Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Thom Yorke’ Category

>Radiohead, yine özgür yine deneysel

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen / 2 Mart 2011

14 Şubat günü müzik dünyası, internete düşen bir haberle bir anda büyük bir heyecan yaşadı. Rock grubu Radiohead, dört yıllık aradan sonra yeni albümünü beş gün sonra yayınlayacağını açıkladı. “The King of Limbs” adı verilen albüm için bir internet sitesi hazırlanmış; albümü önceden sipariş etmek isteyenlerin, o site üzerinden alabilecekleri duyuruldu.

Sabırsızlıkla 19 Şubat’ı beklerken, bir gün önce siteden ön sipariş verenlerin albümü indirebileceği bildirildi. Aynı saatlerde de ilk single “Lotus Flower”ın videosu yayınlandı. O gün sosyal medyada herkes Radiohead’i konuştu. Dünyanın her yerinden insanın aynı anda katıldığı ortak bir müzik dinleme seansıydı bu.

Aynı zamanda geleneksel uygulamanın tersine, daha önceden bazı müzik dergilerine ya da gazetelere bir kopya verilmediği için, kimse neyle karşılaşacağını bilmiyordu. Hayranlar, gazeteciler hep birlikte ilk kez duydular albümü. Bu eşitlik duygusu da ayrıca güzeldi.

Devrimlerin bile internette örgütlendiği dijital çağa çok uyan bir albüm tanıtma stratejisi izliyor Radiohead. Aslında büyük bir plak şirketine bağlı olmadan yayımladığı önceki çalışması “In Rainbows”dan bu yana zorunlu olarak gelişti bu yöntemler. Ama bu defa albümün satışında önemli bir değişiklik yapılmış.

2007’de “In Rainbows” çıktığında, büyük plak şirketleriyle sözleşmesi bittiğinden, yine internet üzerinden dijital olarak satılmıştı albüm. Ayrıca dinleyiciye albüm için ödeyeceği karşılığı kendisinin belirlemesine olanak tanıyan bir yöntem izlenmiş; hatta isteyenin hiçbir şey ödemeden indirmesi sağlanmıştı.

Bu yönteme karşı çıkanlar çok oldu; oysa grup, batmakta olan müzik sanayisinde klasik plak şirketi mantalitesini sorguluyordu. Elbette ancak Radiohead kadar kendine güvenen, büyük bir grubun izleyebileceği bir stratejiydi; ama alışılmış kuralları yıkan, devrimci bir uygulamaydı.

Yıllardır “In Rainbows”un satış gelirinin, önceki albümlerden daha az olmadığı söylense de, bu konudaki spekülasyon hiç bitmedi. Bu nedenle grubun yeni albümde nasıl bir strateji izleyeceği merak ediliyordu. Albüm, duyurulandan bir gün önce, 18 Şubat’ta satışa çıkınca, bir öncekinin aksine sabit ücret politikasına dönüldüğü anlaşıldı.

Ancak bu kez, sadece 9 dolarlık MP3 ya da 14 dolarlık CD kalitesinde WAV dijital versiyonlar değil, 48 dolarlık bir başka versiyon da önerildi dinleyicilere. “Newspaper album” denilen ve doğada çözünebilir bir maddeden yapılan bu paket, iki plak, çeşitli çizimler, yayınlanmamış bir CD ve MP3 versiyonunu da kapsıyor.

Gitarist Ed O’Brien, bir süre önce müziğin daha ulaşılabilir olması için dinleyicilere farklı alternatifler önermek gerektiğini söylemişti. Anlaşılabilir bir durum; geçen defa da sonradan CD ve LP olarak yayınlandı albüm.

Ama burada asıl konu, ücretlendirme politikası. Madem geçen defaki “pay-what-you-want” politikası yeterince iyiydi, o zaman neden vazgeçildi diye sormadan da edemiyor insan?

Bu konuda altı çizilmesi gereken bir başka nokta, plak şirketi baskısı olmayınca, dijital platformda müziğin daha ucuza satılması ve gerçek hayranların her zaman CD ve LP almaya gönüllü olması. Plak şirketlerinin yapamadığı doğru hesap da budur…

KID A/AMNESIAC ÇİZGİSİ DEVAM EDİYOR

Gelelim albümdeki şarkılara…

Sekiz parçanın yer aldığı “The King of Limbs”, toplam 37 dakika 29 saniyelik kısa bir çalışma. Albüm çıkmadan önce en merak edilen konu, Radiohead’in “OK Computer” dönemindeki tarzına mı, yoksa “Kid A“deki gibi elektronik seslerle flört ettiği döneme mi yakınlaşacağıydı. Yanıtımızı aldık; “The King of Limbs”, grubun en iyi albümü olan Kid A ve ondan sonra çıkan Amnesiac sounduna yakın.

Grubun daha gitar odaklı eski albümlerini sevenler için bu belki iyi bir haber değil; ama kanımca, Radiohead’i bugünün en iyi alternatif rock grubu yapan şey, yıllar ilerledikçe genel beğeniye daha kenarda kalmış bir alana yönelmesi. “The King of Limbs”, “Kid A” ya da “Amnesiac” kadar uçta ve o kadar çarpıcı değil elbette; onlara göre genel dinleyici açısından daha kolay alışılabilir bir soundu var.

Gitar geri plana alınırken, bas soundunun baskın olarak kullanılması dikkat çekici. İçinde hem organik sesler var, hem de glitch, synth ağırlıklı sesler; akustik gitar da var dubstep ve deep funk da. Ama sonuçta duyduğunuz müzik, grubun 2000’li yıllarda girdiği yolun izlerini çok başarılı ve özgün bir kolaj içinde yansıtıyor.

Bu anlamda şaşırtıcı bir yön değişimi içermiyor “The King of Limbs”. Sadece çok sayıda farklı olasılıklar öneren özel bir ses dünyasının içine sokuyor dinleyeni.

Thom Yorke‘un vokali, yine bazen mırıldanırcasına, kendinden geçercesine söylediği belli belirsiz sözlere dayanıyor. Şarkılar, başından sonuna tek bir anlamlı öykü anlatmıyor. Duyduğunuz metaforlardan çıkarsama yapıyorsunuz çoğunlukla. Dünya meseleleri de var, doğanın dertleri de, kişisel olaylar da… Yalnızlık, kayıplar, depresif ruh halleri yine odak noktası…

Medyaya yansıyan bilgilerden, albümün isminin “In Rainbows”un kaydedildiği stüdyonun yakınındaki Wiltshire Ormanı’nda bulunan bir meşe ağacına referans yaptığını öğrendik. Yok olmakta olan dünyada o ağacın dertlerini de duyabilirsiniz, intiharın eşiğine gelmiş bir insanın iç seslerini de…

Thom Yorke, o insanın iç seslerini o kadar güzel duyuruyor ki, belki de bu nedenle beni en çok etkileyen parça “Codex” oldu. Piyanoyla çelik üflemelilerin mükemmel bir hüzün yansıtan diyaloğu bana epey dokundu.

Albümün satışa çıktığı gün videosuyla adeta olay yaratan “Lotus Flower”, hepsinin içinde en melodik olanı. Thom’un videodaki sıra dışı dansı çok tartışıldı. Ben, müziğin algılanışını etkilediği için, genel kural olarak, müzisyenlerin kendilerinin göründüğü videoları; özellikle de kadın şarkıcıların güzel kıyafetler giyip yatakta bir o yana bir bu yana döndüğü videoları sevmem.

Ancak bu video baştan sona Thom Yorke’a odaklansa da, diyecek herhangi olumsuz bir sözüm yok. Çünkü bugüne kadar gördüğüm en içten, en dürüst videolardan birisi. Thom, sempatik gözükmeye ya da genel beğeniye oynamaya çalışmamış. İçinden geldiği gibi, çılgınca, garip bir şekilde dans ediyor. Dansta da deneysel bir tavır içinde aslında. O gariplik, deneysellik albümün genel yapısıyla da uyuyor.

Sözünü etmek istediğim bir diğer şarkı, “Morning Mr Magpie”. Thom Yorke’un yıllar önce (2002) bir webcast sırasında sadece gitarla canlı çaldığı, önceden duyduğumuz bir parçaydı bu. Ancak yeni versiyona bir loop eklenmiş. Mükemmel bir bas ve perküsyon bileşimi sunan şarkının albüm versiyonu, çok daha canlı ve ritmik olmuş.

“The King of Limbs” çıkmadan önce acaba ikinci bir “Idioteque” olacak mı diyorduk. Doğrusunu söylemek gerekirse, öyle bir parça yok ve kanımca “Kid A” hala Radiohead’in en iyi albümü. Ancak bu, yeni albümün de belli bir çıtanın üstünde olduğu gerçeğini değiştirmez.

Radiohead, “satar mı satmaz mı, konserde canlı çalmaya uygun olur mu olmaz mı?” diye düşünmeden istediği müziği yapıyor. Kariyerleri ilerledikçe müziklerinin deneysel bir alana yönelmesi, beni kişisel olarak memnun ediyor.

The Guardian’ın sorduğu gibi, “The King of Limbs müzik endüstrisini kurtaracak mı?” bilmem ama bugünün en heyecan verici müziğini bu cesaretli yaklaşım ve deneysel ruh yaratıyor.

(Not: Duymayanlar için şu bilgiyi de vermek isterim. Yayılan dedikodulara bakılırsa, abümün sonundaki “Separator” adlı şarkı, grubun kısa bir süre sonra ikinci bir albüm çıkaracağını müjdeliyor. “Kid A”den hemen sonra çıkan “Amnesiac” gibi bizi yeni bir albüm bekliyor olabilir. Hem “The King of Limbs”in kısalığı hem de Separator’de Thom’un “If you think this is over/ Then you are wrong” demesi de bu iddiayı güçlendiriyor. )

Reklamlar

Written by zülalk

02 Mart 2011 at 07:24

Ed O'Brien, Radiohead, Thom Yorke kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Abümler 8:

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 28 Şubat 2010

PETER GABRIEL-Scratch My Back (Virgin Records)

Peter Gabriel, yaklaşık yedi yıllık bir aradan sonra Bob Ezrin prodüktörlüğünde yeni bir albüm yayınladı. Ancak, progresif rock grubu Genesis’in vokalisti olarak ünlenen müzisyen, kendisi de iyi bir besteci olmasına karşın, bu defa da yeni şarkı yazmamış.

Scratch My Back”, Gabriel’in en sevdiği sanatçıların şarkılarını yorumladığı bir cover albümü. Bu sanatçıların arasında, kendi döneminin devleri David Bowie, Paul Simon, Lou Reed, Randy Newman, Neil Young ve Talking Heads’le birlikte; günümüzden Radiohead, Arcade Fire, Bon Iver, Elbow, The Magnetic Fields ve Regina Spektor da yer alıyor.

“Scratch My Back”, bir cover albümü olmakla birlikte, onu diğerlerinden ayıran bir özelliği var. Peter Gabriel, bu albümde şarkılarını söylediği her sanatçı ya da grubun, karşılık olarak onun şarkılarından birisini söylemesini talep ediyor. Böylece, ortaya çıkan çalışmalar, her ay iki şarkılık bir single olarak yayımlanacak.

Ardından hepsinin bir araya geldiği toplu bir albüm piyasaya çıkacak. O albümün adının ise, “I’ll Scratch Yours” olacağı açıklandı. İlk başta pazarlama açısından akıllıca bir yöntem olarak görülse de, bence cover albüm anlayışına yeni bir boyut getirdiği için oldukça yaratıcı.

Albümün müzik açısından en dikkat çekici özelliği, şarkıların gitar ve bateriden arındırılarak, basit bir orkestral düzenlemeyle, bazen sadece bir piyano eşliğinde ve daha çok Peter Gabriel’in sesini ön plana çıkaracak şekilde yorumlanması. Belli ki, ünlü müzisyen, bir şarkıcı olarak farklı düzenlemelerle neler yapabileceğini görmek istemiş.

Albümde tek tek şarkılar bazında başarılı olanlar da ver olmayanlar da… Örneğin Talking Heads’den “Listening Wind”de funk havası bir kenara bırakılınca, şarkının sözleri daha belirgin hale gelmiş ve eski halinden daha dokunaklı bir melodi çıkmış ortaya.

Ama aynı şeyi her şarkı için söyleyemem. Orijinal “Heroes”u mükemmel kılan şey, Bowie’nin naif bir hayalciliği yansıtan yorumudur. Oysa Peter Gabriel’in “Heroes”u oldukça karamsar.

Ne kadar dinlesem de hakkında olumlu bir düşünce edinemediğim bir başka cover ise, Radiohead‘in “Street Spirit” adlı şarkısı oldu.

Peter Gabriel, bu şarkı hakkında Thom Yorke‘dan herhangi bir geri dönüşüm almamış. “Galiba pek hoşlanmadı benim yorumumdan,” diyor Gabriel. Bana kalırsa, Thom da bu durumda böyle efsanevi bir sanatçıya ne diyeceğini bilememiş olabilir…

Albümdeki en dikkat çekici cover’lardan birisi “Flume“. Bon Iver’in bu mükemmel şarkısı, Peter Gabriel’in albümünde de tartışmasız öne çıkıyor.

Sonuç olarak, Peter Gabriel’in aynı tondaki yorumunun biraz bıkkınlık yarattığını belirtmekle beraber, The Durutti Column ile yaptığı çalışmalardan tanıdığımız John Metcalfe’nin albümdeki düzenlemelerini başarılı bulduğumu söylemeliyim.

“Scratch My Back”de cover’lanan şarkı listesi şöyle:

1. Heroes (David Bowie)
2. The Boy in the Bubble (Paul Simon)
3. Mirror Ball (Elbow)
4. Flume (Bon Iver)
5. Listening Wind (David Byrne/Talking Heads)
6. The Power Of the Heart (Lou Reed)
7. My Body is a Cage (Arcade Fire)
8. The Book Of Love (The Magnetic Fields)
9. I Think It’s Going To Rain Today (Randy Newman)
10. Apres Moi (Regina Spektor)
11. Philadelphia (Neil Young)
12. Street Spirit (Fade Out) (Radiohead)

Albümü dinlemek ve “Flume”ü yasal olarak ücretsiz indirmek için buraya tıklayın.
buraya tıklayın.

_

>21. Yüzyılın Uyuyan Güzeli

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 30 Mayıs 2009

Radiohead’in vokalisti Thom Yorke’un “Grimm Kardeşler’in masal dünyasından çıkmış gibi,” diye nitelendirdiği bir şarkıya takıldım son günlerde. Bat For Lashes adlı grup ile tanıdığımız Natasha Khan‘ın seslendirdiği şarkının adı “Daniel“…

Grubun geçen ay çıkan yeni albüm “Two Suns”da yer alan parçanın esin kaynağı, ünlü Karate Kid filminin karakteri Daniel LaRusso. 29 yaşındaki Khan, çocukken hayran olduğu Daniel’a adamış şarkısını…

Pakistanlı bir baba ile İngiliz bir annenin kızı olan Natasha, gerçekten de 21. yüzyılın Uyuyan Güzeli olabilir. Yüzündeki boyalar, kafasındaki tüyler ve üzerindeki farklı kıyafetlerle kendine has bir “neo-hippie” tarzı var.

Bu nedenle, moda dergilerine de kapak oluyor; ama beni asıl ilgilendiren şey, onun görüntüsü değil; dinleyeni masallar diyarında yolculuğa çıkaran şarkıları…

SCOTT WALKER İLE DÜET

Alternatif müziğin son yıllardaki en yaratıcı isimlerinden birisi Natasha Khan. Bat For Lashes’ın ilk albümü “Fur And Gold” ile üç yıl önce tanıdık onu. Müzik sektörünün önemli ödüllerinden Mercury için aday gösterilen bu albüm, kuşkusuz, 2007’nin en başarılı çalışmalarından biriydi.

What’s A Girl To Do?” adlı parçanın Donnie Darko filminden esinlenen videosuyla tüm dikkatleri çekmişti. Natasha’nın, Björk, Tori Amos ve PJ Harvey’i andıran şarkı söyleme tekniği ile anlattığı öyküler de oldukça ilginçti. Sanki her bir şarkısında, tarihin başka bir dönemine gidip, dinleyeni de peşinden sürüklüyordu…

İkinci albümü sabırsızlıkla bekledik… Ve sonunda geçen ay, “Two Suns”ı elimize alabildik. Doğrusu, Bat For Lashes ismini hiç duymamış olsam da, bu albümü kaçırmazdım. Çünkü içinde, Natasha Khan’ın müzik ikonu Scott Walker ile yaptığı bir düet yer alıyor.

1960’lı ve 70’li yıllarda özellikle İngiltere ve Almanya’da başarı kazanan Amerikalı grup The Walker Brothers‘ın unutulmaz solistiydi Scott Walker. Ama grup dağılınca, 1970’lerin sonunda art rock ve deneysel türdeki solo çalışmalara yöneldi. Son 25 yılda sadece üç albüm yayınladı ve bugünlerde iyice kendi kabuğuna çekildi.

Scott Walker, bugüne kadar duyduğum en etkileyici bariton sesin sahibi. Onun katkıda bulunduğu bir projenin kaçırılması, bir müziksever için gerçek bir kayıp olur. Khan ve Walker’ın seslendirdiği “The Big Sleep” adlı şarkı da, bunun son kanıtı. Piyano eşliğindeki bu kusursuz düeti dinlerken adeta zaman duruyor… Son uykusuna doğru yol alan birinin sevdiğine veda ettiği bir şarkı olduğu için mi acaba? Sanmıyorum… Zaman kavramını yok eden o hissi, Scott Walker’ın büyüleyici sesi yaratıyor. Bir ses, bir şarkıya ancak bu kadar yakışabilir…

Scott Walker’a ek olarak, “Two Suns”a konuk olan başka müzisyenler de var. Brooklynli bas ve beat programcısı Yeasayer ve gospel şarkıcıları albüme katkıda bulunanlar arasında…

Ayrıca bu defa, alternatif rock grubu Ash’in eski gitaristi Charlotte Hatherley de Bat For Lashes ekibinde yer alıyor. Başarılı gitarist Hatherley, bugünlerde gruba dünya turnesinde de eşlik ediyor.

İKİLİK KONSEPTİ

Natasha Khan, albümdeki şarkıları yazarken aşktan, yol filmlerinden ve toplumun dışladığı insanlardan esinlenmiş. İnsanın arayış dürtüsüyle atıldığı bir macera sonunda içine düştüğü kaybolma duygusu, merak uyandırıyor elbette… Ama daha ilginç olan, albümdeki ikilik konsepti. Bu konseptle anlatılan, romantik bir ikili olabileceği gibi, aynı karakterin iki farklı davranışı ya da karşıt bir ikili de olabiliyor.

Natasha Khan, “Two Suns” (İki Güneş) adının yaptığı çağrışıma uygun olarak, şarkılarda iki farklı karaktere bürünüyor. Birisi kendisi; diğeri Pearl adını verdiği bir sarışın, New York’un çılgın gece yaşamını sembolize eden bir karakter. Bu iki karakteri konuşturduğu şarkılarda, aslında kendi kişiliğinin en uç noktalarını göz önüne seriyor.

İkilik felsefesine atıf yapan “Two Planets“, daha ilk dinleyişte çarpıcı müziğiyle akılda yer ediyor. Uzay gemisinden yapılan bir anonsu andıran bir sesle başlayıp, güçlü davul vuruşlarıyla devam eden şarkının sözleri de ilginç. Hayatın hem çok karanlık hem de aydınlık olduğunu söylüyor Natasha Khan, ama ardından ekliyor: “Gecesiz gündüz olmaz…” Sonra da sevdiğine sesleniyor: “Sen de benden ayrılmamalısın”…

Bat For Lashes’ın ikinci albümünün, öncekine göre biraz daha elektronik olduğunu söylemek mümkün; progresif pop denilen türe daha yakın duruyor. Folk şarkıcılarının söylemi, synthesizer sesleri ile başarıyla birleştirilmiş. Piyano ağırlıklı şarkılarda ise, insanın aklına ister istemez Kate Bush geliyor; çünkü yadsınamayacak bir benzerlik söz konusu…

“Two Suns”, belki ticari radyolarda, önceliği magazine veren ya da müziği magazin kategorisinde değerlendiren yayın organlarında yer almayacak ve en çok satılanlar listesinde gözükmeyecek… Ama eminim, Bat For Lashes, yaratıcı ve yeni çalışmaları arayan kulakların radarından kaçmayacak.

Written by zülalk

31 Mayıs 2009 at 09:45

>Müzik Endüstrisinde Radiohead Devrimi

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/20 Ekim 2007

Uzun zamandır süren bekleyiş sona erdi ve sonunda ünlü rock grubu Radiohead ‘in yeni albümü “In Rainbows” a kavuştuk. Kavuştuk ama aslında ortada fiziksel olarak bir CD yok. 2003 tarihli albümleri ” Hail To The Thief” den sonra plak şirketi ile sözleşmesi sona eren Radiohead’in ne yapacağı, müzik dünyasında en çok merak edilen konulardan biriydi. Her zaman ticari pazarlama yöntemlerine uzak durmayı yeğleyen grup üyeleri, sonunda plak şirketlerini aradan çıkaran doğrudan satışı seçti.

Tüm albümün grubun internet sitesi üzerinden dijital olarak müzikseverlere sunulduğu bu yöntem, müzik endüstrisi için bir devrim niteliğinde. Çünkü hem tüm dünyaya müziğin asıl sahibinin müzisyenler olduğunu gösteriyor, hem de müzik endüstrisinde yeni bir dönemi başlatıyor. Şarkılar dijital ortamda yayılmaya başladığından bu yana internet üzerindeki dosya paylaşımı nedeniyle ciddi şekilde sarsılan plak şirketleri neye uğradığını şaşırırken, müzikseverler bayram ediyor. Görülen o ki, Radiohead’in başlattığı bu uygulama başarılı olursa, bu durum kar odaklı büyük plak şirketlerinin işlevinin sorgulanmasına neden olacak ve büyük bir olasılıkla diğer gruplar da bu yolu deneyecek.

DOĞRUDAN SATIŞ BAŞARILI OLUR MU?

Radiohead’in albümü dinleyicilere ulaştırmak için sunduğu iki seçenek var. Birincisi, dinleyicilerin ödeyecekleri parayı kendilerinin belirleyerek albümü internet üzerinden indirmeleri. Bunun karşılığında ne kadar ödemeyi uygun buluyorsanız onu ödüyorsunuz ya da hiç para ödemeden tüm albümü indirmeniz mümkün. radiohead.com adresine girip albümü almak isterseniz, ödenecek ücret kısmında karşınıza “It’s up to you” (Size bağlı) yazısı çıkıyor ve miktarı kendiniz belirliyorsunuz. Sonra elektronik posta adresinize gönderilen ve yalnızca bir kez kullanılmaya kodlanmış bir link aracılığı ile albümün tümünü indiriyorsunuz. Üstelik gelen dosyalar DRM’siz, yani şarkıların paylaşımı için herhangi bir engel yok! İkinci seçenekte ise, yaklaşık 80 dolar ödeniyor, albümü yine internetten indirebiliyorsunuz ama daha sonraki aylarda elinize geçecek ek bir özel pakete sahip oluyorsunuz. Bu paketin içinde ekstra kayıtları içeren iki adet plak, albümün CD’si, albümde yer almayan 8 şarkıdan oluşan ikinci bir CD, şarkı sözlerinin toplandığı bir kitapçık bulunuyor.

Şimdi müzik dünyasında tartışılan konu şu: Hiç para ödemeden albümü indirmek olanağı varken kim para ödemeyi ister? Ben Radiohead’in bu cesur girişimini desteklemek adına, bir yabancı müzik CD’sine ne ödüyorsam, “In Rainbows”u indirmek için de yine aynı miktarı ödemeyi tercih ettim. Fakat bazılarının hiç para ödemeyeceğini düşünsek bile, grubun bu işten zararlı çıkmayacağını düşünüyorum. Albüm CD olarak yayınlansaydı, zaten anında internetteki bedava şarkı indirilen sitelere düşecekti.

Ayrıca, 2003 yılında “Hail To The Thief” piyasaya çıkmadan haftalar önce internetteki sitelere sızdırılmış, ama bu durum albümün satış listelerinde bir numaraya yerleşmesine engel olamamıştı. Albümü dijital olarak indirse de, orijinal CD formatında da sahip olmak isteyen sadık bir hayran kitlesi var Radiohead’in. Diğer yandan, plak şirketleri ile dağıtımcı payları ve prodüksiyon masrafları ayrıldıktan sonra, sanatçıların bir CD başına 80 sent ile 1.15 dolar arasında kazandığı belirtiliyor. Bu durumda albüm internetten doğrudan dijital olarak satılınca, alıcı bir dolar bile ödese yine aynı hesaba geliyor. Üstelik 80 dolar ödeyip özel paketi alanlar, diğer az ödeyenlerin yaratacağı açığı kapatabilir. Bütün bunların doğru çıkıp çıkmadığını yakında göreceğiz.

Albümün satışı ile ilgili bu değerlendirmelerden sonra içeriğinin nasıl olduğunu merak edenlere kısaca şunu söyleyebilirim: Radiohead, bu yedinci stüdyo albümüyle günümüzün en iyi ve en yaratıcı rock grubu olduğunu bir kez daha kanıtladı. “In Rainbows”, gitar ağırlıklı, hızlı tempolu şarkılarla piyanonun öne çıktığı melodik baladları buluşturan 10 şarkılık enfes bir albüm. Daha çok “OK Computer” ile “Hail To The Thief” dönemlerini andıran bir sound dikkat çekiyor. “In Rainbows”u dinlerken kimi zaman sert gitarlara ve çılgın ritimlere eşlik ederek yerinizde duramayacak, kimi zaman da Thom Yorke ‘un “Arkadaşın değil sevgilin olmak istiyorum/ Nasıl başlayıp nasıl bittiği önemli değil” diyen yumuşak sesiyle sıcacık bir romantizm dalgasına kapılacaksınız. Dileyene denemesi bedava!

Written by zülalk

21 Ekim 2007 at 18:05

Radiohead, Thom Yorke kategorisinde yayınlandı

>İyi Kötü ve Kraliçe…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Şubat 2007

Britpop’un yetenekli çocuğu Damon Albarn, yine farklı bir projeyle karşımıza çıktı. Onu, 90’ların en ünlü gruplarından Blur’un vokalisti olarak tanıdık. Sonra 2000’lerde animasyon karakterleri olan hip-hop grubu Gorillaz ile tüm dünyanın dikkatini çekti. 2001 yılında New York’ta Gorillaz’ın konserini izlemeye giderken, gerçek yüzler yerine animasyon karakterlere sahip olmakla ünlenen bir grubun konserinde sahnede ne göreceğimi çok merak etmiştim. Sonunda olağanüstü bir tasarımla, sahneye perde arkasından ve video ekrandan yansıyan gerçek insan boyutundaki animasyon karakterlerle karşılaşınca, adeta ağzımız açık izlediğimizi hatırlıyorum.

DAMON ALBARN’IN SON MÜZİK PROJESİ

Damon Albarn’ın müzik serüvenindeki arayışı, yıllar içinde Buena Vista Social Club’dan İbrahim Ferrer ile çalışmasına, sonra Fela Kuti’nin efsanevi davulcusu Tony Allen’la Nijerya’ya gidip Afrika müziğini yakından tanımasına kadar uzandı. 2004 yılında gerçekleşen bu yolculukta, ona The Verve’ün gitaristi Simon Tong da eşlik ediyordu. Başlangıçta sadece birlikte deneysel birtakım kayıtlar yaparken, bunların bir albüm olarak yayımlanması düşüncesi, Danger Mouse olarak da bilinen ünlü prodüktör Brian Burton’un devreye girmesiyle gündeme geldi. Punk rock devi The Clash’in eski basçısı Paul Simonon’un da aralarına katılmasıyla, muhteşem bir takım kuruldu. Fakat bu dörtlünün bir adı yok. Çünkü kendilerini bir müzik grubu olarak görmüyorlar. O nedenle, bu daha çok Damon Albarn’ın son müzik projesi olarak anılıyor.

Her biri birbirinden çok farklı müzikal akımlar içinde yer almış böylesine usta dört müzisyen bir araya gelip müzik yapar ve sonra da bunlar remiks projeleriyle ünlü bir prodüktörün elinden geçerse ortaya ne çıkar? “The Good, the Bad & the Queen”in prodüktörlüğünü Danger Mouse’un yapmış olmasına karşın, albüm şaşırtıcı ölçüde organik. Afrika müziğinden ve dub-reggae sound’undan büyük ölçüde etkilenmiş olmasının yanı sıra, buram buram bir İngiliz albümü ve ilginç bir şekilde elektronik seslerle tam bir uyum içinde. Burada, Danger Mouse’a içten bir “Bravo!” Ortaya çıkan müzik, Blur’un son dönemleriyle Gorillaz’ın bir karışımı olarak da nitelenebilir ama onlardan farklı. Büyük kariyerler yapmış, iddialı müzisyenleri buluşturmasına karşın, bana göre tam bir Damon Albarn albümü. Belirleyici olan, onun keyboard çalışı değil, o nerde duysanız anında tanıyacağınız kendine has sesi ve şarkı söyleyiş tarzı. Şarkıları bestelemiş, sözleri yazmış, yaşadığı dönem ve yerle, özellikle Londra’nın Batısı ile ilgili düşünceleriyle albüme yine damgasını vurmuş.

YİNE SAVAŞ, YİNE KÜRESEL ISINMA…

Albümdeki baskın kederli havayı belirleyen ana etkenlerden biri, Damon Albarn’ın sesi olsa da, asıl neden genel konsept: Irak Savaşı, küresel ısınmanın yarattığı tsunami korkusu, modern Londra yaşamına nostaljik bir bakış. İngiltere’de ardı ardına Irak Savaşı ve küresel ısınma endişelerinin biçimlendirdiği albümlerin çıkışı, elbette bir rastlantı değil. Önce Thom Yorke, sonra Jarvis Cocker, şimdi de Damon Albarn’ın bu yeni projesi, hepsi günümüzün en önemli sorunlarını şarkılarıyla anlatmayı seçtiler. Konuşmayan ve halklarına kulak vermeyen politikacılar yerine onlar mı konuşuyor dersiniz? Neredesiniz Mr. Blair?

Piyano sesinin baskın olarak kullanıldığı “80s Life” adlı şarkıda, “Bizim yaşadığımız dönemde bitmeyecek bir savaşı yaşamak istemiyorum” diyor Damon. Gitar, zil ve rüzgar seslerinin birbirine karıştığı “Kingdom of Doom”da ise, “Bütün gün iç, bütün gün/ Çünkü ülke savaşta/ Yakında sarayın duvarlarından düşeceksin” diyerek içinde bulunulan çaresizlik duygusuna atıf yapıyor.

“Nature Springs”, deniz sularının yükseldiği bir dünyada “herkesin savaşa yakalanmış bir denizaltı olduğuna” işaret ediyor. Albümde bir de, geçen yıl yolunu şaşırıp Londra’daki Thames Nehri’nin sularına giren ve kurtarılamayarak ölen balinanın acıklı hikayesini anlatan “Northern Whale” adlı bir şarkı yer alıyor.

“The Good, the Bad & the Queen”, aslında günümüz İngilteresi’ne Damon Albarn’ın gözüyle eleştirel bir bakış getiriyor. Yani hem iyinin, hem kötünün, hem de kraliçenin birlikte var olduğu, uzaklarda bir yerde süren savaşta baş aktör rolünü oynamayı daima sürdüren o eski ülkeye…

>Thom Yorke Bu Kez Tek Başına ve Yine Politik

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/5 Ağustos 2006

Alternatif rock grubu Radiohead’in solisti ve beyni Thom Yorke’un, grup elemanlarından ayrı olarak tek başına yaptığı yeni albümü “The Eraser” yayımlandı. Ülkemizde de bu ayın ortasından itibaren satışa sunulacak olan albüm, kısa bir sure önce Mercury Müzik Ödülü’ne aday gösterildi. Radiohead’in “Kid A” ve “Amnesiac” adlı albümlerinin izinden giden “The Eraser”, garip ve bir o kadar da mükemmel sesleri, synthesizer ve bilgisayarda elde edilen elektronik ritimlerle birleştiriyor.

Fakat bu albümde bazı farklı özellikler de var. Birincisi, Thom Yorke’un sesi çok daha net bir şekilde duyuluyor; bu anlamda şarkılar daha vokal ağırlıklı. İkincisi, müzikler daha melodik ve akılda kalıcı. Üçüncüsü, Thom Yorke, Radiohead için yazdığı şarkı sözlerine göre bu albümdeki sözleri daha açıklıkla ve duygusal olarak ifade etmiş.

Buna karşın Thom Yorke, ısrarla “The Eraser”ın bir solo albüm olarak değerlendirilmemesini talep ediyor. Çünkü, hem grubun dağıldığının düşünülmesini istemiyor, hem de albümdeki şarkıların bir bölümündeki sesler, Radiohead üyelerinin yıllardır provalarda birlikte yaptıkları kayıtlardan oluşuyor. Çaldıkları her şeyi bilgisayarına kaydeden Yorke, turneler sırasında otel odasında bilgisayarıyla baş başa kaldığı anlarda bu sesler üzerinde çalışıp yeni melodiler geliştirmiş. Sonra da onların üzerine gerçek gitar ve vurmalı çalgılarla gerekli eklemeleri yapmış. Örneğin, albümdeki favori şarkım “And It Rained All Night”, Radiohead’in son albümü “Hail To The Thief”teki “The Gloaming”den alınan ufak bir parça üzerine kurulmuş. Bir dolu çılgın elektronik sesin ve ritmik perküsyonun kullanıldığı bu şarkının müziği öylesine çarpıcı ki, tekrar tekrar dinleme arzusu yaratıyor.

Çevre korunması konusunda kampanyalar düzenleyen Friends of the Earth (FoE- Yeryüzünün Dostları) adlı uluslararası organizasyonun gönüllü elçiliğini yapan Thom Yorke, bu şarkıda bütün gece yağan sağanak yağmurdan sonra meydana gelen su baskınının yol açtığı felaketi anlatıyor.

“Bugüne kadar yazdığım en kızgın şarkı” diye tanımladığı albümün ilk single’ı olarak yayımlanacak “Harrowdown Hill” ise, İngiliz Savunma Bakanlığı kimyasal silah uzmanlarından Dr. David Kelly’nin ölümünü sorguluyor. Kelly, İngiliz hükümetinin Irak’ta kitle imha silahları olduğu konusunda yanlış bilgi verdiğini söyledikten sonra 2003 yılında bir gün evinin yakınındaki ormanda ölü olarak bulunmuştu. Yorke, bu ormanın adını taşıyan şarkıda şöyle diyor: “Harrowdown Hill… Yattığım yer burası… Düştüm mü yoksa itildim mi? Öyleyse kan nerede?”

37 yaşındaki bu utangaç ve ufak tefek müzisyen, korkularını, dünyanın geleceği hakkındaki endişelerini ve kızgınlıklarını olağanüstü güzellikte anlatma yeteneğine sahip. Genellikle kızgın bir şarkıda müzisyenin sesinin daha sert çıkmasını beklersiniz. Fakat söz konusu Thom Yorke olunca durum farklı; o şarkı söylerken bağırmıyor, aksine sesi oldukça kırılgan ama yazdığı şarkı sözleri öylesine etkili ki, balyoz gibi iniyor kafanıza.

Eğer Radiohead günümüzün Pink Floyd’u olarak görülüyorsa, bunda Thom Yorke’un etkisi çok büyük. Radiohead,1986 yılında kurulduğundan bu yana yaptığı müzikle kendisinden sonra gelen birçok grubu etkileyen, müzikal kaliteden hiç ödün vermeden yoluna devam ederken, aynı zamanda sosyal ve politik konularda ortaya koyduğu tavırla milyonlarca genç insanı etkiliyen bir grup.

Müzik dergisi Roll’un Temmuz sayısını okurken, Pink Floyd konusundaki bir sohbet sırasında Tuğrul Eryılmaz’ın gençlerin Radiohead sevgisi ile ilgili şu sözlerine rastladım: “ ‘Bütün plaklarını alıyoruz, onların yerine bir tane grup dinleyebileceksin, seç bakalım’ deseler, seçeceğin grup belli, Radiohead. Karanlık ama içindeki öfkeyi de sana dışarı vurduran, mutlu eden bir grup.” Tamamen katılıyorum. Radiohead, dünyada olanların farkına varmaları için gençleri düşünmeye sevk ediyor ve onları bir anlamda tutup sarsıyor.

Kanadalı gazeteci Naomi Klein’in yazdığı ve küreselleşme karşıtlarının “İncil”i haline gelen “No Logo” adlı kitabın hayranı olan entelektüel grup elemanları, 2001 yılında “Kid A” albümünün turnesi sırasında, hiçbir ticari markanın konser alanında yer almaması için kendilerine ait özel bir çadırda konser verdiler; internet sitelerini sürekli çeşitli sosyal ve politik konularda mesaj açıklamak için kullanıyorlar.Thom Yorke, 2000 yılında üçüncü dünya ülkelerinin borçlarının silinmesi için düzenlenen kampanyaya aktif destek verdi ve internet sitesinde yayınladığı mesajda borçları silmemekte direnen G8 ülkelerinin liderlerine şu soruyu sordu: “Geceleri nasıl uyuyacaksınız? Çocuklarınıza ne diyeceksiniz?”

Yorke, en dikkat çeken açıklamalarından birini de, 2003 yılının Mart ayında İngiltere’nin Gloucestershire bölgesinde, Amerikan B52 bomba uçaklarının havalandığı yerde Irak Savaşı’nın başlamasını protesto için düzenlenen gösteride yaptı ve şöyle dedi: “Amerika seçimi hileyle kazanan bir grup dinci kaçık bağnaz tarafından yönetiliyor ve bunların iktidarda kalmak için tek yöntemleri savaş başlatmak. Gelecek seçimden önce bu savaşa ihtiyaçları var.”

Thom Yorke’u diğer rock yıldızları gibi görkemli partilerde görmeniz olanaklı değil. O yalnızca, dünyadaki işçileri desteklemek, küresel ısınmaya karşı önlem almak ve uluslararası haksız ticaret kurallarının yoksul ülkeler üzerindeki etkilerinin giderilmesi amacıyla verilen konserlere katılıyor.

Ben, çok başarılı bulduğum “The Eraser” albümü nedeniyle Thom Yorke’a bir kez daha şapka çıkarıyorum. Bir kez daha diyorum; çünkü o Radiohead’le yaptığı çalışmalarla bunu uzun yıllardır zaten hak ediyor. Müziğiyle hayatı daha güzel kılan, bir yandan da dünyanın daha iyi ve adaletli olması için çaba harcayan Thom Yorke’a selam olsun!

Written by zülalk

05 Ağustos 2006 at 22:03

Naomi Klein, Radiohead, Thom Yorke kategorisinde yayınlandı