Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Eylül 2009

>U2: En Büyük mü En İyi mi?

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 27 Eylül 2009

İrlandalı rock grubu U2, sonunda İstanbul’a geliyor. Gelecek yıl 6 Eylül’de Atatürk Olimpiyat Stadı’nda verilecek konserin resmi duyurusu yapılınca, büyük bir heyecan dalgası sardı ortalığı…

Yıllardır grubun vokalisti Bono’nun Türkiye’nin insan hakları geçmişini protesto ettiği için ülkemize gelmediği yazıldı. Fakat anlaşıldı ki, bugüne kadar yaşanan asıl sorun, U2 konserini finanse edecek sponsorun bulunamamasıydı.

Rock tarihinin en büyük gruplarından birisini İstanbul’da dinlemenin faturası 4 milyon dolar… Bu bütçe, 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde bulununca sorun da ortadan kalkmış gözüküyor.

BAŞARININ SIRRI

Geçenlerde Cumhuriyet Hafta Sonu’nda, U2’nun bu yılki 360° adlı turu hakkında bir yazım yayınlandı. Orada, grubun AIDS, Afrika’daki açlık, küresel ısınma vb. konularda aktif bir şekilde kampanyalara katıldığını; ama bir yandan da, turnelerinde kullanılan ileri teknolojinin neden olduğu karbon salınımının dünyaya büyük zarar verdiğini anlatmıştım.

O yazının ardından U2 Fan Kulüp üyelerinden birçok e-posta aldım. Belirttiğim çelişkilerde haklı olduğumu ama hayranlarının grubu o görkemli sahnelerde görmek istediğini söylüyorlar ve “Çünkü U2, dünyanın en büyük grubu!” diyorlardı.

1990’larda grubun davulcusu Larry Mullen Jr., “En büyük bizdik, ama en iyisi biz değildik,” demişti. Doğruydu; 1976’da kurulan grup, bugüne kadar 12 albüm yaptı, sayısız ödül aldı, milyonlarca albüm sattı, stadyumlarda onbinlerce insanın katıldığı devasa konserler verdi.

Sayılarla değerlendirildiğinde U2 hep çok büyüktü. Peki, müzik açısından “en iyi” olabildi mi? Kişiden kişiye değişebilen bir kavram bu; ayrıca, sürekli olarak tek bir gruba ait olacak bir sıfat da değil…

Ama şunu belirtmek gerekir ki, U2’nun en iyi olduğu anlar, diğer gruplara göre hayli fazladır. Bunun nedenini birkaç maddede özetlemek olanaklı:

1-33 yıllık kariyerlerinde, ülke sınırlarını aşıp kitlesel olarak benimsenen şarkılar yaratma başarısını gösterdiler.

2-Şarkıları kimi zaman politik, kimi zaman kişisel, kimi zaman da ruhani konularla ilgiliydi; ama her zaman olayların insanda bıraktığı duygusal izlerin peşinden gittiler.

3-2000’lerden bu yana daha geleneksel rock sounduna yönelseler de, yıllar içinde alternatif rock, blues, gospel, country gibi türlerle, endüstriyel ve elektronik müzikle farklı deneyimler yaptılar.

BONO VE THE CLASH

Rock vokalisti ve şarkı yazarı Henry Rollins, “The Clash, U2’nun olmak istediği şeydi,” demişti bir keresinde. Neden?

Punk rock’ın bu efsane grubu, U2 ile aynı yıl kurulup sadece 10 yıl yaşadı ve onların yarısı kadar albüm yaptı. The Clash da büyüktü ve müzikal açıdan çok iyiydi.

Ama en önemlisi, The Clash’ın ve solistleri Joe Strummer’ın bu dünyaya bıraktığı mirastı: Kapitalizmin dayattığı pop kültürüne karşı duran Strummer, “Gelecek Henüz Yazılmadı!” diyerek gençlere umut verdi.

Bono, sosyal meselelere hep kafa yordu. Ama son yıllarda dünya liderleriyle yaptığı görüşmelerin gösterişe dönüştüğüne inananlar hiç de az değil. Bono, çok önemli sorunlara çözüm bulmak için çaba harcarken, neden insanlar onun inandırıcılığını sorguluyor?

Çünkü rock yıldızlarının görkemli hayatı, insanların kafasında tezat oluşturuyor. Hele bir de bunun üstüne Bono, Britanya İmparatorluğu Komutan Şövalyesi ünvanını alınca, imaj değişiveriyor…

U2, hiçbir zaman The Clash olamayacak ama U2 olamayacaklar da çok… “One” gibi bir şarkıyı yapmış olmaları bile, tek başına onların konserine gitmek için yeterli bir nedendir.

Reklamlar

Written by zülalk

28 Eylül 2009 at 09:10

Bono, The Clash, U2 kategorisinde yayınlandı

>The Beatles’ın Yeniden Keşfi

with 4 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 26 Eylül 2009

The Beatles, yeniden keşfedildi!” Son günlerde müzik gündemini izleyenlerin sık sık karşılaştığı bir cümle bu… Rock tarihinin en büyük grubu nasıl yeniden keşfedilir? Burada ima edilen “keşfetme” ticari midir? Yapılan iş, bütün dünyada milyonlarca hayranı olan bir grubun eski albümlerini tekrar yayımlayarak ticari kazanç sağlamak olduğuna göre, herhalde öyledir…

Bana göre, böyle bir durumda “keşiften” söz edebilmek için sorulması gereken iki soru var:

1-Plak şirketlerinin zaman zaman başvurduğu bu yöntem, yeni kuşakların The Beatles gibi bir grubu daha yakından tanımasını sağlar mı?

2-Bu şekilde, müzikseverlere ve koleksiyonerlere grupla ilgili yenilikler sunulabilir mi?

Bu sorulara “evet” yanıtı verilebiliyorsa, ticari kazanç “keşfe” dönüşmüş demektir. Ve bu da müzik açısından olumlu bir girişimdir. Bu nedenle, EMI ve Apple Records’ın The Beatles kataloğunun tümünü yeniden yayımlamasını bu açıdan ele alacağım.

9 Eylül’den beri tüm dünyayı saran The Beatles fırtınasının nedeni, sadece iki ayrı box set olarak yayımlanan albümler değil. Bunlarla birlikte eş zamanlı olarak The Beatles: Rock Band adlı video oyunu da piyasaya sürüldü.

MTV Games ile dünyanın önde gelen müzik-tabanlı oyun geliştiricisi Harmonix tarafından tasarlanan oyun, oyunculara The Beatles’ın müzik repertuvarını gitar, bas gitar, mikrofon ve davul kullanarak çalma imkanını veriyor.

HEM MONO HEM DE STEREO VERSİYONLAR

The Beatles kataloğunun yeniden yayımlanmasının sadece satışa dönük olduğunu ve dinleyici açısından bir anlam ifade etmediğini savunanlar var. Ben bu konuda ilk anda tarafsız kalıp, kararımı albümleri dinledikten sonra verdim…

Elbette yüzlerce dakika süren kataloğu tümüyle dinlemedim. Ama tanıtım için hazırlanan örnek albümü dinleme olanağı buldum. Şunu söyleyebilirim ki; son teknoloji kullanılarak yeniden düzenlenen şarkılar heyecan verici!

The Beatles’ın müziğini çok yakından tanımayan sıradan bir dinleyici belki aradaki farkı anlamayabilir. Ama mono kayıtlara göre, stereo kayıtlardaki netlik ve uyum, dikkat çekecek kadar belirgin. Analog kayıtlarda kaybolan kimi gitar ve bas tınıları, yeni dijital teknoloji sayesinde fark edilir hale gelmiş.

Ses mühendisleri, birçok efsane albümün kaydedildiği İngiltere’deki Abbey Road stüdyosunda tam 4 yıl boyunca bu iş için çalışmış. Sonuç, grubun hayranları ve koleksiyonerler için tatmin edici.

Amerika’daki ulusal kamu radyosu NPR’ın ünlü programcısı Bob Boilen’ın, bu duruma ilişkin yorumu şöyle: “En sevdiğiniz filmi, ilk kez HD teknolojisinde izlemek gibi…

Tam bu noktada bir eleştiri daha gelebilir. Denilebilir ki; “1987’de The Beatles albümleri yeniden düzenlenerek yayınlanmamış mıydı? Şimdi bu yeni versiyona ne gerek var?”

1987’de yapılan, The Beatles’ın ilk 4 albümünün mono kayıtlarının CD’ye aktarılarak yeniden yayınlanmasıydı. Kasetten CD’ye geçerken zorunlu olarak gündeme gelmişti. Şimdiki versiyonlarsa, eski ekipmanlarla yapılan kayıtların son teknoloji ile dijital ortamda yeniden düzenlenmesi.

HANGİSİNİ ALMALI?

Fanatik The Beatles hayranları, hiç kuşkusuz, hem 13 CD’lik mono seti hem de 17 CD’lik stereo seti almak isteyecektir. Birisinin 298, diğerinin 260 dolar olduğunu düşünürsek, bu herkes açısından pek de olanaklı görünmüyor.

Bu durumda hangisini alırdınız? Ben olsam, stereo olanla işe başlardım. Çünkü dijital ortamda yenilenen kayıtlarda, daha önce duymadığınız yeniliklerle karşılaşma olasılığı var.

Ayrıca bu sette, 1988’de yayımlanan iki CD’lik “Past Masters” toplama albümüne ek olarak, her albüm için hazırlanan mini dokümanter filmler, grubun ender görülen fotoğrafları ve Abbey Road stüdyosundaki kayıtlar sırasındaki konuşmaları içeren notlar da bulunuyor.

Ama mono versiyonunun da tam bir koleksiyon malzemesi olduğunu belirtmek lazım. Bu setteki CD’lerin üzerine orijinal plak kapaklarının fotoğrafı basılmış. 1963 tarihli ilk albüm “Please Please Me”den 1969 tarihli “Abbey Road”a kadar çıkan 10 albümü, ilk yayınlandığı haliyle ama CD olarak elinde bulundurmak isteyenler az değildir herhalde.

Müzik tarihini kökünden değiştirmiş bir grubun tüm kayıtlarına hem mono hem de stereo olarak sahip olmak ise, koleksiyoncuların rüyası olsa gerek. Bu albümler, büyük olasılıkla, The Beatles kuşağından gelenlerin aldığı son CD’ler olacak. Belki de MP3 teknolojisine yenilen CD’lere bu şekilde veda edecekler…

Öyleyse, gelelim yazının başındaki keşifle ilgili iki soruya… The Beatles’ın eski kayıtlarının yenilenmiş yeni versiyonları, hem arşivcileri hem de müzikseverleri memnun edecek özellikler taşıdığına göre, ikinci sorunun yanıtı “evet”.

Bir üniversiteli tanıdığımın bu albümleri dinledikten sonraki tepkisi, “İyi grupmuş The Beatles!” şeklinde oldu. Bu da birinci sorunun yanıtı… Geç kalmış da olsa keşif keşiftir…

Written by zülalk

27 Eylül 2009 at 09:42

The Beatles kategorisinde yayınlandı

>Rock Müzikte Yeni Bir Soluk

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 19 Eylül 2009

Kariyerleri boyunca bir projeden diğerine geçip, yaratıcılığın peşinde koşan müzisyenler vardır. Siz daha bir önceki albümünü dinlerken, o bambaşka bir çalışmayla çıkar karşınıza. Alternatif rock müziğin 33 yaşındaki yetenekli ismi Jack White da onlardan birisi…

Müzik konusundaki heyecanını ticari başarı getiren projelere dönüştürmekte oldukça usta bir müzisyen Jack White. Daha önce The White Stripes ve The Raconteurs gruplarıyla tanıdık onu.

Kendi sınırlarını zorlayıp hayranlarını şoke eden çalışmalar da yaptı. “Quantum of Solace” adlı Bond filmi için nu-soul kraliçesi Alicia Keys ile düet yaptı örneğin…

Bu defaki sürprizi ise, “The Dead Weather” adlı yeni bir grup…

JACK WHITE EŞİTLER ARASINDA BİRİNCİ

Aslında grubu tanıtınca, Jack White’ı öne çıkarmama itiraz edenler olabilir. Çünkü Amerika’da Nashville’de kurulan The Dead Weather’ın üyeleri, rock dinleyicilerini heyecanlandırcak kadar önemli isimler.

Kadroda White’ın yanı sıra, The Kills ve Discount’tan tanıdığımız Alison Mosshart, Queens of the Stone Age’den Dean Fertita, The Raconteurs ve The Greenhornes’dan Jack Lawrence da yer alıyor!

Gerçekten her biri müzik alanındaki başarısını kanıtlamış bir dörtlü ile karşı karşıyayız. Fakat yine de, gruptan söz edilirken Jack White daha çok öne çıkıyor. Çünkü şarkı yazımından albümün prodüksiyonuna kadar her aşamada White’ın daha belirleyici olduğu anlaşılıyor. Kısacası, “eşitler arasında birinci” türünden bir konuma sahip kendisi…

Nitekim 2009’un Ocak ayında başlayan kayıtlar da White’ın sahibi olduğu stüdyoda yapılmış. Önceleri bir albüm yapma düşüncesi yokmuş. Ama bir süre sonra, ortaya çıkan şarkıların bir albümde toplanmayı hak ettiğini düşünmüşler. Her şey büyük bir uyum içinde devam edince de, her gün bir şarkı kaydetmişler ve albüm yaklaşık 2.5 hafta sonra tamamlanmış.

The Dead Weather’ın ve Türkiye’de de bu ay satışa çıkan ilk albümleri “Horehound”ın kısa öyküsü böyle…

7O’LERİN ROCK MÜZİĞİNDEN ESİNTİLER

Grubu bir süre önce Conan O’Brien’ın şovuna konuk olduklarında televizyonda izledim. “Horehound”un çıkış parçası “Hang You From the Heavens” öyle güzel geldi ki kulağıma, albümün tümünü dinlemek için sabırsızlandım.

The Dead Weather’ı ekranda görünce, bir an uzun saçlı ve hippi görünümlü rockçıların egemenliğindeki 70’lerden bir grubu dinlediğim hissine kapıldım doğrusu… Ama bunun nedeni, sadece görünümdeki benzerlik değil, müziğin de o döneme yakın duruşuydu.

The Dead Weather üyeleri, yaptıkları müziği “gothic blues” olarak adlandırıyor. Punk etkisindeki blues baladlarından, The Gun Club’dan etkilendiğini her fırsatta dile getiren Jack White için, belli ki Horehound tatmin edici bir çalışma olmuş.

Jack White, kimi zaman bateride kimi zaman vokalde yeteneğini konuştururken, Alison Mosshart da vokalde etkileyici bir performans sergiliyor. Albümün tümünü dinledikten sonra, 70’lerin rock müziğini sevenlerin, Led Zeppelin ve Jimmy Hendrix hayranlarının ilgisini çekebileceğini söyleyebilirim.

Bazı şarkılar ilk anda tam olarak yer etmiyor zihninizde; akılda kalıcı melodiler yerine jam session’ı andıran bölümler dikkat çekiyor. Bu nedenle de, sahnede canlı dinlemenin çok daha iyi sonuç vereceği izlenimini yaratıyor.

Albümün en ilginç şarkısı, kanımca “I Cut Like a Buffalo”. Sürekli tekrar eden bir reggae beat üzerine Jack White’ın yaptığı rap, tekrar tekrar dinleme isteği uyandırıyor.

Güçlü bir bas soundunun yönlendirdiği “Rocking Horse”daki Alison Mosshart ile Jack White düeti, Bob Dylan cover’ı “New Pony” ve enstrümantal “3 Birds” ise, The Dead Weather’ın kalıpların dışına çıkabilecek, gelecek vaat eden bir grup olduğunu gösteriyor.

Bu yeni grup, Jack White’ın daha önceki projeleri kadar büyük liste başarısı kazanır mı bilinmez. Ama diliyorum ki, White’ın sürekli yeni projeler üretip, deneysel çalışmalar yapma tutkusu hiç bitmesin. Eski dönemleri anarken onların üzerine koyduğu yeniliklerle müzikseverleri hep şaşırtsın!

Written by zülalk

20 Eylül 2009 at 09:09

>Gossip’den Punk’a Veda Pop’a Merhaba

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 12 Eylül 2009

Kapitalizmin dayattığı idealize edilmiş güzellik anlayışının toplumu nasıl esir aldığına hep birlikte tanık oluyoruz. Bu güzellik ölçütlerine uymak için akıl dışı yollara başvuranlar giderek artıyor.

Yaşanan çılgınlıkları gördükçe, birileri de buna karşı çıkmalı diyor insan… Sonunda bir müzisyen yaptı bunu. Hem de öyle beklenmeyen bir şekilde yaptı ki, herkesin ağzı açık kaldı…

Alternatif rock sahnesini yakından izleyenler, Gossip grubunu mutlaka tanır. Homofobik görüşlere ve dayatma güzellik anlayışına karşı çıkan şarkıları çok ünlüdür. Bunların arasında, özellikle Bush yönetiminin Amerika’da gay evliliğini yasaklama girişimine karşı tepkileri yansıtan “Standing in the Way of Control” gelir.

On yıl önce Amerika’da kurulan grup, bugünlerde yeni albümü “Music For Men”i yayımladı. Bu Gossip’in dördüncü albümü; ama grup, müziğinden çok vokalist Beth Ditto’nun görüntüsüyle biliniyor…

Bir müzisyenin müziği ile değil başka özellikleri ile tanınıyor oluşu, bana hep garip gelmiştir. Üstelik bunun, Beth Ditto gibi, sıfır beden modasının yayıldığı bir dünyada, kalıplaşmış güzelliğe savaş açan aşırı kilolu bir müzisyenin başına gelmesi, daha da garip…

POPÜLER KÜLTÜRE ONUN YÖNTEMLERİYLE YANIT

Beth’in öyküsü gerçekten ironik. Çünkü incecik modelleri yücelten medyayı eleştireyim derken, kendisi de, o devasa cüssesini kapaklara taşıyan medya aracılığıyla ünlendi…

Haziran 2007’de müzik dergisi NME’yi eline alan herkes şoke olmuştu. Kapakta çırılçıplak bir Beth Ditto fotoğrafı vardı… Ardından bu yılın şubat ayında, moda ve magazin dergisi “Love”ın kapağında tekrar gördük onu. Yine çıplaktı…

Fotoğrafın bir yanında zayıflığıyla ünlü popüler kültür ikonlarının ismi sıralanırken, diğer yanda Botero heykellerini andıran görüntüsüyle “Kuşağımızın ikonu Beth Ditto” yazısı yer alıyordu.

Ama Gossip’in müziği değildi konuşulan; herkes onun Paris Hilton’a, Beckham çiftine karşı sözlü saldırılarından, çıplak fotoğraflarından ve lezbiyenliğinden söz ediyordu. Beth, bunu haklı mesajını yaymak için yapmış olsa da, seçtiği yöntem müziğini gölgeledi…

Eleştirdiği sistemle yine o sistemin yöntemleriyle mücadele ederken kendisi de bedeniyle dikkat çekmiş ve bir ikon olup çıkmıştı. İnternet üzerinde yayın yapan etkin müzik dergisi Pitchfork’un deyişiyle, “Yeni Milenyumun Madonnası” olmuştu…

Beth, bu eleştirilere yanıtını, en açık şekilde, soni albümdeki “Pop Goes the World” adlı şarkıda vermiş: “Dikkatlerini çekeceğiz/ Bütün hedeflerimizden haberdar olacaklar/ Durup bakmalarını sağlayacağız/ Tekrar bakıp yeniden düşünecekler…

BÜYÜK PLAK ŞİRKETİNE TRANSFER

Benim Gossip ile tanışmamsa, tamamen işitsel yoldan oldu. 2001 yılında ilk duyduğumda hoşuma gitmişti müzikleri…

Vokal, bas ve davul üçlüsünün abartısız birleşiminden doğan organik bir altyapı hakimdi müziğe. En fazla 2 dakika süren enerjik şarkılardaki asıl dikkat çekici unsur, vokaldeki Cyndi Lauper ve Aretha Fraklin karışımı sesti.

That’s Not What I Heard” adlı o albümü severek dinledim. Fakat Beth’in popülerleşmesinden sonra, Gossip’in müziği farklılaşmaya başladı.

Aynı dönemde Sony’nin yan kuruluşu olarak kurulan bir plak şirketiyle anlaşma imzaladılar. “Music With a Twist” adlı bu şirket, kitlelere hitap etme potansiyeli olan gay, biseksüel ve transseksüel sanatçıların albümlerini yayımlayacağını duyurmuştu.

Gossip, bu şirketle anlaşınca, yeni albümünü de Columbia Records’ın eşbaşkanı, Grammy ödüllü prodüktör Rick Rubin ile kaydetti.

Ama bağımsız bir plak şirketine bağlıyken büyük bir ilgi yakalayan çoğu grubun başına gelen Gossip’in de başına geldi. İlk zamanlar müziklerinde var olan garaj rock ve post-punk etkisi, yerini hissedilir ölçüde disco ve pop türüne bıraktı. Bu nedenle yeni albüm, Gossip’in daha sert rock soundunu özleyenler için pek tatmin edici olmayabilir.

Sonuç olarak “Music For Men”, listeleri altüst etmese de, zevkle dinlenilebilir ve dans edilebilir bir albüm olmuş. Bu defa konser salonlarını yerinden oynatacak yeni bir “Standing in the Way of Control” yok albümde, ama yine de başarılı bir pop-rock çalışması…

İyi kalpli bir sokak kadınının hikayesini anlatan “Dimestore Diamond”, akılda kalıcı, güzel bir melodiyle giriş yapıyor albüme. “Risk varsa ben alırım,” diyerek eşcinselliğe gönderme yapan “8th Wonder”, albümün en iyi şarkısı. “2012”, “Heavy Cross”, ve “Love Long Distance” da, kayda değer şarkılar.

Written by zülalk

12 Eylül 2009 at 20:55

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

>Müzisyenler Pazarlamacı mı?

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 5 Eylül 2009

Imogen Heap adıyla tanınan İngiliz şarkıcı, Twitter sayfasına bir not koymuş. Söylediğine göre, zamanının sadece yüzde 5’ini müzik yapmakla geçirirken; geri kalanını seyahat ve promosyon işleri için harcıyormuş…

Imogen Heap, müzik dünyasında “interaktif çağın dijital kraliçesi” olarak tanınır. Çünkü kendi internet sitesini ve diğer bütün sosyal paylaşım sitelerini çok aktif bir şekilde kullanır.

Dinleyicilerine çeşitli konularda fikirlerini sorar, şarkılarına remiks yapmalarını ister, her şarkısını tek tek onlarla tartışır, albümlerinin görsel tasarımı için öneriler ister ve en iyi olanı ödüllendirir…

Imogen Heap’in yarattığı bu sanal dünya, aklıma şu soruyu getirdi: Bir müzisyenin zamanının sadece yüzde beşini müzik yapmaya, geri kalanını promosyona ayırması normal mi?

Tam tersi olsa; yüzde 95’ini müziğe ayırsa, daha iyi müzik yapma şansı artmaz mı? Bunun sonucunda da, çeşidi ve kalitesi artan müzik, daha fazla dinleyicinin dikkatini çekmez mi?

Bir başka deyişle; bir müzisyenin asıl işi, müzik yapmak değil mi?

SOSYAL MEDYA DEVRİMİ

Bu soruların yanıtlarını vermek için, yaşadığımız internet çağını iyi gözlemlemek gerek. İnsanların artık yataktan kalkar kalkmaz yaptıkları ilk işin e-postalarını kontrol etmek olduğu bir dönemde yaşıyoruz.

Toplumsal hayat, gerçekten ciddi dönüşümler geçiriyor. Bugünlerde internette bu dönüşümleri çarpıcı bir şekilde gösteren bir video dolaşıyor.

Videonun konusu, Erik Qualman adlı Amerikalı bir yazarın yeni çıkan kitabı. “Socialnomics: How Social Media Transforms the Way We Live and Do Business” adlı bu kitap, internet üzerindeki sosyal paylaşım sitelerinin hayatımızı nasıl değiştirdiğini anlatıyor.

Çok ilginç bilgiler veren video, şu sorularla başlıyor: “Sosyal Medya Geçici Bir Heves mi? Yoksa Sanayi Devrimi’nden bu yana en büyük dönüşüm mü?

Ve ardından da şu bilgiler sıralanıyor:

Sosyal medya, internetteki 1 numaralı aktivite olarak pornoyu alt etti.

Amerika’da her 8 çiftten birisi sosyal medya aracılığıyla evlendi.

Radyonun 50 milyon kullanıcı sayısına ulaşması 38 yılı alırken, bu televizyon için 13, internet için 4, iPod için 3 yıl sürdü.

Facebook ise, 9 aydan kısa bir zamanda 100 milyon kullanıcıya ulaştı.

Eğer Facebook bir ülke olsaydı, Çin, Hindistan ve Amerika’dan sonra, dünyanın dördüncü büyük ülkesi olurdu…”

Socialnomics’in yazarı Qualman şöyle diyor: “Yakın bir gelecekte artık ürünleri ya da hizmetleri kendimiz araştırıp bulmayacağız, onlar sosyal medya aracılığıyla bizi bulacak.

Videoyu izleyince, müzisyenlerle ilgili soruya geri döndüm. Gerçekler böyle ortaya serilince, Imogen Heap’in zamanını “az müzik, çok promosyon” temelinde planlaması, dönemin koşullarına uygun gözüküyor… Siz onu değil, o sizi buluyor…

ASLOLAN SANAT

Fakat insan, bunu sanatçılar açısından düşününce, tedirgin oluyor… Bu durumda, sanatçılar, hayranlarıyla interaktif ilişki kurmak için dijital dünyada bir tür pazarlamacı haline mi gelecek?

Peki, milyonlarca kişi tarafından takip edilmek için ilgiyi nasıl çekecekler? Bunu sanattan söz ederek mi, yoksa bugünkü gibi kendi özel yaşantılarının ayrıntılarını paylaşarak mı yapacaklar?

Birçok sanatçının Twitter sayfasına bakınca, hangi restoranda ne yedikleri, neden canlarının sıkıldığı, kime gıcık oldukları türünden bilgileri buluyorsunuz. Çünkü görülüyor ki, kullanım amacı çoğunlukla kişisel reklam…

Bu özel yaşam ayrıntılarıyla çekilen ilgi, albüm ya da konser biletlerinin satışına yansır mı?

Kaç kişi David Byrne’ün blogunda anlattığı sanatsal projelerle ilgilenir ve yaptığı müziğe ilgi duyar? Kaç kişi Lily Allen’ın yeni manikür tarzını gösteren fotoğraflara bakar ve şarkılarını indirir? Herhalde Lily Allen fotoğraflarına daha çok kişi bakar…

Bunlara karşın, durum geçmişe göre daha kötü değil. Televizyon, radyo ve yazılı basın, “celebrity” kültürünü zaten yıllardır besliyor. Üstelik büyük sermayenin elindeki medya aracılığıyla yapıyorlar bunu…

Şimdi buna sosyal paylaşım siteleri de katıldığı için, bu kültür belki daha çok insanı içine çekecek. Ama en azından internet, şu an için daha özgür bir platform. Doğru kullanabildiğiniz sürece, büyük hız ve yeni olanaklar sağlıyor.

Bana göre aslolan, müzisyenin zamanının çoğunu sanatını geliştirmek için harcaması. Dinleyicilerle iletişim kurmak istiyorsa, geri kalan zamanda sosyal medyayı kullanmasında bir sorun yok.

Ama sanatçı, dinleyicilere ulaşmak için pazarlamacılığa soyunmamalı. Bundan daha iyi bir yol bulunmalı…

Çünkü gerçek müzisyen sanatçıdır, pazarlamacı değil…

Written by zülalk

05 Eylül 2009 at 21:07

David Byrne, Imogen Heap, Lily Allen, sanat kategorisinde yayınlandı