaş yavaş insanın içine işliyordu.

Lanegan, The Gutter Twins’in yanı sıra, Isobel Campbell’la da 2004’ten bu yana çalışmalarını sürdürüyor. Geçen yıl birlikte üçüncü albümleri “Hawk”ı yayınladılar. Albümlerdeki şarkılar büyük ölçüde Campbell’in imzasını taşıyor; ama bana sorarsanız bu işbirliğinin temeli karşıtlıkların uyumu.

Isobel Campbell’in rüyada sayıklarmış gibi fısıldayan sesi müthiş bir saflık katıyor müziğe. Ancak ne zaman ki işin içine Mark Lanegan’ın yıpranmışlığı hissettiren bariton sesi giriyor, işte o anda müzik karakterini buluyor.

Isobel Campbell’ın söylediği gibi, o Lanegan’ı hareketlendirirken Lanegan ona bir ağırlık katıyor. Böyle olmasa, belki Isobel uçacak ya da Mark ağırlıktan çökecek…

KEYİFLİ, SAMİMİ VE HUZUR VERİCİ BİR DOKSAN DAKİKA

Utangaç ve içine kapanık karakteriyle bilinen Lanegan, o akşam da şarkı söylemek dışında dinleyicilerle hiç iletişim kurmadı. Isobel Campbell, sahnede kontrabasla ilgili bir ses sorunu yaşanınca özür diledi, sessizce müziği dinledikleri için izleyicilere teşekkür etti (Bu ironik miydi bilemiyorum; çünkü konuşanlar vardı); hatta bir ara çello çalarken hata yapınca işi şakaya vurdu.

Son derece masum bir ses tonuyla, “Ama bu birlikte çaldığımız grup yeni, İstanbul’a daha önce hiç gelmemiştim, üstelik daha önce jet lag de olmamıştım” diyerek güldürdü herkesi. O anda bile önüne bakan Lanegan hafifçe gülümsedi ancak…

Yaklaşık 1.5 saat süren konserde, hem son albüm “Hawk”tan hem de önceki çalışmalarından folk-rock, folk-blues ve country esintili şarkılar yorumladı ikili. Keyifli, samimi, huzur verici bir doksan dakika geçirdik.

Konserden videolar:

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=JET2O&autoplay=0

Untitled from zülal on Vimeo.

(Konser videoları bana, fotoğraflar Ali Güler’e aittir.)

_

Written by zülalk

07 Şubat 2011 at 12:16