Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Recoil’ Category

>Vitrindeki Abümler 23:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 20 Haziran 2010

RECOIL-Selected (Mute Records)

Depeche Mode’un eski üyesi Alan Wilder, kısa bir süre önce yeni bir derleme albüm yayımladı.

Adından da anlaşılacağı gibi, “Selected“, Wilder’ın “Recoil” isimli projesi için yaptığı parçaların en iyilerinden bir seçmeyi, yeniden düzenlenmiş haliyle sunuyor.

DM’un dünya çapında başarı kazanmasında büyük katkıları olan çok yetenekli bir müzisyen Wilder. Ticari pop standartları içinde bile sınırları zorlayan prodüksiyon yeteneği meşhur. “Enjoy the Silence” ve “Never Let Me Down Again” gibi şarkıların büyük hit haline gelmelerinde onun rolü tartışılmaz.

Wilder, DM içinde yapamadığı ama hep özlemini duyduğu avant-garde çalışmaları gerçekleştirmek için, 90’ların ortalarında Recoil projesini başlattı.

Recoil’in elektro-blues, rock, ambient ve caz etkilerini yansıtan müziği, hiçbir zaman DM kadar popülerlik kazanamadı; ancak Wilder, bu isim altında yayımladığı albümlerle kendisi için koyduğu çıtayı her zaman yükseltti.

Bu albüm için en sevdiği parçaları seçerken dinleyici açısından bütünlüklü bir akış oluşturmayı hedeflemiş ünlü müzisyen. Bloodline (1992), Unsound Methods (1997), Liquid (2000) ve subHuman (2007) albümlerinden 14 parçanın yer aldığı “Selected”, Wilder’ı henüz tanımayanlar ya da yeni tanıyanlar için ideal bir seçki.

(Özellikle Lousianalı blues şarkıcısı ve gitarist Joe Richardson‘ın vokalde yer aldığı “The Killing Ground“a iyi kulak verin derim.)

Recoil’i yıllardır takip edenler içinse, 2 CD’lik paketi öneririm. Sınırlı sayıda basılan bu albümde, çok başarılı yeni remiksler ve alternatif versiyonlar bulunuyor.

Tek CD’lik versiyonun şarkı listesi şöyle:

1-Strange Hours
2-Faith Healer
3-Jezebel
4-Allelujah
5-Want
6-Red River Cargo
7-Supreme
8-Prey
9-Drifting
10-Luscious Apparatus
11-The Killing Ground (Excerpt)
12-Shunt
13-Edge to Life
14-Last Breath

2 CD’lik versiyonda bulunan şarkılar listesi de aşağıda:

1-Supreme (True Romance)
2-Prey (Shotgun mix)
3-Drifting (Poison Dub)
4-Jezebel (Filthy Dog mix)
5-Allelujah (Noisy Church mix)
6-Stalker (Punished mix)
7-The Killing Ground (Solid State mix)
8-Black Box (Excerpt)
9-5000 Years (A Romanian Elegy for Strings)
10-Strange Hours (featuring The Black Ships)
11-Missing Piece (Night Dissolves)
12-Shunt (Pan Sonic mix)

Reklamlar

Written by zülalk

20 Haziran 2010 at 20:09

Alan Wilder, Depeche Mode, Joe Richardson, Recoil kategorisinde yayınlandı

>2007’nin En İyi Albümleri

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/29 Aralık 2007

Aralık ayı gelince “Yılın En İyileri” listesi yapmak adettir. Ben de buna uydum ve 2007’nin en iyi 10 albümünü sıraladım. Ama listeye geçmeden önce belirtilmesi gereken dört husus var: 1-Bu liste, temel olarak yabancı alternatif/rock (indie rock)/elektronik müzik albümlerini kapsıyor. 2-Liste yapılırken satış rakamları dikkate alınmadı. 3-Elbette adı sayılabilecek başka albümler de var, ama bu yazının fiziksel sınırları ilk 10 albümü yazmaya olanak veriyor. 4-Bu yazıyı yazarken müziğin önemini bir kez daha duyumsadım. Bana göre, müzik dünyayı güzelleştiren ve onu yaşanmaya değer kılan en önemli şeylerin başında geliyor. Onca itiş kakışın sürdüğü dünyada bu albümler olmasaydı, 2007 kesinlikle daha sıkıcı geçerdi. 2008’in de bol müzikli geçmesi dileğiyle mutlu yıllar…

1-Radiohead-In Rainbows: Radiohead’in müziği öylesine kendine özgü ki, başka hiçbir grubun müziğine benzemiyor. Grubun uzun süredir yaptığı en melodik şarkılardan oluşan “In Rainbows”da şarkı sözleri de daha açık. Radiohead, birkaç yıl önce karmaşık yapılı şarkılarıyla kimilerinin aklını epeyce karıştırmıştı, ama o aklı karışanlar da bu albümdeki minimal soundun etkisiyle grubun müziğine yeniden sevdalandılar.

2-Arcade Fire-Neon Bible: Kanadalı art-rock grubu The Arcade Fire, ikinci albümü “Neon Bible”da ruhani temalarla uğraşırken eğlenceli olmayı başararak yine büyük takdir topladı. Gümbür gümbür perküsyonlar, yaylılar, akordeon, gitar, mandolin, piyano, armonika ve flüt ve saksofon… İnsanın dinlerken yerinde sabit durmasına olanak bırakmayan, dinamik bir albüm.

3-LCD Soundsystem- Sound of Silver: Biraz punk, biraz indie-rock, biraz disco-house karışırsa ne olur? Dance-rock olur. Ya da Brian Eno, David Bowie, New Order ve Young Marble Giants’ı bir arada düşünün. LCD Soundsystem olarak da bilinen James Murphy’nin bu albümü yaparken kullandığı formül bu yazı içinde böyle kısaca özetlenebilir belki ama bu işler bir tek formülle olmuyor tabii; önce yetenek lazım.

4-Recoil-subHuman: Depeche Mode’un eski klavyecisi Alan Wilder’ın elektro-blues, rock, ambient, caz esintileri taşıyan albümü, özellikle prodüksiyon ve düzenlemelerdeki başarısıyla dikkat çekiyor. Yılın en iyi çalışmalarından biri olmasına karşın medyada görmezden gelinen albüm, Wilder’ın ticari kaygıya kapılmadan yaptığı deneysel çalışmalardan birisi.

5-Nick Cave-Warren Ellis-The Assassination of Jesse James Soundtrack: Yaylıların ve piyanonun bazen ağladığını, bazen de birbirleriyle tatlı tatlı konuştuklarını düşünmenize yol açıp, hayal kurmanıza neden olacak etkileyici bir soundtrack albümü. Müzik öylesine güzel ki, hayalimdeki imajları yok etmesinden çekindiğim için, filmi görmekten bile vazgeçtim.

6-The Good, The Bad & The Queen-The Good, The Bad & The Queen: Blur ve Gorillaz projeleriyle tanıdığımız Damon Albarn’un, Paul Simonon, Simon Tong ve Tony Allen’dan oluşan rüya gibi bir ekiple yarattığı son mucize. Blair yönetimindeki İngiltere’nin ve Bush idaresindeki dünyanın sorunlarına odaklanan melankolik, nostaljik ve dramatik şarkılar.

7-Amy Winehouse-Back To Black: 2007 boyunca neredeyse her gün gazetelerde onunla ilgili skandalları okuduk. Ama Winehouse’un beni ilgilendiren yönü ise, yılın en iyi albümlerinden birisine imza atmış olması. 60’ların retro vokal soundunun günümüz müziğiyle çok başarılı bir şekilde harmanlandığı bu albüm, genç sanatçının aşk acılarının bir ürünü. Orijinalitesi ile çoğu müzisyeni kıskandıran “Back To Black”, The Guardian gazetesi tarafından da, “21. yüzyılın soul klasiği” olarak tanımlandı.

8-Apparat-Wallls: Alman prodüktör/DJ Sascha Ring, elektronik müzik sevenlerin yakından tanıdığı, IDM (Intelligence Dance Music) ekolünü izleyen isimlerden birisi. IDM, alışılmadık seslerin farklı ritmik düzenlemerle kurgulandığı, dinlenilmesi kolay olmayan ve dans etmeye pek de uygun bulunmayan bir müzik türü. Apparat’ın müziği ise ilginç bir şekilde, “dans müziğinde duygu arayanlar için” diye tanımlanır. Son albümü “Walls”, bu tanımı tam anlamıyla hak ediyor. Yılın en yaratıcı albümlerinden birisi.

9-The National-Boxer: Solistleri Matt Berninger için New York’un yeni Leonard Cohen’i diyorlar ama bana daha çok Ian Curtis’i hatırlatıyor. Depresif ruh hallerini ve modern insanın yalnızlığını anlatıyorlar. Akustik gitarlara eşlik eden zarif piyano ve keman sesleriyle insana derinden dokunan ve akla takılıp kalan bir müzik.

10-Bat For Lashes-Fur And Gold: Pakistanlı bir baba ile İngiliz bir annenin kızı olan Natasha Khan’ın öncülüğünde kurulan Bat For Lashes, alternatif müziğin son dönemde en iyi çıkış yapan gruplarından birisi. Tamamen kadın müzisyenlerden kurulu grubun müziği Björk, Tori Amos ve Kate Bush’u andırıyor. Perküsyon, harpsikord, keman ve elektronik seslerin birlikteliği ilginizi çekiyorsa ve piyano baladlarını seviyorsanız kaçırmayın.

>Recoil’in Muhteşem Dönüşü

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/7 Temmuz 2007

Alan Wilder’ın yeni albümü “subHuman” (insanlık dışı) sonunda yayımlandı! Depeche Mode’un eski üyelerinden Wilder’ın gruptan ayrılmadan önce1986 yılında solo proje olarak başlattığı Recoil’den yedi yıldır ses çıkmıyordu. Fakat onca bekleyişe değdi. Electro-blues, rock, ambient ve jaz esintileri taşıyan subHuman, özellikle düzenlemelerdeki farklılığıyla dikkat çeken muhteşem bir albüm.

Recoil’in bu beşinci stüdyo albümünde vokalistliği iki güçlü ses, Lousianalı blues sanatçısı Joe Richardson ve İngiliz şarkıcı Carla Trevaskis üstleniyor. Aynı zamanda gitar ve armonika çalan Joe Richardson, kendi adını taşıyan üçlü grubuyla albümün tümünde varlığını hissettiriyor. Recoil’in şarkılarını ticari radyolarda duymayabilir, albümlerini her yerde bulamayabilirsiniz. Arayıp sormanız, bulmak için çaba harcamanız gerekebilir. Ama bu albümü dinlediğinizde, kuşkusuz Alan Wilder’ın yaratıcı dehasına bir kez daha hayran kalacaksınız. Seslerle takıntılı bir ilişkisi var Wilder’ın; onlarla oynayarak deneysel ve zor albümler yapmayı seviyor. Yazının devamında Alan Wilder’la yaptığım röportaj yer alıyor. Umarım subHuman hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi verebilir.

Birkaç yıl sessiz kaldıktan sonra çok etkileyici bir albümle geri döndünüz. Yine o bilinen rutine girmekten, örneğin röportajlar yapmaktan memnun musunuz?

Evet, bir albümü bitirmek her zaman çok mutlu eder. Projeye başladığınız andan yayımlanana kadar geçen zaman da müthiş heyecan verici. Sonunda albüm dinleyicilere ulaştığında ise büyük bir rahatlık hissediyorsunuz. Ben 18 aydır subHuman’la yaşıyorum ve artık onu bir daha hiç duymadan kaldığım yerden devam etmeye hazırım!

Albümü yapmak için stüdyoda geçirdiğiniz o uzun dönemi nasıl tanımlarsınız? Ne kadar yıpratıcı ve aynı zamanda ne kadar zevkli olabileceğini hayal edebiliyorum.

Albümün son hali hakkında önceden kafamda bir plan olmadığından, ilk birkaç ayı gerçekten karanlıkta avlanmakla geçirdim diyebilirim. Sadece yeni teknolojilere alışmaya değil, aynı zamanda kafamda yeni gelişen bazı fikirleri nasıl kullanacağım konusunda da ilerleme kaydetmeye çalışıyordum. Sanırım en heyecanlı dönem, 2006 yılının Mayıs ayında Teksas’ta Joe Richardson ile eski ve yeni teknolojileri buluşturduğumuz kayıtlardı. Joe’nun grubu yalnızca 60’lardan kalma eski aletlerle, Dolby sistem olmadan kayıt yaptı. ProTools (digital ses kayıt programı), yalnızca en son aşamada devreye girdi ve böylece bir hafta boyunca yaptığımız bütün kayıtları avuç içi büyüklüğünde bir sabit diske aktararak İngiltere’ye götürme olanağı buldum.

Bir mükemmeliyetçi olarak, belli sesleri ve birlikte çalıştığınız vokalistleri nasıl seçtiniz?

Genellikle gerekli olan vokali müziğin kendisi belirler ve ben de doğru olan kişiyi aramaya başlarım. Vokalistlerde öncelikle ses kalitesine, sonrasında ise şarkı sözleri konusundaki potansiyeline bakarım. Şarkının bütünü üzerinde karar verilip kayıt yapıldıktan sonraki aşama benim için çok heyecan vericidir. Bütün sahnelerin çekimini tamamlayıp kurguya hazır olan bir film yönetmeni gibi hissederim. Bu noktada artık görevim, albümde bir bütünlük sağlamaktır. Kısaca söylersem, çok karışık bir yapboz oyununun parçalarını bir araya getirmeye çalışmak gibi zaman alan bir süreçtir.

Albümde öne çıkan ana temalar, acı, ölüm, mücadele ve hayal kırıklığı. Çok dramatik ve belirgin bir öfkeyi yansıtıyor. Neye ya da kimlere karşı? Albümü yaparken bugün dünyanın içinde bulunduğu siyasi ortam, savaşlar, dini çatışmalar sizi etkiledi mi?

Son albümümü yayınladığım zamandan bu yana, 11 Eylül’ü yaşadık, Irak ve Afganistan’da savaşlar, Londra ve Madrid’de bombalama olayları oldu, Filistin sorunu derinleşti ve diğer pek çok çatışma yaşandı. Bunların çoğu da din adına ve saptırılmış ideolojiler kullanılarak yapıldı. Modern teknolojinin sağladığı olağanüstü olanaklara karşın, sözüm ona uygar dünyada kültürel ayrışmalar her zamankinden daha kötü bir hal aldı ve birçok insan gibi bundan ben de etkileniyorum. Albümü yaptığımız sırada özel olarak bunlara yoğunlaşmamıştım belki ama son aşamada, “insanlıktan uzaklaşma düşüncesi”, albümün tümünü simgeleyecek anlamlı bir ana tema olarak ortaya çıktı. Ama bu özel olarak bir belli gruba yöneltilmiş değil; burada hedeflenen, ırkçılık, eşcinsel düşmanlığı, sınıflar ya da politika gibi konularda karşılığını bulabilir. Aslında bu yeni bir fikir değil ve temel nokta da tam burada. Çünkü tekrar tekrar ortaya çıkan bir insan davranışına dikkat çekiyor. İnsanlar sürekli birbirlerini ezmeye, diğerlerinin üzerinde üstünlük kurmaya çalışıyorlar; bu çoğunlukla trajik sonuçlar verse ve kimileri bu uğurda harcanıp gitse bile…

Sizce albümdeki şarkılar konserde çalınsa müthiş olmaz mı? Aslında sormaya çalıştığım, yakınlarda canlı performansınızı görmeyi umabilir miyiz?

Hayır. Canlı bir Recoil performansı olacağını düşünmüyorum. Konser vermeye karşı pek istekli değilim. Ama Joe ve grubunun konserlerinde bu şarkıları çaldıklarını görebilirsiniz.

Günümüzde daha fazla grup olmasına ve internet sayesinde müziğe daha kolay ulaşılabiliyor olmasına karşın, müzik sanki artık insanların hayatında eskiden olduğu kadar büyük rol oynamıyor. Ticari hırsların yönettiği klişeler dünyasında yaşamanın bir sonucu dersiniz?

Zamanla eğilimler değişiyor ve bunu kabul etmek zorundayız. Fakat acı gerçek şu ki, her şeyin çok çabuk tüketildiği, basitliğe ve sıradanlığa giderek daha fazla değer verilen bir toplumda yaşıyoruz. İnsanların ticari radyolarda ve MTV’de yayınlanan çoğu döküntüye karşı bir seçenek oluşturabilecek başka müziklerin de olduğunun farkına varmaları için Recoil’in internet üzerindeki varlığını geliştirmeye çalışıyorum. Gerçek zanaatkarlığa önem verilmesini arzulayan çok sayıda insan olduğuna inanıyorum.

Written by zülalk

08 Temmuz 2007 at 20:08